İçeriğe atla
Zâriyât 20Cüz 26 · Sayfa 521

Zâriyât Sûresi 20. Âyet

الذاريات

Sohbete sor

Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn(e)

(20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hala görmüyor musunuz?

Zâriyât Sûresi

Arz dünyanın yeryüzü olduğu gibi kişinin arzı bedenidir. Bunda işaretlerde “lilmûkinîn” yakin ehli için işaretler vardır. Peki ikân olmuş için deki ikân nedir… (Murat Derûni)


Îmân kendi varlığının dışında, bir varlığı bilemediği göremediği halde, varlığına inanıp îmân etmektir. Ancak kişi, Hakkı kendinde, gönlünde bulmuşsa, bütün âlemde bulmuşsa adrese ihtiyacı yoktur. Ayrıca rehbere de ihtiyaç yoktur. Îmân bir rehber, yol gösterici durumundadır. İşte böyle olunca îmân düşmekte ama yerine başka bir şey gelmektedir. Onun tarifini belirten kelime de (Îkân) dır.


Cenâb-ı Hakk bunu açık olarak Bakara sûresinde (2/106) belirtiyor.


“Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur, (yada ertelersek) yerine hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye Hakkıyla yettiğini bilmezmisiniz. ”


İşte bir şey kaldırılır ama onun yeri boş kalmaz. Onun yerine daha ilerisi veya eşdeğer bir şey konur. Îmânın kalktığı yerede Îkân konusu gelir.


Îkân nedir? Yakîn ma’nâsınadır. Tekâsür sûresinde, (102/5-6-7-8)


“Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn, leteravünnelcahîm. sümme leravünnehâ aynel yakîn. Sümme letüs’elünne yevme izin anin na’îm.”


5- Öyle değil, kesin yakîn, olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın yakîn, gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!


Orada bir yakîn hadisesi geçmektedir. ”onlar cehennemi yakîn olarak görürler müşahede ederler. Oradaki yakîn, “yakın” değildir.

Türkçedeki “yakın,” arapçadaki “kurbiyyet” olarak belirtilen, ayrı iki varlık arasında olan yakınlık/ kurbiyyet/akrabalık, yakînlik değildir. Geçek yakînlik, “tek varlığın kendi bünyesinde ikiymiş gibi görünmesinden ibarettir.” İki ma’nâ da ki kelimelerin arasında, sadece kelime benzerliği vardır, ama ikisi farklıdır. Birisi yakın, diğeri yakîn’dir.

Âyet-i kerîme de (ilmel yakîn ve aynel yakîn’den bahsedilmek-tedir, bu hususun ayrıca birde, Hakk’al yakîn Halide vardır.

Muhyiddin arabi Hz. lerine soruyorlar yakîn nedir? Diye O da “el yakînü hüvel Hakk” demiştir. Yani yakîn denilen hâdise, “af’aliyle, esmâsıyla, sıfatıyla zâtıyla” zâtın ta kendisidir.” Yani Hakkın bulunduğu yer “yakîn” halidir. Kim hangi ehil ordaysa o “yakîn” ehlidir.

Sohbetin bu bölümünde bir soru gelmiştir, şöyledir.

(Yakîn hâli, ittika hâli değilmidir. ?) Ef’âl âleminin ittikası, esmâ âleminin ittikası, sıfat âleminin ittikası vardır. Zat âleminin ittikası ise yakîn halidir.

İttika ile muttaki aynı şey değildir?. Ma’nâları da başka, mertebeleri de başkadır. Ancak zat mertebesindeki ittika yakîn ile ilgilidir. Ef’âl mertebesindeki ittika yakîn’lik ile ilgili değildir. Çünkü yaşam sahaları, idrak sahaları ve anlayışları ayrıdır.

Şimdi yakîn, ikiliğe düşmekten sakınmaktır. İttika ise, şüphelilerden sakınmaktır. ”Ef’âl âleminde“, fiiller yaptırım merte-besin de, haramlardan sakınmaktır. Şüphelilerden sakınmaktır.

“Esmâ âleminde”, yani tarikat mertebesinde, duygusuz kalmaktan sakınmaktır. Yani muhabbetin azalmasından sakınmak-tır. Burada maddi bir durum yoktur artık konu hassaslaşmaktadır.

Sıfat hakikat mertebesindeki ittika” Bütün varlıkta Hakk’ın isimlerinin zuhuru olduğunu görememekten sakınmakdır. Yani “Fe eynema tüvellü fesemme vechullah” (2/115) âyetinin hükmüyle, nereye bakarsanız bakın, Hakk’ın varlığı müşahede edilmekte, bu müşahededen düşmekten sakınmaktır. Korkmaktır. Burada korku, nezaket ve irfani ma’nâdadır.

Zat mertebesindeki ittika” ise, Allahın varlığının, zâtının varlığından gaflette kalmaktan sakınmaktır. Bütün âlem de her şeyin Allahın zâtının zuhuru olduğunu müşahede ettiğimizde, aynı zuhurun kendi varlığımızda da zuhurunu idrak ettiğimizde, işte bu zat mertebesinin ittikası, sakınması olmaktadır. Yani bu anlayıştan düşmekten sakınmaktır. İşte bu anlayış yani “tevhidi zat” mertebesindeki “îkân” olmaktadır. Burada îmân’a gerek kalmamaktadır. Yani kişi yok ki, îmânı olsun. (Yani kişi îmânsız olsun demiyoruz espirili olarak). .

Bu ne îmân ki, îmândan içeri” denmiştir, burada ikisi de birleşmiş, artık arada bir şey kalmamıştır. Eğer îmâna yer varsa, daha o mertebe, îkân” oluşmamış demektir. İşte o arkadaş, şuraya vardım, buraya vardım, isteği kadar, mehdiyim desin, âlemlerin kıralıyım desin, bütün bu sözleri ile kendini ele vererek ne kadar açık olarak halini gösteriyor olmaktadır. Ve bu iddiaların ne kadar abes uçuk olduğu, hatta uçuğu da bir tarafa bırakın, ne kadar ahlaksızca, hiç bir nezakete sığmayacak bir haldir, kendisi Allahın mehdisi olmadığı halde, kendisini onun mehdisi olarak göstermesi, Allahın işine karışmaktır. Allahın göndermediği sahte mehdiyi, gönderdi diyerek Allaha iftira etmesidir. Haşa. Ve bunlar Allah ismiyle şirke davet ediyorlar. Ne büyük küstahlık değilmi. ? İşte bunu ancak nefsi emmâre yapıyor. Kendi amelini kendisine, süslü olarak ve en güzel bilgi olarak gösteriyor. Bunu ispatlamaya çalışıyor ve de çevresini zorlamaya gidiyor. Allah etmesin...

“Mümin olarak sabahladım dediği” bu hakikatleri idrak etttiğini belirtmiş oluyor. Burada yakîn olarak sabahladım dese, bura da onu herkes anlayamaz. Çok büyük izahlar gerektirir. Yani ef’âl mertebesinde olan îkân’ın ne olduğunu anlayamaz. Ama ef’âl mertebesinde olan îmânın ne olduğunu yaklaşık olarak anlar. İşte (s.a.v.) Efendimizin hususiyeti özelliği, Kur’an-ı Kerîmin de ki, özelliği, her mertebede olacak kişilere, o kemâlâtta olacak bir cümle düzenlenmesidir. Hadisler ve âyetler sadece zat mertebesi itibari ile düzenlenmiş olsa, sıfat esmâ ef’âl mertebesinde olanlar onu anlayamazlar. Ama sadece ef’âl mertebesinde yaşayanlara göre düzenlenmiş olsa idi, o zaman da âyetler, yukarıdakilere bir şey veremez, uruc ettiremez idi.

Kellimünnâsi alâ kaderi ukulihim” ifadesi ne kadar mühim bir eğitim sistemidir. “İnsanlara akılları kadar konuşunuz“ diyor, ne kadar güzel bir ifadedir. İnsanlara akılları düzeyinde konuşmak içinde, bütün insanların akıllarının derecelerini bilmek gerektiğini de ayrıca belirtmiş oluyor.

Çocukların aklına göre, ya da, sadece çocuklara göre konuşun denmiyor, bakınız. Karşınıza gelen insan hangi mertebeden ise, o mertebeden konuşun deniyor. Başka türlü o kişiye zâten ulaşıla-maz. Kırk yaşında bir insan karşınıza gelmişse, kırk yaşının kemâlâtına göre konuşun, beş yaşında çocuk gelmişse ona göre konuşun deniyor. Şimdi kırk yaşındaki kişiye, beş yaşındaki çocuğa anlatılan şeyleri söylemekle ona yazık edilmiş olur. Zâten bir şey alamaz. Ama beş yaşındaki çocuğa kırk yaşındaki insana anlatılacak mevzû anlatılırsa, oda bir şey anlamaz. O halde kaba göre yemek koymak lâzım gelmektedir.

“Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım. İndimde taşı ve kerpiçi altını gümüşü mü(s.a.v.)i oldu ve gündüz susuz gece uykusuz oldum. ” Gündüz susuz, gece uykusuz, oldum dan kasıt, tarikat yaşamında, oruçlar nafile namazlar, zikirler, tesbihler, riyazatlar var. Riyazat yapmadan da bu işler olmuyor. Nefsini doyur, doyur hoplasın zıplasın, sonra ben riyazat yapacağım de, olmaz ki. Biraz onu kesmek gerekiyor ki, terbiye olsun, onun dizginleri ele almak gerekiyor. Nefs mücadelesi ve murakebesi yapmak lâzım, bu gerekiyor.

Geçen gün hani “isr” mevzuu olmuştu. Gece yürüyenlerin çocukları, (yâ beni İsrâîl,) diye sohbet yapmıştık gece kalkmak, gece uykusuz kalmak demekti o, gece uykusuz yani faaliyette olmak demektir. Uykulu olmak demek ise, faaliyette olmamak demektir. (dün yapılan sohbetti galiba) Gece uykusuz “isr” hükmüne girmektedir. Hani âyet-i kerîmede belirtiliyorya.

“Ya beni İsrâil ezkuru ni’meti yelleti en amtü aleyküm ve inni faddaltüküm alel âlemîn” (2/47) Biz bu âyet-i kerîmeyi musevilere ait zannediyoruz, halbuki değildir, tevhid ehline aittir. “Yâ beni İsrâîl,” dendiğinde “ey gece yürüyenin çocukları ma’nâsınadır.” İsr gece yürümedir. İsrâîl gece yürüyen ma’nâsı’nadır. İsrâil oğulları gece yürüyenin oğulları demektir. Bunlar Yakub aleyhisselâmın torunlarıdır. Yakub aleyhisselâmın 12 oğlunun sülâsesidirler. 12 oğuldan gelen 12 kavim oldular, en büyük oğlunun ismi yahuda, olduğundan yahudi diyorlar. Üç tane isimleri vardır, Beni İsrâil, yahudi diğeride Museviliktir.

Musevi peygamberlerinden aldıkları isim, Yahudi büyük abilerine atfen aldıkları lâkab. Beni İsrâîl ise Yakub’un kardeşinin zulmünden, kendisini kurtarmak için, gece teyzezine veya dayısına gitmesi, gece yürümesidir. İbrâni lügatında gece yürüyen kişiye “isr” diyorlarmış.

Yâ beni İsrâîl, ey gece yürüyenin çocukları, bu tamamen ümmeti Muhammede ait bir hitaptır. Zâhiren yahudilere gibi gözüküyor ise de, gece yürüyenler kimdir? Gece kalktı, yatsı namazını kıldı, sabah namazını kıldı, başka bir şey yapmasa dahi, onlarda gece namazı hükmündedirler, çünkü bu namazları kılmak ta, bir hareket bir seyir olduğundan, gece yürüme ma’nâsı’nadır. Ey gece yürüyenin çocukları, ey gece namazına kalkanlar ma’nâsı’-nadır. Gafletten uzak uyanmış hali belirtiyor. İsr yol olduğu için, yol almak içinde, gafletten uyanmak lâzım gelmektedir. Tabi olarak bu hüküm de onların üstünde işlemiş olmaktadır, gafletten uzaklaşmış ma’nâsı da içinde açık olarak gizlenmiştir.

Yâ beni İsrâîl “ezkuru nimeti” Size verdiğim nimetimi hatırlayın“ ve inni faddeltüküm alel âlemîn” Biz sizi âlemlerin üstüne tafdil ettik. Gece kalkıp zikirlerini yapanlar, âlemlerin üstüne tafdil edildiği yükseltildiği, âyet-i kerîme de açık olarak belirtilmektedir, biz onu okuduğumuz zaman o âyet İsrâîl olarak geçtği için, yahudilere ait olduğunu zannediyoruz, Allahın âyetlerinde tahsis varmıdır, bu yahudi için bu bilmem kim için diye. Hitap hepimizedir. Kabul edip etmemesi bir şey fark etmiyor, o kişinin kendi kazancına bağlı, kabul etmiyorsa hitap ona yine oluyor, ama nimeti kesiliyor. Ama kabul etmiyor ayrı konu. Ama Cenâb-ı Hakk ayrımcılık yapmıyor, herkese ayni âyet-i gönderiyor. Tüm insanlara gelmedi mi geldi. Kızıl ehlinede geldi îmân ehline de. Kabul edip etmemek kendi kazancı itibarıyla oluyor. Ama Cenâb-ı Hakk hepsine bu lutfu gönderiyor. Ama tatbik eden onu uygulamış oluyor, tatbik etmeyen de kenarda kalmış oluyor.

Ve devam ediyor “Keennehü “açıktan açığa rabbimin arşına nazar ediyorum, diyor. Bakın ne kadar müthiş bir hadise. Açıktan açığa rabbımın arşına nazar ediyorum. Diyor ve rüyayı anlatıyor. Ve devam ediyor. Burada arş nedir? Şimdi bu soru çıkıyor ortaya.

Kısaca bahsedelim arş, tavan çatı demektir, en üst âlem demektir. Bireysel olarak varlığımızdaki, arş bizim başımız, yani aklımız arşımız bizim çatımız demek oluyor.

Kürsi ise, bizim gönlümüzdür, kürsi oturma yeri, arş ise çatı oluyor. Hani falan prof’un kürsisi var denir, orada masası iskemlesi var, makamı var demektir. İşte Cenâb-ı Hakkın bütün esmâ-i Îlâhiyyesi, bütün bu âleme yaygın oturuyor vaziyette ve bütün bu âlemin ismi kürsidir, yani Allahın esmâ-i İlâhiyyesi bu âlemde oturuyor ve isminin bir meretebesi vardır ve burada zuhura çıkmaktadır. İnsanın varlığında da, gönlünde duygular olarak esmâ-i Îlâhiyye ortaya çıkıyor. Aklında ise aklı küll zuhura geliyor. Gerçi biz aklımızı nefsi küll nefsi emmâre olarak kullanıyoruz ama, aslı aklı küldür, aklımızın ve aklımızı da oraya ulaştırmamız gerekiyor. Yani başımızdaki makama aklı küllü oturtmamız gerekiyor. Ama ne yazık ki bizim burada, nefsi emmârenin aklı, aklı cüz oturmaktadır.

Evvela arş dediğimiz, bu arşımızın Hakk’ını vermemiz gerekiyor.”Açıktan açığa rabbımın arşına nazar ediyorum” demesi, bir bakıma aklı kül yerine yerleşti, yani Hakk’ını ona verdim ma’nâsındadır.

“Ve ehli cennete nazar ediyorum ki orada birbirlerini ziyaret ederler” Hadi bakalım çıkalım bu sözün içinden. Kıyamet kopmadı cennet cehennem ortada var mı?

Bu arada, sohbeti dinleyenlerden birisi sohbet meclisini kastederek, ( işte ehli cennet efendim dedi) İzâfi ma’nâ da söylemiyor, bakın gerçek ma’nâ da cennete nazar ettim diyor. İzafi olarak tabi burası cennet bahçelerinden bir bahçe, hani efendimiz buyuruyor, dünyada cennet bahçeleri vardır. Cennet bahçelerine uğrayınız. Soruyorlar Ya rasulallah cennet bahçeleri nerede? Zikir halkaları cennet bahçeleridir diyor.

Tarikat ehli bunun dönen zikir halkaları olduğu yönün de bu cennet bahçelerini anlıyorlar ki, bu doğrudur o mertebede ama tevhid ehli için zikir halkasından kasıt, hatırlama ma’nâ sınadır. İki ma’nâ sı var biri sayıları sayma diğeri hatırlamaktır. Neyi hatırlaya-cağız? Kendi varlığımızın hakikatinde esmâi İlâhiyyenin olduğunu hatırlayıp, bilip tatbikate geçirip, hangi esmâyı çekiyorsak o esmânın hakikatini kendimizde bulmamaız suretiyle hatırlamamız gerekiyor. Yani zikri 2 yönlü kullanıp birisi sayısal ve sesli olarak esmânın tekrarı, diğeri ise bu esmânın hakikatinin kendimizdeki yaşantısıdır. Bunlar ayrı, ayrı yapılıyor zikri sayısal olarak yapıyoruz, ama yaşantısının farkında olmuyoruz. İşte “halakaz zikra” dediği halka bir bütündür.

Bir çubuk düşünün bunun başlangıcı ve sonu vardır. Ama halkanın başlangıcı ve sonu yoktur. Dönüşümlüdür. Ring seferidir. Hani otobüslerin ring seferi olur ya dönerler dururlar aynı yerde. İşte tevhid sohbetleri halka sohbetleridir bir bakıma niyedir? Nusret babam öyle derdi, “siryani zâti/zâti tesir” derdi. Zâti tecelli, zâti dönüşüm derdi. İşte muhabbetiyle birlikte yapılan tevhid sohbetleri, gönüllerden gönüllere sirâyet ederek, cereyan ederek dönüşür. Ve her uğradığı yere bu hakikati ilkâ eder bırakır. İşte cennet bahçeleri dediği bir bakıma da budur.

Halka olarak zikredilen yerler de, bir bakıma tarikat mertebesi itibarıyla cennet bahçesi, ama hakikat mertebesi ve marifet mertebesi itibarıyle, çıkan nefhayı gönüllerden gönüllere aktararak devam ederek, bu hâlin sürmesi cennet bahçesi olmaktadır. Çünkü dönüşmekte olan, o cereyan siryani zat-i, hakikati ilahiyyeyi dolaştırıyor. Allahın isimlerini sıfatlarını zâtını dolaştırıyor. İşte cennet demek te zâten Allahın zâtı demektir. Yoksa nefis cennetleri demek değildir. İrfaniyet cennet demektir. İrfaniyetten daha büyük cennet tasavvur edilemez. Gerçi nefislerle ilgili cennetler varsa da, orada meyveler var. Oradaki insanlar “meyvelerle meşguller.” “şugulin fâkihun” (36/55) Ancak tevhid ehli ise “Allah ile meşguldür.” Hangisi daha güzel cennet oluyor. İllâki akan nehirler güzel, güzel huriler gilmanlar olması gerekmiyor, cennet olması için. Tevhid ehli kendi bünyesinde, bu cenneti oluşturması gerekiyor. Ve de buna da zat cenneti deniyor.

Birbirlerini ziyaret ederler,” olduğunu görüyor. Bu ziyaretin demin belirtildiği gibi, aynı katta olanlar birbirlerini ve yukarıdakiler aşağıdakileri ziyaret edebiliyor, aşağıdakiler yukarıdakileri ziyaret edemiyor, çünkü mertebeleri itibariyle çıkmaları mümkün değildir, orayı anlıyamazlar.

Şimdi burada esas konu ki, bu sözde şek şüphe yotur. Çünkü peygamber efendimiz tasdik ediyor, bu hadîs-i yani Zeyd bin Hârise’nin sözlerini Efendimiz tasdik ediyor. Orada kendisini ikazda edebilirdi, ey Zeyd cennette daha kimse yok, daha hesap kitap görülmedi, şeklinde söyliyebilir di. İkaz edebilirdi. Bakın hadîs-i şerifte böyle bir şey yok. Demek ki, Efendimiz daha 1400 sene evvel cennetin varlığını ve orada yaşayanları tasdik ediyor. Şu hadîs-i şerifi inkâr mümkün mü?

Ama genelde şeriat ehli, daha cennette kimse yok diyor. Hesap kitap olmadı ki, kıyamet kopmadı ki. Açık olarak Peygamber Efendimiz tasdik ediyor. Eğer mutlak ma’nâ da orada hiç kimse olmasaydı, ya Hârise sen yanlış görmüşsün daha orası boş diye ikaz ederdi.

Ayrıca efendimiz cennete gittim şöyle, şöyle insanlar vardı, cehennem ehlini gördüm şöyle idi, diyerek açık olarak hallerini anlatmaktadır. Ama biz hâlâ cennet boş cehennem boş diyoruz. Peki bizim hesabımızda kitabımızda görülmediğine göre, demek ki, orada bir başka nesil insanları vardır.

Şimdi hesabımız görülmedi, bizden henüz giden yok, o doğru, yani Âdem (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) bizim neslimiz oluyor, bizden henüz giden, hesabı görülen olmadı. Demek ki bizden henüz daha kimse yok, o doğru. Ama orada cennet ehli ve cehennem ehlide vardır. Demek ki yeryüzünde yaşayan yegâne insan toplulukları bizler değiliz. Bizden evvel daha nice, nice Âdem ve Muhammed, (s.a.v.) nesilleri geçti. Biz şu anda yeryüzünde yaşayan nesiliz, bizden sonrada yine bu âlemde, bizim benzerimiz Âdem ve Muhammed seyrini yapacak bir sürü nesiller gelecektir. Bu da işin bir başka yönüdür.

Şu hadîs-i şerif bize bunu açık olarak belirtiyor. Tabi sadece bu hadis değil, bu hususta başka haberlerde vardır. Meselâ Peygamberimiz diyor ki.! “Âdem çamur ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadi bakalım nasıl olacak bu işler. Nasıl oluyor,? Diyelim ki, Hz. Peygamber bizim zamanımızın peygamberliğini yaşadığı sürede, bizden sonra gelecek olan neslin daha Âdemiyeti halkedilmedi demektir. Ve programı da başlıyor demektir. Bu âlemde olacak, ya da başka bir gezegende olacak. Yüz milyar galaksi, her galakside ortalama, yüz milyar yıldız olacak? bu kadar gezegenin içinde sadece dünyada mı insan yaşamı olacak?

Bu fezada dünyanın yeri, bir nohut tanesi kadar yer tutmuyor. Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemleri sadece bizim dünyamız ve neslimiz için mi halketti? Diyelim bizim de neslimizin süresi kıyamete kadar, on bin sene olsun, on bin senecik, sonsuz uzay feza çağına göre bir saniyecik bile yer tutmuyor. Ebedi ve sonsuz hayata göre, bütün bu âlemleri Cenâb-ı Hakk bir saniye için mi halketti.?

Cenâb-ı Hakkın sonsuz zuhurları, yaşantıları içerisinde sadece, bir neslin sistemiyle eğitimiyle kalacak değildir. Daha bilemediğimiz ne âlemler, ve buralarda da ne tür hayatlar olabileceğini, açık olarak düşünebiliriz. Eğer sadece bu âlemde İnsanoğlu yaşıyor diye düşünürsek, Cenâb-ı Hakkın ilmini de zâtını da, sıfatlarını da, sınırlamış oluruz.[27]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)