Żûkû fitnetekum hâżâ-lleżî kuntum bihi testa'cilûn(e)
(13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir.
Zâriyât Suresi'nin 14. ayeti, ahiret azabının gerçekliğini ve dünyadaki beklentilerin aksine tecelli edişini vurgular. Ayet, inkarcıların dünyada alay konusu ettikleri azabın kendilerine tattırılmasını ve bu durumun onların aceleyle istedikleri şey olduğunu ifade eder. Dilbilimsel olarak, 'tatma', 'fitne' ve 'acele etme' kavramları, bu ilahi yargının şiddetini ve kaçınılmazlığını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' (ذوق) kelimesinin aslen bir şeyi dil ile tatmak olduğunu, ancak mecazi olarak bir şeyin sonucunu veya etkisini tecrübe etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ' ifadesi, inkarcıların dünyada alay ettikleri azabın acısını ve şiddetini bizzat yaşayacaklarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tatma' fiilinin Kur'an'da genellikle acı ve elem verici şeyleri tecrübe etmek anlamında mecazi olarak kullanıldığını açıklar. Bu ayette de 'azabı tatmak', azabın şiddetini ve acısını doğrudan hissetmek anlamına gelir, sanki bir yiyecek gibi tadına bakmak gibidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fitne' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'azap' veya 'ceza' anlamına geldiğini belirtir. İnkarcıların dünyadaki fitneleri (sınavları) sonucunda hak ettikleri azabı tatmaları emredilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fitne' kelimesinin aslen altını ateşte eriterek saflığını test etmekten geldiğini, mecazi olarak ise insanı sınayan, imtihan eden her türlü durumu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise 'fitneteküm', onların dünyadaki inkarları ve isyanları sebebiyle hak ettikleri azabı, yani imtihanlarının olumsuz sonucunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fitne' kavramının Kur'an'daki geniş anlam yelpazesine dikkat çeker. Bu ayetteki kullanımı, 'imtihan' ve 'deneme' anlamından ziyade, bu imtihanın olumsuz sonucu olan 'azap' ve 'ceza' anlamını taşır. İnkarcıların dünyadaki sapkınlıkları ve Allah'a karşı duruşları, ahiretteki azaplarının 'fitnesi' olarak karşılarına çıkmaktadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'istia'cal' (استعجال) fiilinin bir şeyi vaktinden önce istemek veya çabuklaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'تَسْتَعْجِلُونَ' ifadesi, inkarcıların dünyada alaycı bir şekilde 'Eğer doğru söylüyorsanız, vaat ettiğiniz azap ne zaman gelecek?' diyerek azabı aceleyle talep etmelerine atıfta bulunur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'acele' (عجل) kökünün bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini istemek veya bir işi hızlandırmak anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, inkarcıların dünyada alaycı bir tavırla istedikleri azabın, ahirette karşılarına çıktığı ve bu durumun onların 'acele ettikleri' şey olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istia'cal' fiilinin Kur'an'da genellikle inkarcıların peygamberlere karşı azabı talep etmeleri bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette de, dünyada alay konusu ettikleri azabın, ahirette bizzat kendilerine tattırılmasıyla, onların 'acele ettikleri' şeyin gerçekleştiği ifade edilir.
Zâriyât Sûresi
Zuku; zaik tadıştır. Tadıcı ise nefistir. Nasıl bir şey yeriz ve dilimizin tad alma duyusu ile tadarız. Ölüm de bir tadıştır. Nefsi emnarenin fitnesinin ateşini, azabınıda nefis dokunma duyusu ile tadacaktır. Bu duyu ile dünyada duymuş olduğu tadışın benzerini ahirinde de tadacaktır. (Murat Derûni)
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ {الذاريات/15}
“İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve uyûn(in)”
آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ {الذاريات/16}
(51/15-16) “Âhizîne mâ âtâhum rabbuhum innehum kânû kable zâlike muhsinîn(e)”
(51/15-16) Şüphesiz ki takva sahipleri, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve çeşme (pınar) başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
İttika, takva sahibipleridir ama bir tek mertebesi yoktur. Her mertebenin takvası, sakınması vardır.
Şeriat mertebesinin takvası namazı, orucu v.s ibadetleri terketmekten, günahlardan sakınmaktadır.
Tarikat mertebesinde ilahi muhabbetten geri kalmaktan sakınmaktır.
Hakikat mertebesinde hakk’tan gafil olmaktan sakınmaktır.
Marifet mertebesinde ise hakk’tan bir an olsun gafil olmaktan sakınmaktır.
İşte bu takva sahipleri hangi mertebedeyse o çeşmeden ilimlerini almaktadırlar.
Yeri gelmişken dün yaşadığım küçük bir hatıramı buraya alayım. Bu âyet üzerinde çalışmadan önceki gün hafta sonu ailece Sakarya gittik. İkindi vakti gittiğimiz Cadde 54 alışveriş merkezinde alışverişten sonra cadde olan bölüme çıtığımızda akşam namazını beklerken bir yere oturalım ve ikindi çayını içelim dedik. Çeşme … olan bu yer o zaman çok dikkatimi çekmemişti. Ama yedimiz, içtiğimiz gıdaların bu âyetin çeşm yani göz pınarlarından geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum. (Murat Derûni)
16. âyette devamında Rablerinin kendilerine karşılıksız verdiğinden alırlar. Daha önce Muhsinlerden yani kendileri daha önce ihsan edilenlerdendi.
Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette
اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ
innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”
“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.”[22] Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.
Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan
عَيَاأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ
“ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”
“havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir.
Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette;
Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:
“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş.
Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler.
Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[23] “ İz- -T-B- ”