İçeriğe atla
Necm 18Cüz 27 · Sayfa 526

Necm Sûresi 18. Âyet

النجم

Sohbete sor

Lekad raâ min âyâti rabbihi-lkubrâ

Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü.

Necm (Yıldız) Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

lekad rea min ayati rabbihil kübra “And olsun ki o Rabbinin Âyetlerinden en büyüğünü gördü.” Görüş! Mi’rac gecesinin en mühim oluşumlarından

birincisi, Cenâb-ı Hakk’ı görüş ve müşahâde hususu-dur. Bu babda, mevzu ile ilgili tefsir ve kitaplarda değişik yönleriyle çok geniş tafsilat vardır. Ancak izahı uzun sürer, araştırıcılar oralara da müraacat edebilir. Yukarıda sıralanan âyetlerin beşinde görüşlerden bahsedilmektedir.

- Acaba, bu görüşlerle ne kasdedilmektedir?...

- O gece ger­çekten Hz. Rasûlüllah Rabbini mi, yoksa âyetlerini mi görmüştür?...

- Ve bu Âyet (işaret) diye belirtilen şeyler nelerdi?...

Hz. Rasûlüllah Mi’rac gecesi açık olarak “ben Rabbi’mi gördüm,” demiyor ve bunu da aslında zâhir olarak söylememesi gerekiyordu. Açık olarak eğer “ben Rabbi’mi gördüm” demiş olsaydı o zaman ümmetleri ve bizler de “O’nun gördüğü gibi” zannederek, kendi ha-yâlimizde şekillendirdiğimiz bir Rabb düşünerek O’nu aramaya başlayacaktık. Bu da putperestlik ve hayâlpe-restlikten başka bir şey olmayacaktı. Bu yolu kapatmak için kendisi açık olarak “Rabbi’mi gördüm” dememiştir.

Nitekim “Mertebe-i İseviyet”in iyi bilinememesi neticesinde o zümre içinde çok büyük yanlışlıklar ortaya çıkmış, Allah (c.c.) ve İsâ (a.s.) “baba - oğul” teması içersinde aslından tamamen uzaklaştırılıp “madde baba-oğul” anlayışına indirilmiştir. Hadiseyi daha geniş mânâ da incelersek Âyetlerin içersindeki ifadelerde bildirildiği üzere, insânlığın genel seyri içersinde Hz. Rasûlüllah’ın Rabb’ını görmemiş olması mümkün değildir. An­cak bu görüş, hangi biçimde olmuştur, bunu çok iyi anlamamız gerekmektedir.Hz. Rasûlüllah’ın zuhurundan gaye, Rabb’ ını görüp idrak et­mek ve ehli olanlara da idrak ettirmek içindir. İnsân oğlunun bu dünya da ulaşabileceği en üst derece, en son menzil Mi’ractır. O da böylece yapılmış oldu.

(Necm Sûresi 53/18)

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الكُبرى

lekad rea min ayati rabbihil kübra “And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.” Bura­da büyük Âyetten maksat, Âyet (işaret) demek olduğuna göre, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü Âyet ile yani “işaret” ile bildir­mek demektir. Büyük âyet nedir? Kendi varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu o akşam en geniş mânâda anlamasıdır, ki bundan büyük Âyet yoktur.

Hz. Rasûlüllah Rabbini daha evvelce “ef’âl” ve “esmâ” mertebeleri itibariyle müşahâde etmişken Mi’rac gecesinden “sıfat” ve “zât” merteleleri itibariyle de müşahâde ve id­rak etmiştir.

İşte bu oluşum Cebrâil (a.s.) ın (Alâk Sûresi 96/1) هاقْرَأْikr’a (oku) emri ile geldiği gün başlamış ve Mi’rac gecesinde de kemâlini bulmuş­tur. Hz. Rasûlüllah’ın Hira dağında başlayan seyr-i sülûku, Mi’rac gecesinde kemâlini buldu ve “İnsân-ı Kâmil” mertebesi ile tahak­kuk etti.

Ancak bundan sonraki yaşantısında; gerek ilâhî olgunun kadr ü kıymetini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu oluşumu idrak etmesi için bir Kâdir gecesi düzenlendi. İnşeallah gelecek bölümde onu da ayrıca inceleyeceğiz. (“Mübarek Geceler” kitab-ı orada mevcuttur.) Yani Mi’rac gecesi insânoğlunun ulaştığı en üst gece ve Kâdir gecesi de bunun tasdiklenmesi, bunun kadr-ü kıymetini bilmesi hakikatidir.

Bismillâhir rahmânir rahiym

O gece görülen “büyük Âyet” yani “Âyet’el kübra” başka bir yönden incelendiğinde; evvelce bahsini ettiğimiz

nefs yıldızının sönmesi neticesinde oluşan kemâlât ile meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız. O kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşaya-bilmek son derece önemli bir olaydır. Âdem (a.s.) dan başlayan insânlığın bütün ömrü bir birine eklense ve hepsi bir kişiye verilse bile yine de oralara gidilip, geri dönülmesi imkânsız­dır. Yani bizim Allah’a ulaşmamız mümkün olmayacağına göre, o hâlde Allah’ın bize ulaşma-sı gerekiyor, demektir. Zaten kendisi de Hz. Kûr’ân-ı Keriymin’de, “ben size şah damarınızdan daha yakınım,” buyuruyor.

ve (Necm 53/8. âyette de)

دَنَا فَتَدَلَّىعثُمَّ ﴿٨﴾

sümme dena fetedella “Sonra Cebrâil ona yaklaştı ve sarktı.” buyuruyor.

Fakat Hz. Rasûlüllah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile soğumamış olduğu belirtilmektedir. Bu nasıl bir seyr’dir?... Mevzu ile ilgili kitaplarda bu akıl dışı bir iştir, akıl ile izah edile­mez denmektedir. Doğrudur, Akl-ı Cüz bu işi idrak edemez. (yani yıldızla bu işe bakılırsa yıldızın ışığı bu işi aydınlatamaz. An­cak Akl-ı Kül ile mesele izah edilebilir.

“âyet’el kübra - Büyük Âyet”, Hz. Rasûlüllah kendisinde mevcud olan “Hakikat-i Muhammediye”yi en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş ol­masıdır.

Şimdi bunu şöyle düşünelim:

Bir tohum (bir çekirdek) var; o tohumun (çekirdeğin) içinde kökler, gövde, dallar, yapraklar, çi­çekler, meyveler, nihâyet aynı çekirdek de var. Yani bir çekirdek ki, ağacın bütün safahatı mevcut ve ayrıca çekirdeğin kendi de mevcut....

Bu nasıl bir hilkat şaheseridir?... iyi düşünelim!.. İşte Hz. Rasûlüllah’ın yer yüzündeki hâli, o çekirdek gibidir. Ayrıca her birerlerimizin de hâli budur, ancak Hz. Rasûlüllah’ın hâli en kemâlli olandır.

Şimdi, akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim:

O gece içersinde çe­kirdek açıldı;

kökgövde dallaryapraklarçiçeklermeyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi. Yani, o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içerisinde hep birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti.

Bu çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi.

Zuhura gelip müşahâde eden yönü ise, dünyadaki ismi ile “Hz. Muhammed” idi ve bu bize “Sidre-i Münte-ha”da intiha (son) olan “sidre” ağacı olarak bil­dirildi.

“Allahu âlem” (daha iyisini Allah bilir.) Mi’rac’a çıktığında “Sidre-i Münteha” da, sidre ağacı için, “bu âlemlerin sınırı” deniyor. Cenâb-ı Allah insânların sınır olarak tek bir ağacı kullanmadıklarını bilmiyor mu?... İnsânlar sınır olarak tek bir ağacı kullanmazlar. Ancak iki ağaç olur ise, onların arası hat olarak sınır olabilir. Burada ağacın misâl verilmesi, “Hakikat-i Muhammed-i”nin çekirdek ifadesini anlatmak içindir. Yani ağacın kendisi değil, ağacın çekirdek’ten itibaren ve yine içinde çekirdeği olarak oluşumunu anlatmak içindir.

Sedir (sidir) ağacına Arabistan kirazı derler.

Mi’racın diğer bir yönü olan “tenzih”in izahı; Hz. Rasûlüllah’ın göklere seyahat ettiği şeklindedir. Bu hadisenin her mertebede; o mertebenin yaşamı içersinde izahı vardır. Mühim olanı zât mertebesi itibariyle idrak etmektir.

Mi’rac hadisesinin, “ef’âl mertebesinde”, “esmâ mertebesinde”, “sı-fat mertebesinde” ve “zât mertebe-sinde” yani her mertebede bir izahı vardır. Oradaki yaşayanlara göre bir oluşumu vardır. Fakat mühim olanı kendi hakikati içerisinde zât mertebesi içindeki yaşan-tısını anlamaktır.

Şeriat mertebesi, bunu sadece dinler, o gecenin ibadetini, günün orucunu tutar.

Tarîkat mertebesi ibadet ve zikirlerini fazlalaştırır.

Hakikat mertebesinde ise, onun hakikatına gidiş vardır, yani baş göğe kalkmıştır.

Mârifet mertebesinde ise, yaşantısı vardır.

Çoğunluğun görüşü fiziksel olarak “Mescid-i Haram”dan “Mescid-i Aksa”ya gidildiği, daha sonrasının da mânâ âleminde (rûhen) cereyan ettiği şeklindedir.

Özetlersek, iki yönlü bir Mi’rac olgusu düşünebiliriz.

Birincisi zahir ehli için birinin bir yerlere gittiği şeklindedir.

İkinicisi bâtın ehli yani ârifler için, her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgu­nun kendi varlığı içersinde oluşumu hadisesidir.

Ancak irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul etmektedir.

Hem gidilen bir mahal vardır ve hem de oluşan bir hâl vardır. Gonca hâlinde bir ­gül düşünelim; Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içersinde açılıp koku vermesi gibidir. Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir. Gül âlemlere benzetilirse; açılım daha iyi idrak edilir.

Bir hadis-i Küdsîde, “ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun

kalbine sığarım,” ifadesi, bu babta çok manidar izah taşı­maktadır. Ana hatlarıyla bu mevzua baktıktan sonra, tekrar incelemeye çalışalım. İnsânlığın ezeli arzusu olan Cenâb-ı Hakk-ı yer yüzünde iken görmek mümkün müdür?.... Yoksa değil midir?

Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz geriye dönüp,

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

fekane kâ’be kavseyni ev edna “0nunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahut daha az kaldı” bölümüne tekrar kısaca bakalım.

Mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûllullah’ın yanında yer almaktadır.

Cibril, insânda saf aklın (ilmin) tim­salidir.

Genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış ifadesidir.

“İslâm, İmân, İhsan İkan”, kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisinin “İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin kapısı aralanmaktadır. Tafsilat isteyenler orayada bakabilirler.

Cebrâil (a.s.) beyazlar giyinmiş, siyah sakallı insân sûretinde Hz. Rasûlüllah’a gelip, “Ya resulullah İslâm nedir; İmân nedir; İhsan nedir; Kıyamet ne zaman kopacaktır,” diye sorduğunda; Hz. Rasûlüllah’ın İhsân kelimesine verdiği cevabı manidardır, şöyle ki;

“Her ne kadar (şimdilik) ibadet ediyor, namaz kılıyorken sen Allah’ı görmüyorsan da onun seni gördüğünü bilmendir,” buyuruyor. Demek ki ihsan’ın, yedirme, içirme, fakiri doyurma değil, görüş, rû’yet

olduğunu ifade ve ikaz ediyor. “Her ne kadar” ifadesinde “şimdilik” kaydı vardır, bu yolda israr, sebat ve sabırla devam edilirse mutlaka/kesin rû’yet edilecek demektir. Burada görmenin kapısı açılmış oluyor.

İhsân zahir mânâda insânları faydalandırmak ama bâtınî anlamda Allahı müşahâde etmektir yani zâtî ihsandır. Allahın zâtından ihsân etmesidir, ihsân...

Hz. Rasûlüllah kendi cephesinden Hz. Cebrâil’i iki (2) defa ger­çek hüviyyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekte­yiz. Bu tarz görüntü hiç bir insân ve peygamberlere nasib olma­mıştır.

Birinci aslî görüntü, “hira” dağında ilk âyet geldiğinde, ikinci aslî görüntü ise,“sidre-i munteha”da Mi’rac gecesi vuku bulmuştur.

Daha evvelce de kısaca bahsettiğimiz ilgili Âyetlerde Cebrâil (a.s.) ın şahsında ilâhi hakikatlerin zuhuru yani Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhuru idi.

Bu oluşum Hak cephesinden bakılınca böyle idi.

Fa­kat Hz. Rasûllüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammed-i” nin kemâli ortaya çıkmış idi, aynı zamanda... İşle bu da “Ka’be Kavseyn”dir.

Hz. Rasûlüllah o mertebeye, peygamber olarak kendine has varlığı ile ulaştı, orada en geniş şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i” tarafını idrak etti.

Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i”, diğer taraftan Cebrâil (a.s.) ın varlığında “Hakikat-i İlâhiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu.

Ve “kaab” tutan da Ahadiyet mertebesi oldu.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)