Vefî emvâlihim hakkun lissâ-ili velmahrûm(i)
Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.
Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.
Zâriyât Suresi 19. ayet, müminlerin mal varlıklarında ihtiyaç sahipleri için ayrılmış bir payın olduğunu vurgular. Ayet, 'hak', 'sâil' ve 'mahrûm' kavramları üzerinden sosyal adaleti ve infakın önemini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mâl' kelimesini insanın sahip olduğu ve üzerinde tasarruf ettiği her şey olarak tanımlar. Ayetteki 'emvâlihim' ifadesi, müminlerin sahip olduğu bu varlıkların sadece kendilerine ait olmadığını, bir kısmının başkaları için ayrıldığını ima eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mâl'ı 'temellük edilen şey' olarak açıklar ve bu temellükün hem maddi hem de manevi olabileceğine işaret eder. Ayetteki bağlamda ise daha çok maddi varlıklar kastedilmekle birlikte, bu varlıklar üzerindeki sahiplik duygusunun ötesinde bir sorumluluğu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'mâl' kavramının sadece ekonomik bir değer taşımadığını, aynı zamanda kişinin ahiretteki konumunu belirleyen bir imtihan aracı olduğunu belirtir. Ayetteki 'emvâlihim' ifadesi, bu imtihanın bir parçası olarak infakın önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hak' kelimesinin 'vacip olan, sabit olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hak' ifadesi, sâil ve mahrûm için ayrılan payın bir lütuf değil, müminlerin mallarında zaten var olan, Allah tarafından belirlenmiş bir zorunluluk olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin 'bir şeyin sabit ve doğru olması' anlamını taşıdığını ve 'hakk'ın zıddının 'bâtıl' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'hak' kavramı, bu payın ilahi bir emirle sabitlenmiş, meşru ve değiştirilemez bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hak' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, bu ayette ise 'Allah'ın kulları üzerindeki hakkı' ve 'ihtiyaç sahiplerinin zenginlerin malları üzerindeki hakkı' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, sosyal adaletin temel bir ilkesi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sâil' kelimesini 'isteyen, talep eden' olarak açıklar. Ayetteki 'sâil', açıkça yardım talebinde bulunan, ihtiyacını dile getiren kişiyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'suâl' kelimesinin 'bir şeyin elde edilmesi için talepte bulunmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Sâil' ise bu talebi yapan kişidir. Ayette, bu kişiye hakkının verilmesi gerektiği vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sâil'i 'açıkça isteyen, dilenen' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, bu kişinin ihtiyacının belirgin olduğu ve bu ihtiyacın karşılanması gerektiği anlaşılır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mahrûm'u 'kazançtan mahrum kalmış, nasipsiz' olarak açıklar. Ayetteki 'mahrûm', istemese bile ihtiyacı olan ve bu haktan mahrum bırakılmaması gereken kişiyi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mahrûm'u 'kazançtan veya rızıktan engellenmiş, nasipsiz' olarak tanımlar. Bu, kişinin kendi çabasıyla elde edemediği veya elinden alınan bir durumdan kaynaklanan yoksulluğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hirmân' kelimesini 'bir şeyden men edilmek, nasipsiz kalmak' olarak açıklar. 'Mahrûm' ise bu durumdaki kişidir. Ayetteki 'mahrûm', toplumun gözden kaçırmaması gereken, sessiz ihtiyaç sahiplerini temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'mahrûm' kavramının sadece maddi yoksunluğu değil, aynı zamanda toplumsal dışlanmışlığı ve imkanlara erişememeyi de ifade ettiğini belirtir. Ayet, bu kişilerin haklarının gözetilmesi gerektiğini vurgulayarak sosyal sorumluluğu genişletir.
Zâriyât Sûresi
SAİL, isteyen, dilenen, MAHRUM, iffetinden dolayı zengin zannedildiği için sadakadan dahi mahrum bulunan muhtaç demektir. Resul-i Ekrem (s.a.v)'den rivayet edilmiştir ki: "Miskîn bir yemek iki yemek ve bir lokma iki lokma ve bir hurma iki hurma, kendisini savacak olan değil" buyurmuş. O halde miskin kimdir? demişler, "Miskin; öyle bir kimsedir ki, bulamaz ve bilinip kendisine sadaka da verilemez." buyurmuş. İbnü Abbas'tan bir rivayette: Kazanamayan bedbaht denilmiş, bazıları da rızık sebepleri kendisine yaklaşmış olduğu halde uzaklaşmış, mahrum kalmış olan düşkün diye tefsir etmişler ise de önceki daha kapsamlıdır. "Hak" deyimi zahiren bunun vacib olduğunu ifade eder.[26]
Zâhiri malda bu kişilerin yardım hakk’ı olduğu gibi ilmi olarakta hakikat bilgilerinden yardım edilmeye hakk’ları vardır.
Sail, dileyen hakikat bilgisinden soru soran demektir. İrfan ehlinin hakikat ağacının meyvesini düşürmek için sallayan kişidir. Sorular ile bu bilgilerden isteyeyene yardım edilir.
Hakikatten mahrum olan yoksul ve miskinlere gelince;
Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır.
Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen yardım ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir. (Murat Derûni)