Veżkurû ni'meta(A)llâhi ‘aleykum vemîśâkahu-lleżî vâśekakum bihi iż kultum semi'nâ veata'nâ(s) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve "işittik, itaat ettik" dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam sözü hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.
Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik, itaat ettik" dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.
Maide Suresi'nin 7. ayeti, Allah'ın nimetini anmayı, verilen ahde sadık kalmayı ve Allah'tan sakınmayı emretmektedir. Ayet, özellikle 'misak' kavramı üzerinden ahitleşmenin önemini ve 'sadır' kelimesiyle kalplerdeki gizli niyetlerin Allah tarafından bilindiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ni'met (نِعْمَة), insana ulaşan her türlü iyilik ve güzelliktir. Bu ayetteki 'ni'metullah' (Allah'ın nimeti) ifadesi, İslam'ın bahşedilmesi, hidayet ve diğer maddi-manevi lütufları kapsar. Allah'ın kullarına bahşettiği, şükredilmesi gereken lütufları ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ni'met (نِعْمَة), Allah'ın kullarına ihsan ettiği rızık, afiyet ve hidayet gibi şeyleri ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlere verilen dini ve dünyevi tüm lütufları hatırlatmayı amaçlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mîsâk (مِيثَاق), bir şeyi sağlamlaştırmak ve bağlamak anlamına gelen 'veseka' (وثق) kökünden gelir. Ayetteki 'mîsâkahu' (O'nun misakı), Allah'ın kullarından aldığı, 'işittik ve itaat ettik' sözüyle teyit edilen ahdi ifade eder. Bu, Allah'ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma sözüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mîsâk (مِيثَاق), bir şeyi sağlamlaştıran ve bağlayan şeydir. Bu ayetteki 'mîsâkahu', Allah'ın müminlerden aldığı ve onların da 'işittik ve itaat ettik' diyerek kabul ettikleri biat ve itaati simgeler. Bu, bir nevi karşılıklı taahhüttür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mîsâk (مِيثَاق) kavramı Kur'an'da genellikle Allah ile insanlar arasındaki ahdi ifade eder. Bu ahit, insanların Allah'a iman etme, O'nun emirlerine uyma ve peygamberlerine itaat etme yükümlülüğünü içerir. Maide 7'deki kullanım, bu ahdin 'işittik ve itaat ettik' sözüyle somutlaştığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İtaat (طَاعَة), bir şeye boyun eğmek ve emredileni yapmaktır. 'Semina ve eta'na' (işittik ve itaat ettik) ifadesi, Allah'ın hükümlerini kabul edip onlara kayıtsız şartsız teslim olmayı, gönüllü bir teslimiyeti ifade eder. Bu, sadece duymakla kalmayıp, gereğini yerine getirme eylemidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İtaat (طَاعَة), emredilen şeyi gönüllü olarak yerine getirmektir. Ayetteki 'eta'na' (itaat ettik) ifadesi, müminlerin Allah'ın emirlerine karşı gösterdikleri tam bir teslimiyet ve bağlılığı vurgular. Bu, misakın bir gereği olarak ortaya konan fiili bir durumdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva (تَقْوَى), bir şeyi zararlı şeylerden korumaktır. Şer'i anlamda ise, nefsi günahlardan korumak, Allah'ın azabından sakınmaktır. Ayetteki 'İttakullâh' (Allah'tan sakının) emri, Allah'ın emirlerine riayet ederek ve yasaklarından kaçınarak O'nun rızasını kazanmaya çalışmayı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Takva (تَقْوَى) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan derin saygı, sorumluluk bilinci ve O'nun emirlerine titizlikle uyma anlamında kullanılır. Maide 7'deki 'İttakullâh' emri, verilen ahde sadık kalmanın ve Allah'ın nimetlerine şükretmenin doğal bir sonucu olarak, O'nun murakabesi altında yaşama bilincini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sadr (صَدْر), göğüs anlamına gelir ve mecazi olarak kalbin, yani insanın iç dünyasının, sırlarının ve niyetlerinin merkezi olarak kullanılır. Ayetteki 'bi-zâti's-sudûr' (göğüslerde olanı), Allah'ın insanların kalplerinde gizledikleri tüm düşünceleri, niyetleri ve sırları bildiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sadr (صَدْر) kelimesi Kur'an'da genellikle kalbin mecazi anlamda kullanıldığı yerlerde geçer. İnsanın en derin düşüncelerinin, inançlarının ve niyetlerinin bulunduğu yerdir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın sadece dışa vurulan eylemleri değil, aynı zamanda kalplerdeki en gizli niyetleri de bildiğini ifade ederek, takvanın içsel boyutuna dikkat çeker.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(7) (Vezküru nı'metAllahi aleyküm ve mîsaka HUllezî vasekaküm Bihi iz kultüm semi'nâ ve eta'nâ* vettekullah* innAllahe Alîmün Bi zâtis sudur;)
“Allah'ın, üzerinizdeki nîmetini ve "İşittik, itaat ettik" dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.”
“İslâm dininin gelmesi, Hz. Resûlüllah’ın (s.a.v) gelmesi, Cenâb-ı Hakkın bize hayatı bahşetmesi, Kûr’ân-ı Kerîm’in gelmesi, hadisi şeriflerin bize ulaşması, dünyanın ve ahiretin varlığı hepsi büyük birer nîmettir. O kadar çok
nîmetleri var ki Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizde, bizi insân yapması ve insânda zuhûrda olması en büyük nîmettir. Bu misâktan kasıt olarak bazıları “elestü biRabbiküm” hitâbını söylemişlerdir, bazıları da “amener rasulü” Âyetindeki semi’nâ ve eta’nâ” kısmının olduğunu ifâde etmişlerdir. Sudur’larda olanı zâten orada olan kendisi olduğu için çok iyi bilir, işte bizim sadrımız ne kadar genişlerse Cenâb-ı Hakk’ı idrâk etmemiz de o kadar genişliyor. Bizim yapmamız gereken ilimle, zikirle, tespihlerle sadrımızı genişletmektir yâni gönül âlemimizi açabildiğimiz kadar açmaktır, mevcut hâlinde beşeriyyet ile dolu vaziyette olduğundan oraya yeni bir şey koymak mümkün değildir.
Bütün bu muhabbetler, sohbetler dinledik, duyduk ve itaat ettik sözü kapsamı içindedir. Bunların hepsi ahirette hakîkatleriyle zuhûr edecektir ve o anda “biz bu meyveleri dünyada yemiştik, yâni bu sözleri dünyada iken duymuştuk” diyecekler ve bunların katkısıyla o gün orada görülenler çok kolay idrâk edilecekler. Burada bu genişliği idrâk edemeyenlerin akıl yapıları o dar sınırda kalacağından oradaki genişliği görseler de idrâk edemeyecekler ve o sahayı kullanamayacaklardır. Burada hür olamamışsa orada da hür olamayacak ve orada ilâhî varlığın genişliğine açılamayacaktır.