Vebil-eshâri hum yestaġfirûn(e)
Seherlerde bağışlama dilerlerdi.
Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
Zâriyât Suresi'nin 18. ayeti, müttakilerin özelliklerinden biri olan seher vakitlerinde istiğfar etmelerini vurgular. Ayet, 'seher' ve 'istiğfar' kavramları üzerinden, zamanın kutsallığı ve Allah'a yönelişin derinliğini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'seher' kelimesinin kökenini 'gizlemek, örtmek' anlamıyla ilişkilendirir. Gecenin son kısmının, gündüzün aydınlığını gizlemesi veya bu vakitte yapılan işlerin gizli kalması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Ayetteki 'bi'l-eshâr' ifadesi, bu özel ve mübarek vakitlerde yapılan ibadetin ve istiğfarın önemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'seher' kelimesini 'gecenin sonu' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, müminlerin bu özel zaman dilimini ibadet ve istiğfarla değerlendirdiklerini, bunun mecazi olarak onların takva sahibi oluşlarının bir göstergesi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'seher' gibi zaman bildiren kelimelerin Kur'an'daki kullanımının, sadece bir zaman dilimini değil, aynı zamanda o zaman dilimine atfedilen kutsallığı ve manevi değeri de içerdiğini belirtir. 'Bi'l-eshâr' ifadesi, bu vakitlerin Allah'a yöneliş için en uygun ve bereketli zamanlar olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istiğfar' kelimesinin kök anlamını 'örtmek' (ğafara) olarak açıklar. İstiğfar, Allah'tan günahların örtülmesini, yani hem dünyada rezil olmaktan korunmayı hem de ahirette azaptan kurtulmayı talep etmektir. Ayetteki 'yestağfirûne' fiili, müttakilerin sürekli ve samimi bir şekilde Allah'tan mağfiret dilediklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'istiğfar'ın, kulun Allah'tan günahlarını bağışlamasını ve affetmesini istemesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'yestağfirûne' fiili, müttakilerin seher vakitlerinde bu eylemi düzenli olarak yaptıklarını, bunun onların takva ve Allah'a yakınlıklarının bir nişanesi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'istiğfar' kavramının Kur'an'da sadece bir af dileme eylemi olmadığını, aynı zamanda kulun acziyetini ve Allah'ın kudretini idrak etme, O'na tam bir teslimiyetle yönelme anlamı taşıdığını ifade eder. Zâriyât 18'deki 'yestağfirûne' fiili, müttakilerin bu derin manevi yönelişi seher vakitlerinde gerçekleştirdiklerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istiğfar'ın 'ğ-f-r' kökünden türeyen bir talep fiili olduğunu ve Allah'tan günahların affını istemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yestağfirûne' fiilinin muzari (geniş zaman) kipinde gelmesi, bu eylemin sürekliliğine ve müttakilerin hayatlarındaki daimi bir ibadet şekli olduğuna işaret eder.
Zâriyât Sûresi
Bu vakit gecenin altıda birine tekabül etmektedir. Bu altıda bir kısmının en son dilimi seher vaktidir. Akşam namazı sonrasında gece başlar ve imsak vaktine kadar sürer. Bu süre 12 saat olursa seher vakti 2 saat olur. İmsak saatinden 2 saat öncesi seher vaktidir.
“bil-eshâri” seherde seher ile birlikte istiğfar ederledi. Demek ki bu seherin ne olduğunun farkındalığı, idraki mevcuttur. Bu istiğfar bir gün öncesinin üstünde olunduğundan yani aynı yerde kalınmadığı ilerlendiğinden dolayı önceki bilinç-idrak düzeyi için yapılan istiğfardır. (Murat Derûni) Nusret Babamız bu “seher vaktini” efendimiz s.a.v. yazdığı şiirde irfaniyet ile bizlere anlatmıştır.
Fahri âlem Efendimize
Bu gün gönlüm kaynıyor, sebeb bilmem ne hikmet.
Misafiriz âlemde, ev sahibim Muhammed. (s.a.v.) Seher vakti Nûsret’in senden şefaat bekler, Ümmete vermek için, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Mahbesin içindeyim, saatin dördündeyim, Ağlar seni beklerim, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış, Kırk yıl secdem sadır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bilmez âlem bu sırrı, bir Hakk O’nda sen varsın, Gören O görülen sen, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Dışı sana benzeyen, içi Hakk’tır şüphesiz.
Birden gayrı ne vardır, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Kâinatın mi’râc-ı veliler de son bulur, Veli sende yok olur, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seni görmeyen bir göz, sana yanmayan bir dil, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Seninle bitti firkat, sende bulundu vuslat, Sana feda bin Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senin isminle dahi titremeyen bir gönül, Varsa eğer şaşarım, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Senden baktım âleme, yine Allah’ı gördüm, Hakk gözüyle de seni, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Bir şehre vardı yolum, kalpten nûr ile doldum, Her vârımla sen oldum, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Arşa bastı ayağım, kıble oldu durağım, Sende kayboldu Nûsret, ya Hazret-i Muhammed. (s.a.v.) Not = Yukarıda ki şiirin (8) inci satırında ki “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakikat-i Muhammediyye ye göre söylenmiştir, zuhuru Muhamme-diyye ye göre değildir. Hz. Rasûlüllah’ın bâtını na ve hakikatine göre, sûret ve zâhirine göre değildir.
Onun bâtını “Hakk” zâhiri ise “halk”’tır, ifade edilen secde bâtınına’dır. Bâtını ise “Hakk” olduğundan en ganiş mânâda hakk’ ın zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) min şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır.
Kâ’be ye dönerek secde eden bütün Müslümanlar, tabii ki onun taş yapısına değil, özünde bulunan hakk’ın tecellisinedir.
Meleklerin Âdem’e secde etmeleri onun toprak kalıbına değil, özünde bulunan Hakk’ın varlığınadır.[24] “ İz- -T-B- ” Bu sahada söz çoktur yeri olmadığı için bu kadar izahı yeterli bulalım ve Hz. Rasûlümüzü gerçek mertebeleriyle idrak edip anlamaya gayret edelim.
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitlerimize devam edelim.
3219. Uykudan ve yemeden biraz tasarruf et; O'nun mülakatı için hediye götür.
3220. Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfar edenlerden ol!
Bu beyt-i şerîf sûre-i Zâriyât’da vâki’ (Zâriyât, 51/15-18) “Muhakkak muttâkfler Rablerinin verdiği şeyleri alarak cen¬netlerde ve pınarlardadır; zîrâ onlar bundan evvel muhsinîn idiler; geceden biraz uyurlar idi ve seherlerde onlar istiğfâr ederler idi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Abdürrezzâk Kâşânî Tefsiri' nde şöyle buyurur: “Taal- lukât-ı tabiiyyeden ve nefs-i hayvâniyye sıfâtından tecerrüd eden kimseler, tecelliyât-ı sıfâtın nûrlanndan Rablerinin verdiği şeyleri alarak, sıfât cennetleri ve onlann ulûmu içindedirler. Onlar, tecelliyât-ı sıfât makamına vusûlden evvel, ibâdât ve muâmelât ve ihsân makâmındadırlar; ve ihsân “Senin O’nu görür gibi ibâdet etmendir; ve eğer sen O’nu görür gibi olmazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir"; ve onlar sülûkden gaflet veren zulmet-i nefs hicâbından az şey içinde idiler. Tecelliyât nûrlannın tulû’u ve sıfât-ı nefs zulmetlerinin ingışâsı vaktinde, sıfât-ı nefsi örten nûrlan taleb ederler idi.”
3221. Cenîn gibi biraz hareket et, tâ ki sana nûr görücü havas bağışlasınlar.
Ana rahmindeki çocuk gibi biraz kımılda; çocuğun bu hareketi üzerine kendisine havas bağışlandığı gibi, sen de meşîme-i zulmet-i dünyâda tâat-ı Hak yolunda hareket et! Bu hareketin üzerine havâssine nûr-ı İlâhîyi idrâk edebilecek kuvvet ihsân etsinler.
3222. Ve rahim gibi olan bir cihandan hârice gidesin; zemînden geniş olan arsada olursun.
Dünyâ âlemi kesâfet-i unsuriyyeden mütehassıl olduğundan, ana rahmi gibi dar ve karanlıktır. Vaktâki mevt-i ihtiyârî ile veyâ mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i mülkün hâricine çıkarsın, ondan sonra bu zemînden gâyet geniş bir sâha ve âlem olan melekût âlemine gidersin; ve orada, bu âlem-i kesâfetin kaidelerine ve âdetlerine uymayan şeyler görürsün.[25]