İçeriğe atla
Zâriyât 40Cüz 27 · Sayfa 522

Zâriyât Sûresi 40. Âyet

الذاريات

Sohbete sor

Fe-eḣażnâhu ve cunûdehu fenebeżnâhum fî-lyemmi ve huve mulîm(un)

Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.

Zâriyât Sûresi

30. Paragraf:

Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mü'min, 40/85 ve اِلا قَوْمَ يُونُسَ Yûnus. 10/98) kavline gelince, bu [Yûnus, 10/98) istisnasında olan Hakk'm kavli ile âhirette onlara nef vermeyece­ğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murad etti ki, onlardan dünyâda ahzi ref etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. Bu, onun emri, o saatte intikâle müteyyakkin olan kimsenin emri olduğuna göredir. Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikâlden yakın üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)in asâsıyla denize vurması sebebiyle, zahir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşahede etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtezırın hilâfına olarak, helake müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz (30).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında yukarıda geçen beyanâtı yani daha evvel firavunun imanı hakkındaki açıklamaları tetmîmen tamamlayıcı olarak buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-ı îmânını kabul etmeyen taife, Fir'avn'ın îmânı korku îmânı olduğunu ölüm öncesi korku imanı olduğunu ve korku îmânı ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mümin, 40/85) ya'nî "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." burada da iki türlü iman olduğunu söylüyor, birisi ölüm anında korkudan veya herhangi bir şeyden çaresiz halde kaldığı zaman ettiği imandır.

Firavunun imanı bu iman değildir diyor. yani son anda ruh kabzedileceği zaman iman kabul edilmez deniyor ya, bazıları Firavunun imanı ölüm anında yaptığı bir imandır diye karar vermişlerdir. Bir de iman-ı muhtezir, can çekişirken verdiği iman. Can çekişirken verdiği iman aslında ölümü ölümün kendine geldiğini hissettiği zamanda verdiği imandır diyorlar. Ama Firavunun hali böyle değildir. O anda ölüm anında olduğunu bilmiyordu diyor. hayatta olarak iman etti diyor. 40/85 ayetinde "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." (Mümin, 40/85); "Kavm-i Yûnus müstesna olmak üzere" yunus kavmi bu sistemin dışında اِلا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) "İbâdı hakkında carî olan Allah'ın âdetidir" (Mümin, 40/85) âyet-i kerîmeleri mucibince fâide vermeyeceğini iddiâ ederlerse de, bu [Yûnus süresindeki] âyet-i kerîmede اِلا قَوْمَ يُونُسَ istisnası korku îmânı âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez.

Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi, korku imânın sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azabın merfû' olmayacağını kaldırılmayacağını beyândır. Fi'l-hakîka da Yûnus' kavminden gayrisinden azâb-ı dünyâ ref edilmedi. Yunus (as) aralarından çıktıktan sonra azab ver meleri gerekiyorken onlar müstesna olmak üzere dünyada Yunus kavimine dünyada azab edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryada gark hininde yaniölüm zamanında dünyadan ayrılmaya yakın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zahir olan îmânın vücuduyla beraber, azâb-ı dünyevîye ma'rûz kaldığına hükm ederiz Fakat bu konuda ipucu Fir'avn'ın dünyâdan intikâl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Bir kişi ölüm anında iman etmekte, ölüm anında azabı gördüğünde iman etmekte, fakat Firavnun hali bu hal değil diyor burada Firavunu müdafa etmek için yazılmış değildir. Ölüm halinin yani Kur’an-ı Kerim’de ve şeriat-ı Muhammediyede belirtilen ölüm halinin hakikatini burada belirtiyor misalleriyle, Firavun’un dünyadan intikal edeceğine yakıyni olmadığını yani dünyadan ayrılacağına yakıyn bir bilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denzdin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti.

Ancak kudret-i İlâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrar etmek suretiyle îmân ettiği vakit Benî İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryada gark olmayacağını zannettiği cihetle, helake kati olarab bilen olmadı. O orada öleceğini hiç düşünmedi. İsrail oğulları oradan nasıl geçti ise o açılan kuru yoldan aynen kendisi de geçeceğini düşündü. Orada ölüm diye bir düşünce, korku yoktu. Orada iman etti kalbi ile de tasdik etti bu olağan dışı olayı görünce. Boğulma hadisesi daha sonra oldu. Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi. Bu olay son anda ölümü gerçeğini görüp iman eden ile kıyas edilmez. Bunun için Fir'avn muhtezıra mülhak olmaz; yani Firavun can çekişirken iman edenlerin gurubuna girmedi. Yani son anda zorlama ile iman edenlerden değildi, zırâ [muhtezır] yani can çekişme dünyadan alâkasını kat' etmek üzere olduğuna kâni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki, onun îmânı muhtezırın îmânına eklenmiş olsun.

31. Paragraf:

Binaenaleyh Fir'avn, helake teyakkun üzere değil, necata teyakkun üzere. Benî İsrail'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği suretin gayri üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necat verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necat veririz" فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer suretiyle gâib olsa idi, kavminin çoğu, ihticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle meyyiten zahir oldu. Şu halde necat hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça / îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zahirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu (31).

Ya'nî Fir'avn helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek îmân etti; ve bu beklediği ettiği kurtuluş dahi vâki' oldu. Oldu amma, onun murâd ettiği suretin gayri üzere. Zîrâ o. gark olmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; uhrevî azabdan kurtuluş buldu. Ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmadan kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile ilkâ etmek suretiyle sahile çıkarmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu âhiret azabından halâs ederiz.

Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun" demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsirine i'tirâz edenler bulunabilir mütalaasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ 10/92 hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münâsib görüldü. Bu ayet hakkında biraz izahat vermemiz münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfründe ısrarlı olaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhîd etti. Mutlaka fenalıktan sakındığı yöneldiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, sonra dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden kurtulmaktır. Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz.

Eğer kaydına nazaran bu necat, ancak Fir'avn'ın ruhsuz cesedinin sahile çıkmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile ilkâ olunsun, ister ka'r-ı deryada nâbûd olsun, yok olsun müsavidir. Sahile ilkasında meyyit için bir fâide olmadığından böyle bir kimseye: "Biz sana kurtuluş veririz" va'di mânâsız olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî Hak'tır, mânâsız olamaz. Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur. Beden-i Fir'avn'ın sahile ilkasına gelince: Bu da onun rubûbiyyetine i'tikâd eden kavminin, bu i'tikâdı kuvvet bulmamak İçin, arkaya kalanlara bir âyet idi.

Zîrâ eğer cesedi gâib olaydı, kavminin pek çoğu. Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek suretiyle veya başka bir suretle insanlardan gizlenme etti, derler idi. Binâenaleyh diğer insanlar gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğulduğu bilinmek için, ölüsü sahile ilkâ olundu; ve belli olan cesedi halk nazarında zahir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamanının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer suretle te'vîl edip azâb-ı elimi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zira bu kimsenin ilm-i ilâhîde sûbût bulan ayn-ı sabitesi, mazhar olduğu İsm-i ilâhî muktezâsmca şekavet üzerinedir.

Vücûd-i kevnîde" zuhur eden ve o ismin âyînesinden ibaret olan bu kimsenin suretinde, elbette şekavet eseri zahir olur. Binâenaleyh gayri mec'ûl olan onun istt'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-i bahire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazasında katledilerek öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: ya'nî "Şu hâl-i kati içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed'e (a.s.) söyle!" dedi. Yani bu öldürülüş halimle bir köle tarafından öldürülüyor iken bu şartlar içinde Muhammed’e muhalefetten pişman olmadığımı bildir demiştir. İşte ayan-ı sabitesi şekavet üzere olduğundan ölüm anında dahi pişman olmaz.

Binâenaleyh böyle olan kimseler, elim azabı görme­dikçe, ya'nî ba'de'l-mevt azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça Allah'a ve pey­gambere îmân etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur. ﴿٩٦﴾ اِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لايُوءْمِنُونَ ﴿٩٧﴾ وَلَوْ جَاۤءَتْهُمْ كُلُّ اَيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الاَلِيمَ

(Yûnus, 10/96-97). Böyle olunca Fir'avn dünyâda kable'lmevt îmân etmekle, azâb-ı uhrevîyi görmedikçe îmân etmeyen sınıftan çıktı. Elîm azabı görmeden îmân eden mü'min sınıfına dâhil oldu.

Fir'avn hakkındaki bu kelime o kadar açık bir şeydir ki, Kur'ân bu zahir olan şeyle vârid oldu. Yani zuhura çıktı bu kadar açık bir zuhura çıktı. Şu halde Fir'avn'ın şekâvet-i ebediyyesine, ebedi şekavetine hükm edenlerin bu hükümde ısrarları ve bu bâbda te'vîlâta kıyam etmeleri tevilat göstermeleri duyulmuş değildir. İşte Fir'avn hakkında Hz. Şeyh (r.a.) efendimizin hükm-i âlîleri bu kadar açıktır; ve ibâre-i Fusûs'ta tevak­kufa delâlet edecek bir şey yoktur.

32. Bölüm:

Ba'dehü biz deriz ki, bundan sonra onun hakkında emi Allah Teâlâ'ya râci'dir. Çünkü âmme-i halkın nüfûsunda onun şekâsı müstekarr oldu. Halbuki bunun hakkında onlarda nass yoktur ki ona İstinâd ederler (32).

Ya'nî Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı istidlal olunduğu ve onun şekâveti hakkında kesinlik olmadığı gibi, delâlet dahi bulunmadığı halde, hayâtı müddetinde çeşitli zulm ve taaddî icra ve peygamberine muhalefetle mukabeleye kalkıştığına bakarak âmme-i halkın nüfûsunda onun şekâveti kesinleşmiş olduğu için. Biz Fir'avn'ın sıhhal-i îmânına delâlet eden nusûs-i kur'âniyyeyi zikr ettikten sonra, ta'lîmen-li'l-edeb, Fir'avn hakkındaki emr Allah Teâ-lâ'ya râci'dir, deriz.

Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "Emr Allah Teâlâ'ya râci'dir" O’na dönücüdür buyurmaları, onun emrinde tereddüdlerinden nâşî değildir. Fir'avn hakkındaki re'y-i âlîleriniyüce kanaatlerini bu fassta nusûs-i kur'âniyye Kur’an naslarıyle, yani ölçüleriyle her türlü şübhe ve tereddüdden ârî olarak, kemâl-i vuzuh yani açık bir kemalat ile beyân buyur­muşlardır. Nitekim yukarıdaki ibarede ‘İla emrihi illallah” buyurduktan sonra, bu beyânın illetini …. ibaresiyle tefsir etmişlerdir. Bu ise müddet-i ömrü kötü haller ile geçen Fir'avn'ın rahmet-i İlâhiyyeye mazhariyyetini bir türlü havsalalarına sığdıramayan zevata, ta'lim-i edebden ibarettir.

Zîrâ rahmel-i ilâhiyyenin vüs'atini, genişliğini teemmül ederek onun hakkındaki emri Allah Teâlâ'ya ha­vale etseler ve Fir'avn'ın kur'ân açıklığıyla sabit olan îmânı, Allah Teâlâ indinde makbul oldu mu, yoksa olmadı mı? Binâenaleyh kendisi Allah indinde şakî midir, saîd midir? Bunu ancak Allah Teâla bilir, deseler; edebe muvafık olur idi. Çünkü saâdel ve şekâvet-i ezeliyye a'yân-ı sabitenin isti'dâdına mevkuftur. Bu ise ilm-i ilâhîdir. Ve Allah Teâlâ hazretleri bildirmedikçe, bir kimsenin zevâhir-i hâ­line bakıp, yani zahir yaşantısına bakıp şekavet veya saadetine hükm etmek, ilm-i ilâhîye iştirak ma'nâsını içine alan olduğu için edebsizliktir.

Amma Hz. Şeyh (r.a.)in sıhhat-i îmân-ı Fir'avn hakkındaki beyânât-ı aliyyeleri, zâhir-i Kur'ân'dan muktebes delâile müstenid olduğu için, asla edeb bozukluğu değildir. Yani Kur’an’ın ayetlerinden zahirinden istinad ettiği için asla edepsizlik değildir. Edeb bozukluğu hiçbir nass ve delîle yani kuvvetli bir bilgiye veya delile müstenid ol­maksızın, zevâhir-i hâle bakıp, sırr-ı kadere taalluk eden saadet veya şekavet hakkında hükmiİ indî i'tâsıdır.[44]