Mâ teżeru min şey-in etet ‘aleyhi illâ ce'alet-hu ke-rramîm(i)
Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.
Bu ayet, Ad kavmine isabet eden helak edici rüzgarın yıkıcı etkisini tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, rüzgarın niteliğini, eylemini ve geride bıraktığı sonucu dilbilimsel ve semantik derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): ذَرْو (zerv) kelimesi, bir şeyi dağıtmak, savurmak anlamına gelir. Ayetteki 'mâ tezeru' ifadesi, rüzgarın karşılaştığı her şeyi dağıtıp yok etme, geride hiçbir şey bırakmama gücünü vurgular. Bu, Ad kavmine gönderilen rüzgarın tam bir yıkım getirdiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tezeru' fiilini 'tereku' (terk etmek) anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda rüzgarın, üzerine geldiği hiçbir şeyi sağlam bırakmadığını, hepsini yok ettiğini belirtir. Bu, rüzgarın şiddetini ve helak edici özelliğini mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'etâ' fiilinin burada 'isabet etmek, ulaşmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Rüzgarın 'üzerine geldiği her şey' ifadesi, onun geniş kapsamlı ve kaçınılmaz yıkımını vurgular. Bu, Ad kavminin hiçbir ferdinin veya malının bu rüzgardan kaçamadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'etâ' fiilinin Kur'an'da genellikle bir olayın veya durumun gerçekleşmesi, bir şeyin vuku bulması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'etât aleyhi' ifadesi, rüzgarın Ad kavminin üzerine gelerek helakı gerçekleştirdiğini, bu olayın kaçınılmazlığını ve kesinliğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ceale' fiilinin 'tahvil etmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'cealethu ker-remîm' ifadesi, rüzgarın dokunduğu her şeyi paramparça edip toz haline getirme gücünü, yani tam bir dönüşüm ve yıkım gerçekleştirdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ceale' fiilinin Kur'an'da yaratma, tayin etme ve dönüştürme anlamlarında kullanıldığını belirtir. Burada rüzgarın, canlı veya cansız her şeyi 'remîm'e dönüştürmesi, onun ilahi bir ceza aracı olarak mutlak gücünü ve yıkıcı etkisini gösterir. Bu, Ad kavminin helakının kesinliğini ve geri dönülmezliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): رَمِيم (remîm), çürümüş, dağılmış, ufalanmış kemik veya toz anlamına gelir. Ayetteki 'ker-remîm' ifadesi, rüzgarın dokunduğu her şeyi, sanki çürümüş kemikler gibi paramparça edip toz haline getirdiğini, geride hiçbir sağlam şey bırakmadığını mecazi bir anlatımla vurgular. Bu, Ad kavminin helakının şiddetini ve tamlığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'remîm' kelimesinin hem çürümüş kemikler hem de toz haline gelmiş her türlü madde için kullanıldığını belirtir. Ayetteki benzetme, rüzgarın sadece canlıları değil, binaları ve diğer yapıları da tamamen yok ederek onları toz yığınına çevirdiğini, Ad kavminin medeniyetinden geriye hiçbir şey kalmadığını anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'remîm'in, zamanla veya bir etkiyle dağılıp ufalanan her şey için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ker-remîm' ifadesi, rüzgarın Ad kavminin her şeyini, sanki uzun zaman geçmiş ve çürümüş gibi, en ufak parçalarına kadar dağıttığını, onların varlığını tamamen ortadan kaldırdığını sembolize eder.
Zâriyât Sûresi
Fusûs’ül Hikem Hûd Fassında bu rüzgar hakkında;
19: Paragraf İmdi Allah Teâlâ mücrimleri sevk eder. Ve onlar Allah Teâlâ'nın rîh-ı debûr (batıdan esen rüzgar) ile sevk eylediği bir makama müstehak olan kavimdir. Öyle rîh-ı debûr ki, Hak onunla onları nüfuslarından ihlâk etti. (o rüzgar da onları kendi nefislerinden helak etti) Şu'halde Rab, onların nâsıyelerini tutar; ve rîh-i debûr cehenneme sevk eder. Ve rih-i debûr,(batıdan esen rüzgar) onların üzerinde sabit oldukları hevâlarının aynıdır, (batıdan esen rüzgar nefslerinden gelen hevalar) Ve cehennem dahî onların tevehhüm eyledikleri bu'ddür (onların kendinde vehm ettikleri uzaklıktır, yani Allah’tan uzaklıktır cehennem dediği şey) (19).
Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hayvanların tümünün nâsıyelerini, onlardan her birinin mazhar olduğu bir Rabb-i hâssı tuttuğunu ve cümlesinin sırât-ı müstakim üzere olduğunu beyân buyurmuş ve buna delil olarak (Hûd, 11/56) âye-t-i kerîmesini zikr etmiş idi.
﴿٥٦﴾ اِنِّى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّى وَرَبِّكُمْ مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
11 / 56- “Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır.” Şimdi de o erbabın hey'et-i mecmuası ki, rubûbiyyet-i ahadiyyedir, ruh sahiplerinin tamamı doğru yol üzere sevkettiğini beyânen (Meryem, 19/86) âyet-i kerîmesinin mefhûmunu îrâd eyler.
﴿٨٦﴾ وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ اِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا
Meryem (19) / 86- O gün, suçluları da susamış oldukları halde çehenneme süreceğiz.
Malûmdur ki, Hûd (a.s.)ın kavmi Âd idi; Hak Teâlâ, adem-i itâatlarından dolayı, onları batıdan esen rüzgar ile helak etti. Ve onların adem-i itaatları yani itaatsızlıkları hevâ-yı nefsânîlerinden idi. Ve nefis ise Cenâb-ı Lâhût'tan yüz çevirme ve arkasını dönenme üzeredir. Binâenaleyh Hak onları nefislerinin arkasını dönme neş'et eden hevâ ile, ya'nî batıdan esen rüzgar ile sevk etti; ve o rüzgar ile nefislerinden fani eyledi.
Ve nefsâni isteklerle "batıdan esen rüzgar " denilmesi cihet-i halkıyyeden ve zulmânî âlemden hâsıl olmasındandır. Yani halk cihetinden ve zulmet âleminden meydana gelmesinden dolayı rih-i debur yani batıdan esen rüzgar deniyor. Yani nefsaniyeti hareketlendiren esinti manasına. Binâenaleyh Hak onları cehennem-i bu'd(uzaklık)a düşüren nefslerinden ifna ile soydu. Ve batıdan esen rüzgar onların hevâlarının aynıdır ki, onlar o hevâlarının üzerinde sâbit-kadem olmuş idiler.
Zîrâ nâsıyelerinden elde eden Rabb-i hâsslarının iktizâsı bu idi. Onları isti'dâtları ve gayretleri mucibince yolun nihayetine götürdü. Ve hevâlarının aynı olan batıdan esen ruzgar dahî arkalarından cehenneme sevk etti. Ve cehennem, Hakk'ın vücûdundan başka olarak tevehhüm ettikleri bir vücûttur ki, o da Hak'tan uzaklıktır. Yani cehennemin aslı Hakktan uzaklıktır, kendini uzak saymaktır.
Hz. Şeyh (r.a.)ın cehennemi "uzaklık " ile tefsirinde, tabîata mensup emirlere ve nefsâni sıfatlara meşguliyeti hasebiyle, Hak'tan uzak olan kimsenin cehennem içinde olduğuna ve nefsânî hevalarına o kimseyi uzağa sevk ettiğine işaret vardır. Cehennem ne demek, nefsiyle heva ile heves ile uğraştığından bu da Hakk’tan ayrı kaldığından bu da cehennem hükmünü ortaya getiriyor. Yani cehennem Hakk’tan ayrı kalmaktır, uzak kalmaktır.
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Tevbe, 9/49),
﴿٤٩﴾ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِى وَلا تَفْتِنِّى اَلا فِى الْفِتْنَةِ سَقَطُوا وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ
9/49-) Ve minhüm men yekulü'zen liy ve la teftinniy* ela fiyl fitneti sekatu* ve inne cehenneme lemuhıytatün bil kafiriyn;
9/49- İçlerinden “aman bana izin ver, başımı derde sokma.” diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kafirleri elbette kuşatacaktır.
Ya'ni "Muhakkak cehennem el'-ân kâfirleri ihata etmiştir." Şu anda da öyledir yani Hakk’tan uzakta olan kişi Cehennemdedir. Gelecekteki cehennem değil, burada da Hakk’tan uzakta olan Cehennem’dedir. Fakat nefsü'l-emrde hiç kimse Hak'tan uzak değildir. Yani hakikatte ise hiç himse Hakk’tan uzakta değildir. Zira mevâtın ve makamâtın tümü yani zuhur yerlerinin ve makamların tamamı merâtib-i Hakk'ın mertebeleri suretleridir. Yani hakkın mertebelerinin suretleridir cennet de olsa, cehennem de olsa. Uzaklık vasfı, onların vehm etmelerinden vücuda gelen bir farz olunan emir dir.
Onlar zann ederler ki Hakk'ın vücûdundan başka vücûd vardır. Vaktaki Hak onları bu mevtına, ya'nî cehenneme sevk eder; zuhur yerine sevk eder. Ve ihlâk ve ifna ile oraya ilhak etmesiyle ve ifna etmesiyle helak ve ifna etmesiyle nefislerinin elinden kurtarır; bu halde onlar için asıl yakınlık hâsıl olur; yanı buud, uzaklık dedikleri şeyle Cenab-ı Hak onların nefslerini helak eder ve ifna eder, o zaman uzaklık denilen şey kurbiyetin aynı olur. Ve Allah'dan uzaklığın sadece vehm etmelerinden başka bir şey olmadığı görülmüş olur.
Ve cehennem onlar hakkında nimet cennetine dönüşür. Çünkü Fass-ı Uzeyri'de îzâh olunduğu vech ile onların cehennem denilen yere duhûlleri ilâhiyyenin en yüksek makamı sübûtundan sonra olacağından, bu yere duhûllerinin isti'dâtları iktizâsından olduğunu ve binâenaleyh Hakk'ı ve Hakk'ın mertebelerini bilirler. Ve intikam alan isminin nâsıyelerinden tutup doğru yolun nihayetine götürdüğünü anlarlar.[45] “ İz- -T-B- ”