Ve teraknâ fîhâ âyeten lilleżîne yeḣâfûne-l'ażâbe-l-elîm(e)
Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.
Bu ayet, geçmiş kavimlerin helakından geriye kalanların, ahiret azabından korkanlar için bir ibret ve işaret teşkil ettiğini dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Seçilen anahtar kavramlar, bu ilahi mesajın anlam katmanlarını ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Terke (ترك) kelimesi, bir şeyi geride bırakmak, terk etmek anlamına gelir. Ayetteki 'teraknâ' ifadesi, Allah'ın helak ettiği kavimlerden geriye, sonraki nesiller için ibret alınacak bir iz, bir kalıntı bıraktığını vurgular. Bu, sadece fiziksel bir kalıntı değil, aynı zamanda manevi bir dersin de geride bırakılmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'teraknâ' fiilini 'ebkaynâ' (bıraktık, alıkoyduk) anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, helak olan kavimlerin yurtlarında, sonraki nesillerin görebileceği ve ders çıkarabileceği bir 'ayet'in (işaretin) baki bırakıldığını belirtir. Bu, ilahi kudretin ve adaletin bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية) kelimesi, 'alâmet' (işaret) ve 'delil' anlamlarına gelir. Bu ayetteki 'âyeten' ifadesi, helak olan kavimlerin geride bıraktığı kalıntıların, Allah'ın azabının hak olduğuna ve O'nun kudretine dair açık bir delil olduğunu gösterir. Bu işaret, düşünenler için bir uyarı niteliğindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet, bir şeyin varlığına delalet eden açık bir alamettir. Kur'an'da hem kevni (evrensel) hem de teşrii (şer'i) deliller için kullanılır. Zâriyât 37'deki 'âyeten' ise, geçmiş kavimlerin helakından kalan izlerin, Allah'ın vaadinin ve tehdidinin gerçekliğine dair somut bir ibret ve kanıt olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'daki temel anlamlarından birinin, Allah'ın kudretini ve iradesini gösteren 'işaret' veya 'mucize' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'âyet', geçmiş kavimlerin helakının, Allah'ın azabının bir işareti ve insanları uyaran bir delil olarak bırakıldığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Havf (خوف), bir şeyin kötü sonucundan dolayı duyulan endişe ve korkudur. Ayetteki 'yahâfûne' ifadesi, sadece basit bir korkuyu değil, aynı zamanda bu korkunun kişiyi azaptan korunmaya ve ibret almaya yönlendiren bir motivasyon olduğunu belirtir. Bu, bilinçli bir korkudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Havf, bir şeyin meydana gelmesinden veya bir şeyin elden gitmesinden duyulan endişedir. Ayetteki 'yahâfûne' kelimesi, ahiret azabının gerçekliğine inanan ve bu azaptan sakınmak için geçmiş kavimlerin akıbetinden ders çıkaran kişilerin durumunu tasvir eder. Bu korku, imanın bir gereğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azâb (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamına gelen 'azb' kökünden gelir. İşkence ve ceza anlamında kullanıldığında, kişiyi rahatlıktan alıkoyan, acı veren şeyi ifade eder. Ayetteki 'el-azâb' ifadesi, Allah'ın geçmiş kavimlere uyguladığı ve ahirette de uygulayacağı şiddetli cezayı belirtir ki, bu ceza insanı huzurdan ve esenlikten mahrum bırakır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azâb' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın isyancılara ve günahkarlara yönelik cezalandırmasını ifade ettiğini belirtir. Zâriyât 37'deki 'el-azâb', geçmiş kavimlerin helakıyla tecelli eden ve ahirette de müminlerin korktuğu, can yakıcı bir cezayı temsil eder. Bu, ilahi adaletin bir tezahürüdür.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Elîm (أليم), 'elem' (acı) kökünden türemiş bir sıfattır ve 'çok acı veren', 'şiddetli acı' anlamına gelir. Ayetteki 'el-elîm' kelimesi, azabın niteliğini vurgulayarak, onun sadece bir ceza değil, aynı zamanda son derece şiddetli ve can yakıcı olduğunu belirtir. Bu, korkuyu daha da pekiştiren bir ifadedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Elîm kelimesi, 'elem' yani 'acı' veren demektir. Kur'an'da genellikle azapla birlikte kullanılarak, bu azabın şiddetini ve acı vericiliğini ifade eder. Zâriyât 37'de 'el-azâb el-elîm' terkibi, ahiret azabının veya geçmiş kavimlere verilen cezanın dayanılmaz derecede acı verici olduğunu açıkça ortaya koyar.
Zâriyât Sûresi
Bu nişane Fusus’ül Hikemde;
20. Paragraf:
Ey velî bu kelime-i Lûtıyyede'ki hikmet-i melkiyyeyi tahkik et! Zîrâ ma'rifetin içleridir (20).
Çünkü bu fass-i münifde Hz. Şeyh (r.a.), insanın yokluk izafesinden mahlûk olduğunu ve makâm-ı risâlet, dîn-i hakkı ızhâr için tasarrufu iktizâ ettiği halde, ümmetine şefkatinden nâşî, tasarrufa mübaşeret etmediğini ve bu âlem-i şehâdette zahir olan her bir mevcûd, ilm-i ilâhideki a'yân-ı sabitelerinin suretleri üzere bulunduğunu bilen veliyy-i ârifde himmetle tasarruf bulunmadığını beyân buyurmuştur. Bunlar ise maârif-i ilâhiyyenin içidir. Binâenaleyh sen bu ma'rifetleri, hakikati ile ve zevk-i Muhammedî üzere bil! Bunlar Muhammedi zevkinde var diğer peygamberlerin ümmetlerinde yoktur.
21. Paragraf:
Şiir; İmdi sana sır zahir oldu ve emr dahi muttazıh (aşikar)oldu (21).
Ya'nî bu "hikmet-i melkiyye"de sana sırr-ı rubûbiyyet ve sırr-ı kader aşikâr ve emr-i vücûd hakikati üzere açıldı. Çünkü sen bu ifadelerden sonra emr-i vücûd için fail ve kabil lâzım olduğunu ve hakikatte alan ve verenin Hak bulunduğunu anladın.
22. Paragraf:
Ve tahkîkan "tek" denilen zât-ı vâhid, "çift"te mün--------------
Ya'nî "tek" vasfı ile tavsif olunan vücûd-ı vâhid-i hakîkî, a'yân-ı âlemden ibaret olan "çift"te münderic oldu. Yani çiftin içinde bulundu. Zîrâ a'yân-ı âlem, ikilik mertebesinde vâkı'dır. Ve a'yân bu içinde olma ile hâsıl oldu. Çünkü vahidin tekrarı ile çift husule gelir; ve onun üzerine bir vâhid daha ilâve olunursa ferdiyyet hâsıl olur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak bir vücûd-ı namütenahidir ki, kemâl-i letafetinden dolayı aklın idrakinden perdelidir.
Bu mutlak olan mertebede hiçbir sıfat ve isim ile vasıflanmaz. Yani akıl oraya ulaşamaz. Fakat bu mertebeden sıfat ve esma mertebesine tenezzül edince "Allah" ismi ile müsemmâ olur. Binâenaleyh "Allah" zât ile ahadî, sıfat ile vahiddir; ve sıfat esmanın menşeidir. İmdi Hak mertebe-i Zât’tan, mertebe-i ilme tenezzül buyurdukda, ilm-i ilâhîde esmânın suveri peyda olur; ve esma kesir ve muhtelif olduğundan, meydana gelen ilmin suretleri dahî kesîr ve muhtelif olur. İşte Hakk’ın tek olan vücudu, biri diğerinden daha kesîf olmak üzere bu âlem-i his ve şehâdete kadar tenezzül etmiş ve her bir mertebede, "ayn-ı sabite" denilen her bir ismin ilm-i ilâhîdeki sureti, o âlemin kesafeti nisbetinde bir kisve-i taayyüne bürünmüştür. Yani her âlemden geçerken o âlemin özelliğini alarak zuhura geliyor.
Binâenaleyh "halk" dediğimiz âlem vücûd-ı latîf-i Hakk'ın kesafetle zuhurundan ve ondaki suretler, suver-i esmâiyyesine göre, yine kendisinin taayyün ve takayyüdünden ibarettir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bâlâdaki beyt-i şerifin ma'nâsı açılmış olur. Şöyle ki: Vücûd-ı vâhid-i Hak ferd ve vitr iken, esma bakımından, âlem-i halka bi't-tenezzül taayyün ve takayyüd eyledikde çift olmakla meydana gelir; zîrâ vücûd-ı halk dahî mademki vücûd-ı vâhidden ibarettir, şu halde vahidin yanına bir vâhid daha ilâve edilmiş, demek olur. Ve vahidin yanına bir vâhid daha ilâve olunca, iki olur ki, buna da "çift" ta'bîr olunur. Fakat bu öyle bir çifttir ki, vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın içinde peyda olmuştur; ve bu içinde meydana gelme diğer bir vücûda girmesi suretiyle değildir. Belki onun arizi bir sıfatından dolayı bir vücûd-ı izafiye sereyanıdır: yani izafi vücuda tesir etmesidir.
Misal: Buhar buharlığında tek olduğu halde, bir mertebe yoğunlaşınca bulut olur; ve bir mertebe daha yoğunlaştığı vakit su; ve yine yoğunlaşınca buz olur. Bu mertebelerin cümlesi buhara nisbeten sonradan olmuştur; ve buhar onlara nisbetle kadimdir, eskidir, ezelidir. Ve bulutun, suyun ve buzun vücûdlarında, tek olan buhar vücutlarında mevcuttur. Fakat buharın orda var olması oraya dışarıdan girmek suretiyle değildir; belki onların vücûdu buhardan başka birşey değildir. Yani oraya buhar girmiş değildir, ayrıca onların vücudu da buhardan başka bir şey değildir. Bunlar ancak buharın sıfât-ı arızasıdır, yani arızi sıfatlarıdır.
Maahâzâ bu mertebelerde onlara buhar denmez, ama özü hakikati itibariyle buhardır; zîrâ sıfat i'tibâriyle buhârın gayrıdır; ve buhâr-ı latifin tenezzülüyle onun mukabilinde, yine onun vücûdundan bir vücûd peyda oldu ki, o da bulutun vücûdudur. Binâenaleyh bire bir ilâve olunmuş oldu. Ve bu suretle çiftlik ve ikilik hâsıl oldu; ve tek olan buhar onda var oldu.[41] “ İz- -T-B- ”