Âḣiżîne mâ âtâhum rabbuhum(c) innehum kânû kable żâlike muhsinîn(e)
(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
Zâriyât Suresi'nin 16. ayeti, takva sahiplerinin ahiretteki durumunu ve bu duruma ulaşmalarının temelinde yatan 'ihsan' kavramını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'ahz' (alma), 'âtâ' (verme) ve 'ihsan' (iyi davranma) gibi temel fiiller üzerinden, Allah'ın lütfunu kabul eden ve dünyada iyi işler yapan müminlerin mükafatını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz' kelimesinin bir şeyi elle tutmak, almak ve ele geçirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âḫiẕîne' ifadesi, Allah'ın lütfunu, nimetlerini ve mükafatını memnuniyetle ve tam bir kabulle alan, benimseyen kimseleri ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir alma değil, aynı zamanda manevi bir kabullenişi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ahz' fiilinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve burada 'kabul etmek, benimsemek' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ima eder. Müttakilerin, Rablerinin kendilerine bahşettiği nimetleri şükranla ve rızayla kabul ettiklerini, bu nimetlere layık görüldüklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin sadece fiziksel eylemleri değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi durumları da ifade ettiğini vurgular. 'Ahz' fiilinin bu ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın lütfuna karşı pasif bir alıcı olmaktan ziyade, bu lütfu idrak eden ve ona değer veren aktif bir kabullenme içinde olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îtâ'' fiilinin 'vermek' anlamına geldiğini ve genellikle bir lütuf, bağış veya ihsan niteliği taşıyan şeyler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'âtâhum' ifadesi, Allah'ın müttakilere ahiretteki cennet nimetlerini, mükafatlarını ve rızasını cömertçe verdiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'îtâ'' fiilinin 'vermek' anlamının yanı sıra, 'ulaştırmak' ve 'eriştirmek' anlamlarını da taşıdığını ifade eder. Bu bağlamda, Allah'ın müttakilere vaat ettiği nimetleri onlara ulaştırdığını, onları bu nimetlere eriştirdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, büyütmek, geliştirmek' anlamlarına geldiğini ve bu nedenle 'sahip, malik, efendi' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun yaratıcı, rızık verici, koruyucu ve terbiye edici vasıflarını kapsar. Ayetteki 'Rabbuhum' ifadesi, müttakilerin kendilerine nimet veren, onları terbiye eden ve onlara sahip olan Allah'a olan bağlılıklarını ve O'nun lütfunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin Allah'ın isimlerinden biri olduğunu ve O'nun her şeyi idare eden, terbiye eden ve kemale erdiren sıfatını ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, müttakilere nimetleri veren ve onları bu nimetlere layık kılanın, onların Rabbi olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah ile insan arasındaki ilişkinin merkezinde yer aldığını belirtir. 'Rab' kelimesi, Allah'ın mutlak otoritesini, yaratıcılığını ve kullarına karşı olan merhametini ifade eder. Ayetteki kullanımı, müttakilerin Allah'ın Rabliğini tam olarak idrak ettiklerini ve O'nun emirlerine uyarak bu lütfa nail olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihsan' kelimesinin 'hüsn' kökünden geldiğini ve 'bir şeyi güzel yapmak, iyi davranmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Muhsin' ise, bu iyiliği ve güzelliği fiilen gerçekleştiren kimsedir. Ayetteki 'muhsinîn' ifadesi, müttakilerin dünyada Allah'a karşı görevlerini ve insanlara karşı sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getiren, ihsan sahibi kimseler olduklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ihsan'ın, 'iman' ve 'amel-i salih'in birleşimiyle ortaya çıkan üstün bir ahlaki mertebe olduğunu ifade eder. 'Muhsinîn' olanlar, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet eden ve her işini en güzel şekilde yapanlardır. Bu ayette, ahiretteki mükafatın, dünyadaki bu 'ihsan' halinin bir sonucu olduğu belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihsan' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve sadece iyilik yapmakla kalmayıp, yapılan işi en mükemmel şekilde yapmayı da içerdiğini belirtir. 'Muhsinîn' ifadesi, müttakilerin sadece farzları yerine getirmekle yetinmeyip, nafile ibadetlere ve güzel ahlaka da önem veren, Allah'ın rızasını kazanma yolunda gayret gösteren kimseler olduğunu gösterir.
Zâriyât Sûresi
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Diyanet Meali:
51.23 - Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va'dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.23 - İşte o Göğün ve Yerin rabbına kasem ederim ki o şübhesiz haktır sizin nâtık olmanız gibi. ----------------------
“Göğün ve yerin rabb-ına “kasem-yemin” ederim ki o şübhesiz haktır” Rububiyyet mertebesi, terbiye ve oluşum itibariyle bütün âlemleri kapsamına almaktadır, bu mertebenin diğer bir ifadeside Hakk ismini almasıdır. Hakkın varlığında mevcud olan bütün hakikatler ve varlıklar halk olarak zuhura çıkmaktalar, Rabb-ı haslar manasında bütün âlemlerde ilgili olduğu yerlerdeki sahalarında, faaliyet gösterip o varlıkların kemale ermelerini sağlamaktadır.
“sizin nâtık-konuşur olmanız gibi” O da Hakk olarak konuşmaktadır.
Ayrıca. Gökyüzünde de bulunan gökyüzü insan nesli sülâleleride, “sizin nâtık-konuşur olmanız gibi” konuşanlar- dandır, çünkü onlarında kelâm sıfatları vardır.[35] “ İz- -T-B- ”
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ {الذاريات/24}
(51/24) “Hel etâke hadîsu dayfi ibrâhîme-lmukramîn(e)”
(51/24) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Ey Muhammed (s.a.v) veyâ ümmeti Muhammed sizlere İbrahim'in misafirlerinin haberi gelmedi mi?
Kûr’ân-ı Kerîm Efendimiz (s.a.v)’in şahsına nâzil olmuş ve onun şahsını bir istikamete yönlendirmiş ve kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) daha sonra bunu bizlere aktararak bizlerin de hayatlarının böyle olması gerektiğini bildirmiştir. Fakat bu bildirim dahi genel mânâdadır, her kim ki Kûr’ân-ı Kerîmi eline alıp okumaya başlarsa Kûr’ân-ı Kerîm o anda ona nâzil olmaya başlamaktadır ve o okuduğu yerde kendini bulabilmesi gerekmektedir.
Bizler Kûr’ân-ı Kerîm okuduğumuz anda ne okuyoruz yani Cenâb-ı Hakk (c.c) bize ne bildiriyor ve biz ne alıyoruz, işte bizim bunu anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûl yâni tenzil olması budur yani yavaş yavaş idrâk ederek ve anlayarak Kûr’ân-ı Kerîm’i okumamızdır. Eğer anlamadan okursak yine de bir şeyler rûhumuza iner ancak önemli olan rûhumuz ile berâber beynimize de inmesidir bu şekilde şuurlu ve rûhaniyetli olarak tam kalıcılık sağlanmaktadır.
Kûr’ân-ı Kerîm eskimez, bir tarihte nâzil olduktan sonra hükmü geçti şeklinde bir şey söz konusu değildir. Bir çiçek dahi her mevsim yeni yeni çiçekler açabiliyorken Kûr’ân-ı Kerîm de, her an yeni yeni bir şeyler ortaya getirmez mi? Tâbî ki getirir ve zâten getiriyor da. İşte bizlerinde insan olabilmesi için en gerekli olan şey bu ağıza kulak vermemiz dir.
Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl etmeliyiz.
Huzur dahi ancak bu aşamalardan sonra oluşabilmektedir. Bu huzurun sonrasında ise “Kûl-yâni Söyle!” hükmü gelmektedir.
İşte göz ile kalbin böyle bir uyumu içerisinde ancak “gözün gördüğünü kalp yalanlamaz” (53/11) çünkü o ayar öyle güzel yapılmıştır. Bizlerin gözleri maddeye göre ayarlı olduğundan dolayı ilk bakış açısından ne gördük ise o gördüğümüz şey hakkında yargıya varırız ve bu evdir, bu arabadır, bu bilgisayardır, şu kuştur vb. deriz. “ İz- -T-B- ” Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde İbrâhîm (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor.
Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor?
İbrâhîm (a.s.) hayatı gerçek şeriat ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır, bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da İbrâhîm (a.s.)’ın hayat hikâyesinin bir bölümü ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi İbrâhîmiyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi İbrâhîmiyyetin bu bölümündedir.” Her ne kadar kişi ilmi yoldan İbrâhîm (a.s.) hayat hikâyesini biliyor ise de bizzat kendi yaşantısında İbrahîm (a.s.) hayatını tatbik etmesi gereklidir ki, bu Âyeti kerîme ile bildirilen hüküm kendisinde açığa çıksın.
İbrâhîm (a.s.)’ın hayatını, yaklaşık dört-beş bin yıl önce yaşanmış bir hayat hikâyesi şeklinde mi görüyorsun? Yoksa yaşamının belirli bir kısmını ihtivâ eden hükümler manzûmesi olarak mı görüyorsun?
İster Ebrahem, ister Abraham, ister İbrâhîm, de hepsinin başında (elif) sonun da (mim) vardır. Diğer hiçbir bağlantıları olmasa bile baştan ve sondan Hakikat-i Muhammed-î tarafından sarıldığı açık olarak görülmektedir.
Mânâyı İbrâhîm’iyye’nin şifresi olan (elif, be, rı, he, ye, mim) harflerinin mânâ tecellileri şöyle oluşmaktadır. Ehadiyyet mertebesinden süzülerek gelen mertebe-i İbrâ- hîm’iyye’nin mânâsı (be) ye ulaşır, (be) ile (rı) Rahmâniyyet’e intikâl eder, uzatan (elif) ile yerini güçlendirir, oradan (he) de hüvviyyet’i ni bulur, (ye) de yakîn hali oluşur. Ve muhteşem (mim) de karar kılarak, Hakikat-î Muhammed-î nin İbrâhîm’iyyet mertebesi olarak ortaya çıkmış olur. “ İz- -T-B- ” Bizlerde kendimizde bu harflerin hakîkâtlerini idrâk edebilirsek nasıl bir olguya muhâtab olduğumuzu idrâk edebiliriz.
İbrâhîyet mertebesi içindeki bölüm ise “Meleklerin” yani “Melkiye hikmetinin” haberi gel mi? Bu da “Lut” a.s mın haberidir. “LUT” ismindeki harflerin ma’nasınıda anlamak lazımdır.
Bu fass-ı meşhur (münîf) Kelime-i Lûtıyye'de içine yerleşmiş olan olan "hikmet-i melkiyye''den bâhisdir. Yani melkiye hikmetinden bahseder bu yüce bahis. Ve "melk'' mîm’in fethi ve lam’ın sükûnu ile "şiddet" ma'nâsınadır. Yani “mim”in üstündeki üstün ile fetih ile “lam”ın sükunu “melk” teki “lam”ın cezimi ile “lam”ın sukunu ile şiddet manasınadır.
Ve "hikmet-i melkiyye"nin Kelime-i Lûtıyye'de mevcudiyetinin sebebi budur ki: Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yeryüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti.
Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular. Halbuki cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi. (Hûd, 11/80) Ya'nî "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı; yahut rükni şedide iltica edeydim" buyurdu. Ve "rükn-i şedîd" ile "kabîle"yi, yani benim arkamda bana destek veren kabilem yok diyor, yani benim arkamda da kuvvetli bir topluluk olsaydı diyor onların sayısına denk bir kuvvetim olsaydı onlara karşı gelebilirdim, yani arkamda böyle bir kabilem yok ve "kuvvet" ile de "mukavemet”im yok, ya'nî beşerden sâdır olan "himmeti” kasd eyledi.
Ve temenniden maksûd-ı âlîleri, kavminin sert olan nefsâni perdelerinin masdarı bulunan zahiri vücutlarının şiddetli ilahi azabı ile helak ve zevali idi. Yani neyle ki Lut (a.s.) kendini zorda gördü, Cenab-ı Hakk da aynı şiddetle o zorluğun karşılığı olan kuvvet ile onları muvaza etti. İmdi "himmet" fütûhât-ı kalbiyyeden olduğundan, cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu "hikmet-i melkiyye"yi, "hikmet-i kalbiyye"den sonra zikreyledi.
Ve melk ve şiddetin mazharında zuhuru, yani kuvvet ve şiddetin mezahirde zuhur etmiş olanlarda zuhuru esmâ-yı ilâhiyye gereğinden bulunduğundan ve esmâ suretleri olan a'yân-ı sabiteye ıttıla, sırr-ı kadere ıttıla olup, yani ayan-ı sabite sırrını idrak etmek kader sırrını idrak etmekten ibaret olup, bu da Hakk’a mahsus olduğundan ve "rükn-i şedîd" olan Hakk'a iltica eyleyen kimse vücûd-ı Hak'ta fânî, Hak'la bakî olduktan sonra sırr-ı kadere muttali' olacağından, bu "hikmet-i melkiyye"den sonra da, "hikmet-i kaderiyye"yi beyan buyurdu.[36] “ İz- -T-B- ”
إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ {الذاريات/25}
(51/25) “İz dehalû aleyhi fekâlû selâmâ(en) kâle selâmun kavmun munkerûn(e)
(51/25) Onun yanına girdiklerinde “selâm” demişler, o da “selâm” demiş; (içinden) “Hiç de tanıdık kimseler değil” diye geçirmişti.
Selâm sözcüğü de çok değerli bir sözcüktür. Hani namaz kılarken, namaz kasetlerinde vardır. Namazın içinde (94) tane selâm sözcüğü geçmektedir. Tahiyyatta ve selâmlarda. Ayrıca beş vakit namazın kendileri de birer selâm olmakta, o zaman selâm (99) adet olmaktadır ki bu da (99) esmânın mütekabili / karşılığıdır. Bu hususta daha geniş bilgi “Namaz (salât)” kitabımızda mevcuttur, oraya bakılabilir.
Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın Yâsîn Sûresinde “Selâmün kavlen mi’r rabbirrahim” (36-59) Yani Cennet ehline “Rahim olan Rabb’ın selâmı/sözü vardır.” Daha sonra Rahmanın yeryüzünde öyle kulları vardır ki bazı kendini bilmezler onlara sataşırlar, küçük ve hafif görürler onlarda, “sizlere selâm olsun derler ve yürürler” (25/63) onlarla mücadele etmezler, selâmette olun derler onları kendi hallerine bırakırlar. Selâm ismi/sözü ayrıca insan varlığının kaynağıdır. Her varlığın Esmâ-ül Hüsnâdan aldığı bir kaynak vardır. Meselâ melekler hangi isimden, cinler-şeytanlar hangi isimden kaynaklanıyor. Efendim insanlar hangi isimden kaynaklanıyor.? İşte insanların ve Hazreti Peygamberin ruhu insanların ruhu dolayısı ile selâm isminden kaynaklanıyor.
Selâm ne demek, gerçek ma’nâda ne demek? Selâm, ilk anlayışta selâmette olan demek. Genel anlayışta selâmette olmak, rahatta olmak, hoşlukta olmak, ama bunun dahi derin ifadesi “kendinde olmaktır” Selâmette olan bir insan huzurlu olan kimse demektir, huzurlu olan kimse de, tefekkürde olan kimse demektir. Huzursuz olan kimse tefekkür yapamaz, çünkü kafası karışıktır, sağa sola, oraya buraya takılıp kendine dönemez, kendini düşünemez, kendini toplayamaz Sağda solda takıntılıdır. İşte selâmette olan kişinin gerçek hali kendinde olmaktır, kendinde olan ma’nâsınadır. Kendinde nasıl oluyor insan? Kim kendindedir? Allah ile kendinde olan yani İlâhî varlığını idrak etmiş, Allah’ın kendinde olanı ki, Allahtan başka zâten bir varlık olmadığından, kendi varlığını ortadan kaldırp, fenâ fillâh olmuş, oradan baka billâh’a ulaşmış ve kendi hakikatini idrak etmiş, yani selâmette olmuş. İşte Müslümanların selâm vermeleri bu hakikate dayanıyor. Selâmün aleyküm, yani sen Hakk’la berabersin kendindesin ma’nâsınadır ama biz bunu maalesef yanlış anlıyoruz. Aksine eksi bir şeymiş, gericilikmiş, gibi de kaldırıyoruz, yerine ne koyuyoruz “günaydın, tünaydın, bonjur, bonsuar” gibi şeyleri kabullenmeye çalışıyoruz bunu da ilericilik hükmü ile yapıyoruz. Ama işte selâm’ın hakikati buraya dayanıyor, İşte insanların kaynağı selâmdır.[37] “ İz- -T-B- ” Camî ve Selâm insanın esmâlarından olduğu için “Melki” hikmeti üzere gelen melekleri İbrâhîm (a.s.) İbrâhîmiyet mertebesinde olan henüz tanıyamıyor. Ayrıca selâm esmâ’sını hal olarak üzerine giydiği için karşısında bulunanlarda bunu onlarda göremiyor. Bu selâm gömleği cennetten kendisine Cebrail tarafından ateşe atıplıp çıplak bırkıldığı zaman getirilmiş ve yanmaz malzemeden ve giyenin bedenine uyan malzemeden yapılmıştır. Ve Yakub (a.s.) ve Yusuf (a.s.) intikal etmiş. Onlarda boyunlarında hamaylı içinde taşımışlardır.
فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاء بِعِجْلٍ سَمِينٍ {الذاريات/26}
(51/26) “Ferâga ilâ ehlihi fecâe bi’iclin semîn(in)”
(51/26) Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.
İbrâhim (a.s.) ailesi yani esmâ’ül hüsna bilgilerinden “icl” buzağı yani henüz museviyet mertebesinin başlangıcı tarikat bilgilerinden getirdi. (Murat Derûni)
فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ {الذاريات/27}
(51/27) “Fekarrabehu ileyhim kâle elâ te/kulûn(e)”
(51/27) Onu önlerine sürerek: “Yemez misiniz?” dedi.
Bu bilgileri misafir olarak gelem “melki” hikmeti bilgileri-ilminin önüne sürerek yemez misiniz? Diyerek bu esmâ’ül Hüsna bilgilerinden kendilerinde var mı? Anlamaya çalıştı. (Murat Derûni)
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ {الذاريات/28}
(51/28) “Fe-evcese minhum hîfetâ(en) kâlû lâ tehaf ve beşşerûhu bigulâmin alîm(in)
(51/28) Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim’e: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.