İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve 'uyûn(in)
(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
Zâriyât Suresi'nin 15. ayeti, takva sahibi kimselerin ahiretteki mükafatını tasvir etmektedir. Ayet, 'müttakîn'in 'cennetler' ve 'pınarlar' içinde olacağını bildirerek, bu kavramlar üzerinden ilahi vaadi ve ödülü dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-k-y kökünden türeyen 'takva', bir şeyi korkulan şeyden korumak anlamına gelir. Ayetteki 'el-müttakîn' ise, nefislerini Allah'ın azabından koruyan, O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınan kimselerdir. Bu bağlamda, Allah'ın rızasını kazanmak için günahlardan sakınan ve sorumluluk bilinciyle hareket eden kişileri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramını Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biri olarak ele alır. Ona göre 'takva', sadece bir korku hali değil, aynı zamanda Allah'a karşı duyulan saygı ve O'nun emirlerine uymadaki titizliği ifade eder. 'Müttakîn', bu bilinçle hareket eden, Allah ile doğru bir ilişki kurmuş ve O'nun sınırlarını aşmaktan sakınan kişilerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'müttakîn' kelimesini 'Allah'ın azabından sakınanlar' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, bu sakınmanın bir sonucu olarak elde edilecek mükafatı vurgular. Onlar, Allah'ın vaat ettiği cennetlere layık görülenlerdir çünkü dünyadayken O'nun emirlerine riayet etmişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-n-n kökü, 'örtmek, gizlemek' anlamlarına gelir. 'Cennet', ağaçları ve bitkileriyle yeri örttüğü için bu ismi almıştır. Ayetteki 'cennât', ahirette müttakîlere vaat edilen, gözlerden gizlenmiş, içinde her türlü nimetin bulunduğu geniş bahçeleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cennet' kelimesini 'ağaçları ve hurmalıklarıyla yeri örten bahçe' olarak açıklar. Zâriyât 15'teki çoğul kullanımı ('cennât'), bu bahçelerin çokluğunu ve çeşitliliğini vurgulayarak, müttakîlere sunulacak olan nimetlerin zenginliğini ve büyüklüğünü işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cennet'in 'gizli, örtülü yer' anlamından hareketle, ahiretteki cennetlerin de dünyevi gözlerden gizli, eşsiz güzelliklere sahip mekanlar olduğunu belirtir. Ayetteki 'fî cennâtin' ifadesi, müttakîlerin bu gizli ve nimet dolu bahçelerin içinde, huzur ve refah içinde olacaklarını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ayn kelimesi, hem 'göz' hem de 'pınar, kaynak' anlamlarına gelir. Pınar anlamında kullanıldığında, suyun aktığı yere işaret eder. Ayetteki 'uyûn' (çoğul), cennetlerde bolca bulunan, sürekli akan ve müttakîlere ferahlık veren pınarları ve su kaynaklarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'ayn' kelimesinin 'suyun çıktığı yer' anlamını vurgular. Zâriyât 15'teki 'uyûn' ifadesi, cennetlerin sadece bahçelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda hayat veren, berrak ve sürekli akan pınarlarla donatıldığını gösterir. Bu, cennetin canlılığını ve nimetlerinin sürekliliğini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'ayn'ın 'bir şeyin özü ve kaynağı' anlamını da taşıdığını belirtir. Cennet bağlamında 'uyûn', cennet nimetlerinin temel kaynaklarından biri olan suyun bolluğunu ve saflığını temsil eder. Müttakîlerin bu pınarların başında olmaları, onların en güzel ve en saf nimetlere ulaşımının kolaylığını simgeler.
Zâriyât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
İttika, takva sahibipleridir ama bir tek mertebesi yoktur. Her mertebenin takvası, sakınması vardır.
Şeriat mertebesinin takvası namazı, orucu v.s ibadetleri terketmekten, günahlardan sakınmaktadır.
Tarikat mertebesinde ilahi muhabbetten geri kalmaktan sakınmaktır.
Hakikat mertebesinde hakk’tan gafil olmaktan sakınmaktır.
Marifet mertebesinde ise hakk’tan bir an olsun gafil olmaktan sakınmaktır.
İşte bu takva sahipleri hangi mertebedeyse o çeşmeden ilimlerini almaktadırlar.
Yeri gelmişken dün yaşadığım küçük bir hatıramı buraya alayım. Bu âyet üzerinde çalışmadan önceki gün hafta sonu ailece Sakarya gittik. İkindi vakti gittiğimiz Cadde 54 alışveriş merkezinde alışverişten sonra cadde olan bölüme çıtığımızda akşam namazını beklerken bir yere oturalım ve ikindi çayını içelim dedik. Çeşme … olan bu yer o zaman çok dikkatimi çekmemişti. Ama yedimiz, içtiğimiz gıdaların bu âyetin çeşm yani göz pınarlarından geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum. (Murat Derûni)
16. âyette devamında Rablerinin kendilerine karşılıksız verdiğinden alırlar. Daha önce Muhsinlerden yani kendileri daha önce ihsan edilenlerdendi.
Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette
اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ
innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”
“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.”[22] Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.
Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan
عَيَاأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ
“ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”
“havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir.
Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette;
Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:
“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş.
Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler.
Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[23] “ İz- -T-B- ”
كَانُوا قَلِيلًا مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ {الذاريات/17}
(51/17) “Kânû kalîlen mine-lleyli mâ yehce’ûn(e)”
(51/17) Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı.
Gece bilindiği ibi Fenafillah halidir, onlar Fenâfillah halinde idiler. Çok az bir kısmında uyumaları ise beşeri işleri için mecburu dünya meşgaleridir.
Efendimiz s.a.v. hakka uruc etttiği zaman, dünya haline dönmek için Ayşe validemize “kellimini ya humeyra kellimini” diyerek benimle konuş dünyanıza döneyim ve ümmetimin işlerini hallediyim derdi.
HUCU', az uyku, ve özellikle gece uykusu, demektir. Bilindiği gibi “Hucu” diye zikir ehline yafta yapıştırmaya çalışaların farkında olmadan nasıl bir tasdik içinde görülmektedir. (Murat Derûni)
وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ {الذاريات/18}
(51/18) “Vebil-eshâri hum yestagfirûn(e)”
(51/18) Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. (Bağışlanma dilerlerdi)
Bu vakit gecenin altıda birine tekabül etmektedir. Bu altıda bir kısmının en son dilimi seher vaktidir. Akşam namazı sonrasında gece başlar ve imsak vaktine kadar sürer. Bu süre 12 saat olursa seher vakti 2 saat olur. İmsak saatinden 2 saat öncesi seher vaktidir.
“bil-eshâri” seherde seher ile birlikte istiğfar ederledi. Demek ki bu seherin ne olduğunun farkındalığı, idraki mevcuttur. Bu istiğfar bir gün öncesinin üstünde olunduğundan yani aynı yerde kalınmadığı ilerlendiğinden dolayı önceki bilinç-idrak düzeyi için yapılan istiğfardır. (Murat Derûni) Nusret Babamız bu “seher vaktini” efendimiz s.a.v. yazdığı şiirde irfaniyet ile bizlere anlatmıştır.
Fahri âlem Efendimize
Bu gün gönlüm kaynıyor, sebeb bilmem ne hikmet.
Misafiriz âlemde, ev sahibim Muhammed. (s.a.v.) Seher vakti Nûsret’in senden şefaat bekler, Ümmete vermek için, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Mahbesin içindeyim, saatin dördündeyim, Ağlar seni beklerim, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış, Kırk yıl secdem sadır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bilmez âlem bu sırrı, bir Hakk O’nda sen varsın, Gören O görülen sen, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Dışı sana benzeyen, içi Hakk’tır şüphesiz.
Birden gayrı ne vardır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kâinatın mi’râc-ı veliler de son bulur, Veli sende yok olur, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seni görmeyen bir göz, sana yanmayan bir dil, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seninle bitti firkat, sende bulundu vuslat, Sana feda bin Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senin isminle dahi titremeyen bir gönül, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senden baktım âleme, yine Allah’ı gördüm, Hakk gözüyle de seni, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bir şehre vardı yolum, kalpten nûr ile doldum, Her vârımla sen oldum, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Arşa bastı ayağım, kıble oldu durağım, Sende kayboldu Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Not = Yukarıda ki şiirin (8) inci satırında ki “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakikat-i Muhammediyye ye göre söylenmiştir, zuhuru Muhamme-diyye ye göre değildir. Hz. Rasûlüllah’ın bâtını na ve hakikatine göre, sûret ve zâhirine göre değildir.
Onun bâtını “Hakk” zâhiri ise “halk”’tır, ifade edilen secde bâtınına’dır. Bâtını ise “Hakk” olduğundan en ganiş mânâda hakk’ ın zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) min şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır.
Kâ’be ye dönerek secde eden bütün Müslümanlar, tabii ki onun taş yapısına değil, özünde bulunan hakk’ın tecellisinedir.
Meleklerin Âdem’e secde etmeleri onun toprak kalıbına değil, özünde bulunan Hakk’ın varlığınadır.[24] “ İz- -T-B- ” Bu sahada söz çoktur yeri olmadığı için bu kadar izahı yeterli bulalım ve Hz. Rasûlümüzü gerçek mertebeleriyle idrak edip anlamaya gayret edelim.
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitlerimize devam edelim.
3219. Uykudan ve yemeden biraz tasarruf et; O'nun mülakatı için hediye götür.
3220. Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfar edenlerden ol!
Bu beyt-i şerîf sûre-i Zâriyât’da vâki’ (Zâriyât, 51/15-18) “Muhakkak muttâkfler Rablerinin verdiği şeyleri alarak cen¬netlerde ve pınarlardadır; zîrâ onlar bundan evvel muhsinîn idiler; geceden biraz uyurlar idi ve seherlerde onlar istiğfâr ederler idi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Abdürrezzâk Kâşânî Tefsiri' nde şöyle buyurur: “Taal- lukât-ı tabiiyyeden ve nefs-i hayvâniyye sıfâtından tecerrüd eden kimseler, tecelliyât-ı sıfâtın nûrlanndan Rablerinin verdiği şeyleri alarak, sıfât cennetleri ve onlann ulûmu içindedirler. Onlar, tecelliyât-ı sıfât makamına vusûlden evvel, ibâdât ve muâmelât ve ihsân makâmındadırlar; ve ihsân “Senin O’nu görür gibi ibâdet etmendir; ve eğer sen O’nu görür gibi olmazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir"; ve onlar sülûkden gaflet veren zulmet-i nefs hicâbından az şey içinde idiler. Tecelliyât nûrlannın tulû’u ve sıfât-ı nefs zulmetlerinin ingışâsı vaktinde, sıfât-ı nefsi örten nûrlan taleb ederler idi.”
3221. Cenîn gibi biraz hareket et, tâ ki sana nûr görücü havas bağışlasınlar.
Ana rahmindeki çocuk gibi biraz kımılda; çocuğun bu hareketi üzerine kendisine havas bağışlandığı gibi, sen de meşîme-i zulmet-i dünyâda tâat-ı Hak yolunda hareket et! Bu hareketin üzerine havâssine nûr-ı İlâhîyi idrâk edebilecek kuvvet ihsân etsinler.
3222. Ve rahim gibi olan bir cihandan hârice gidesin; zemînden geniş olan arsada olursun.
Dünyâ âlemi kesâfet-i unsuriyyeden mütehassıl olduğundan, ana rahmi gibi dar ve karanlıktır. Vaktâki mevt-i ihtiyârî ile veyâ mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i mülkün hâricine çıkarsın, ondan sonra bu zemînden gâyet geniş bir sâha ve âlem olan melekût âlemine gidersin; ve orada, bu âlem-i kesâfetin kaidelerine ve âdetlerine uymayan şeyler görürsün.[25]
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ {الذاريات/19}
(51/19) “Vefî emvâlihim hakkun lissâ-ili velmahrûm(i)”
(51/19) Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı.
SAİL, isteyen, dilenen, MAHRUM, iffetinden dolayı zengin zannedildiği için sadakadan dahi mahrum bulunan muhtaç demektir. Resul-i Ekrem (s.a.v)'den rivayet edilmiştir ki: "Miskîn bir yemek iki yemek ve bir lokma iki lokma ve bir hurma iki hurma, kendisini savacak olan değil" buyurmuş. O halde miskin kimdir? demişler, "Miskin; öyle bir kimsedir ki, bulamaz ve bilinip kendisine sadaka da verilemez." buyurmuş. İbnü Abbas'tan bir rivayette: Kazanamayan bedbaht denilmiş, bazıları da rızık sebepleri kendisine yaklaşmış olduğu halde uzaklaşmış, mahrum kalmış olan düşkün diye tefsir etmişler ise de önceki daha kapsamlıdır. "Hak" deyimi zahiren bunun vacib olduğunu ifade eder.[26]
Zâhiri malda bu kişilerin yardım hakk’ı olduğu gibi ilmi olarakta hakikat bilgilerinden yardım edilmeye hakk’ları vardır.
Sail, dileyen hakikat bilgisinden soru soran demektir. İrfan ehlinin hakikat ağacının meyvesini düşürmek için sallayan kişidir. Sorular ile bu bilgilerden isteyeyene yardım edilir.
Hakikatten mahrum olan yoksul ve miskinlere gelince;
Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır.
Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen yardım ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir. (Murat Derûni)
وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ {الذاريات/20}
(51/20) “Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn(e)”
(51/20) Arzda da âyetler var ikan ehli için
Arz dünyanın yeryüzü olduğu gibi kişinin arzı bedenidir. Bunda işaretlerde “lilmûkinîn” yakin ehli için işaretler vardır. Peki ikân olmuş için deki ikân nedir… (Murat Derûni)
Îmân kendi varlığının dışında, bir varlığı bilemediği göremediği halde, varlığına inanıp îmân etmektir. Ancak kişi, Hakkı kendinde, gönlünde bulmuşsa, bütün âlemde bulmuşsa adrese ihtiyacı yoktur. Ayrıca rehbere de ihtiyaç yoktur. Îmân bir rehber, yol gösterici durumundadır. İşte böyle olunca îmân düşmekte ama yerine başka bir şey gelmektedir. Onun tarifini belirten kelime de (Îkân) dır.