Ḣaleka-l-insâne min salsâlin kelfeḣḣâr(i)
Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.
Allah insanı, pişmiş bir çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.
Rahmân Suresi'nin 14. ayeti, insanın yaratılış maddesini 'salsâl' ve 'fahhâr' kelimeleriyle tasvir ederek, bu yaratılışın ilahi kudretin bir nişanesi olduğunu vurgular. Ayet, insanın başlangıcına dair önemli bir ontolojik bilgi sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق) kelimesi, bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek anlamına gelir. Ayetteki 'خَلَقَ ٱلْإِنسَـٰنَ' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir ölçü ve düzen içinde, önceden var olmayan bir formda yaratmasını ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak yaratma kudretini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk (خلق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde icat etmektir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı, daha önce benzeri görülmemiş bir biçimde, belirli bir plan ve hikmetle yaratmasını vurgular. Bu, yaratılanın mükemmelliğine işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' kavramı, genellikle Allah'ın mutlak yaratma gücünü ve evrendeki her şeyin O'nun iradesiyle var olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'insanı yarattı' ifadesi, insanın varoluşunun tamamen ilahi bir eylem olduğunu ve insanın kendi kendine var olamayacağını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnsan (الإنسان) kelimesi, 'üns' (yakınlık, alışkanlık) kökünden gelir ve bu, insanın diğer varlıklarla ilişki kurma ve topluluk içinde yaşama eğilimini gösterir. Ayetteki 'insan' ifadesi, yaratılışın özel bir hedefi olan bu akıl sahibi varlığı belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnsan (الإنسان), hem unutkanlığı (nisyân) hem de ünsiyeti (üns) çağrıştıran bir kelimedir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yarattığı bu varlığın hem zayıflıklarını hem de sosyal yönünü barındırdığını ima ederken, yaratılışın odak noktasını teşkil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'insan' kavramı, genellikle Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılan, akıl ve irade sahibi, imtihana tabi tutulan varlığı ifade eder. Bu ayette, insanın yaratılış maddesi üzerinden, onun başlangıcına ve dolayısıyla Allah'a olan bağımlılığına dikkat çekilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Salsâl (صلصال), kurumuş ve ses çıkaran çamur demektir. Ayetteki 'مِن صَلْصَـٰلٍ' ifadesi, insanın yaratıldığı maddenin başlangıçtaki kuru ve işlenmemiş halini tasvir eder. Bu, Allah'ın cansız bir maddeden canlı bir varlık yaratma kudretini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salsâl (صلصال), kurumuş ve tıklandığında ses çıkaran çamurdur. Bu ayetteki kullanımı, insanın yaratıldığı maddenin, henüz pişirilmemiş, ancak kurumuş ve şekil almaya elverişli bir balçık olduğunu belirtir. Bu, yaratılışın aşamalarını ve Allah'ın kudretini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Salsâl (صلصال), kurumuş ve sertleşmiş, dokunulduğunda ses çıkaran çamurdur. Ayetteki bu ifade, insanın yaratıldığı maddenin sıradan bir çamur olmadığını, belirli bir kıvama gelmiş, işlenmeye hazır bir madde olduğunu gösterir. Bu, yaratılışın mucizevi yönünü pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Fahhâr (فخار), pişirilmiş çamurdan yapılmış kaplardır. Ayetteki 'كَٱلْفَخَّارِ' benzetmesi, salsâl'in pişirilmiş çamur gibi sert ve ses çıkaran bir yapıda olduğunu ifade eder. Bu, yaratılış maddesinin sağlamlığını ve dayanıklılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fahhâr (فخار), ateşte pişirilmiş çamurdan yapılan kaplardır. Bu ayetteki benzetme, salsâl'in, pişirilmiş çömlek gibi kuru ve ses çıkaran bir niteliğe sahip olduğunu anlatır. Bu, yaratılışın başlangıç maddesinin niteliğini somutlaştırır ve Allah'ın bu maddeden insanı yaratma gücünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fahhâr (فخار), ateşte pişirilerek sertleştirilmiş çamurdur. Ayetteki 'salsâl'in 'fahhâr' gibi olması, onun kuru, sert ve dokunulduğunda ses çıkaran bir yapıda olduğunu belirtir. Bu benzetme, insanın yaratıldığı maddenin sıradan bir çamur olmadığını, belirli bir işlenmişlik ve sağlamlık taşıdığını vurgular.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
halekal insane min salsalin kel fahhari “fahhar/balçıktan, pişmiş çamurdan yapılan çanak, çömlek gibi salsal/çın çın ses veren kuru balçıktan insanı halketmiştir”.
“insanı pişmiş çamur gibi balçıktan var etmiştir”.
“Halakal insane” yukarıda üçüncü ayette de geçmişti.
(55/03)خَلَقَ الْإِنْسَانَ “halekal insane” Burada (55/14) tekrarlanmasının sebebi, insanı diğer yönüyle yani bedensel yönüyle halk edilişini anlatmaktadır.
Bu türden izahlar birçok ayette belirtilmiştir. Yeri olmadığı için biz sadece bu ayetle iktifa edeceğiz.
Bu ayette (55/14) “Adem”in salsal/balçık, çamurdan halk edilişi anlatılmaktadır.
Çamurdan halk edilen, insanın heykeli yani bedensel yapısıdır.
Yukarıda (55/03) halkıyyetinden bahsedilen ise, gerçek “insan-ı Kamil”, gerçek muhabbet ehli, ilahi tecelligah mahallidir.
“Rahmaniyet”in kendi bünyesinde meydana getirilen insan “Nefes-i İlahi”nin marifetini murad etsin, alemi bilsin.
Zira nefsini bilen kimse, alemde zahir olan Rabbini de bilir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü burada yankılanmaktadır.
Kim ki bu Rahman’ın varlığını, hakikatini idrak ederse; geniş manada nefsini bilmiş olur.
Çünkü bir başka ifade ile “nefes” diye bahsedilen şey aslında “nefis”tir.
Bu “nefis” de Hakk’ın kendi varlığı, kendi hakikatidir.
Burada “nefes” olarak ilahi varlığı düşündüğümüzde;
“nefis” olarak da birimsel varlıkları düşünüyoruz.
“Nefis o şeyin hakikatidir”.
Alemde her ne kadar varlık varsa (hayvandan, melekten, cinden, şeytandan, insandan) bunların her birerlerinin özellikleri “nefs” hükmündedir.
Ancak bu “nefs” ifadesi daha ziyade insan için kullanılmaktadır. Çünkü bu mananın insanda en geniş şekilde zuhuru ve tecellisi mevcuttur.
İşte “Nefes-i İlahi”, bütün bu alemde Hakk’ın varlığı olduğundan, “İlahi Nefis” olarak ortaya çıkmaktadır.
“Nefes” derken;
( ) “üstün” ile okunursa, “nefes” olmaktadır.
( ) “cezm” ile okunduğunda “nefs” olmaktadır.
Kelimeler aynı, fakat harekelerin değişmesiyle ifadeler de değişmektedir. Ancak bu ifadelerin değişmesiyle gerçek değişmiş olmuyor, hakikat değişik yönleriyle açıklanmış oluyor.
“İlahi Nefs”, Cenab-ı Hak, “Vacib’’ül Vücüd” Hazretleri bütün bu varlıkları meydana getirmeden evvel, önce nefesini yani “Nefes-i Rahmani”yi vererek bu alemleri meydana getirdi.
İnsanın kendi içindeki gizli bilgi, sanat, ilim v.s. ancak “nefes” ile dışarıya çıktığı ve sözlere büründüğü zaman bilinmektedir; nefesinden meydana çıkmaktadır, yani insanın gerçek kimliğinden, gerçek varlığından meydana gelmektedir.
Hak yolunda yolculuk yapan kimsenin ulaşacağı yer de, işte bu kendi varlığındaki gerçek kimliğidir.
Bu yolculuk esnasında bazı merhalelerden geçer ve bilgiler toplar, cem eder.
1 - Birinci cem “ef’al alemi”ndeki ayrılıkları bir araya toplamaktır. Gördüğümüz tüm fiillerin asıl kaynağının Cenab-ı Hak olduğunu anlamaktır.
Murad-ı ilahi böyle istediği için, her şey bu şekilde cereyan etmektedir. İşlerin hepsini O düzenliyor.
Bu şekilde düşünmeye, gerçeği anlamaya başladığımız zaman, bütün alemde tek güç, tek varlık, tek enerji olduğunu müşahede edebiliyoruz. Ef’al alemini bünyemizde, idrakimizde toplamış (cem etmiş) oluyoruz. Bu da, “Ef’alî Cem”dir.
2 - Bundan sonra isimler alemine “Esma’’ül Hüsna” bir bakıma da mana alemine geçmiş oluyoruz. Bütün isimlerin aynı varlığın değişik ifadeleri olduğunu müşahede ettiğimizde, isimleri toplamış oluyoruz. Bu da “Esmaî Cem” dir.
3 - Sonra sıfat alemine geçilip bütün varlıkların sıfatlannın, O varlığın tek sıfatı olduğunu müşahede edebiliyoruz. Bu suretle de “Sıfatî Cem” gerçekleşmiş oluyor. Bunun için bir örnek verelim:
İnsan bir sofraya oturduğunda önünde birçok çeşit yiyecek ve içecekler bulunur. Tatlısı, tuzlusu, etlisi, meyvesi, v.s. İnsan bunları yedikten sonra bütün bu farklı yiyecekleri kendi bünyesinde toplamış ve cem etmiş olmaktadır.
Her yemek de zaten çeşitli malzemelerin terkibiydi, bir nevi cem idi. insan bunları yemekle “cem’ül cem” etmiş ve artık o farklı varlıklar onları yiyen insanın bedeninin bir parçası olmuşlar ve hayatinin devamım sağlamışlardır.
Yiyip içilen şeyler iç bünyede değişime uğradıktan ve terbiye edildikten sonra “insan” terkibini meydana getirmektedir.
Elma yediğimizde, o elmanın bazı molekülleri gözümüzü, bazı molekülleri ciğerimizi, bazıları kanımızı, v.s. oluşturmaktadır, bir kısmı da dışarıya atılmaktadır.
İşte kim ki “Cem’ül Cem”e ulaştıysa, onun için artık farklı varlıklar kalmamaktadır. “Şu kafirdir”, “şu müslümandır” diye ayırım kalmaz.
Her varlığı bir esmanın zuhuru olarak görür. Bu görüş “vahdet” görüşüdür. Ancak bu mertebeye ulaşan kimselere has bir yaşantıdır.
Şeriat mertebesinde kafir, kafirdir; müslüman da, müslümandır.
Vahdet hukuku farklı bir hukuktur. Ariflerin kullandığı, gönül ehlinin, mana ehlinin hukukudur.
Cenab-ı Hak bu alemi hayal üzere var ettiğinden, gerçek vahdet hukuku bu hayal aleminde geçerli değildir. Bu var zannedilen alemde bakışlar ve bilişler de hayaldir.
Yunus Emre Hazretleri şöyle diyordu:
“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, şer’in evliyası da olsa hakikatte asi durur.” Yani o kişi vahdet açısından bakmadığından, ayrı ayrı varlıkları var kabul ettiğinden, şirk işlemiş olur. Hakikat aleminde bu görüş hatalı kabul edilir.
Rasülüllah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuş:
“Ben ümmetimin taşa toprağa ibadet etmesinden yani açık şirkinden korkmam, gizli şirkinden korkarım.” İşte, kim ki Hak yolunda “makam-ı cem’ül cem’e” gelip, cümle “ef’al”, “esma” ve “sıfat”ları toplamışsa, artık bu gerçeği de idrak etmiş olur.
Bütün isim ve sıfatları kendinde bulur. Kendi benliğinde Hakk’ın varlığı, benliği olduğunu anladıktan sonra, geriye kimse kalmaz. Bütün mükevvenatı kendinde bulur. Bunu “yakıyn” bir ilimle bilmesi lazımdır.
İşte “cem’ül cem’e” varan kimse bütün bu alemdeki varlıkların hepsini kendi bünyesinde toplamış olur.
“Hakiki insan” bu cemlerin topluluğudur. Ancak bu dünya üzerinde yaşadığımız için, bu dünyanın malzemesinden olan toprak bedenden bir elbise giydirilmişizdir.
Bu ayet-i kerimedeki (55/14) halkediliş toprak beden elbisesinde, yukarıda (55/03) bahsedilen halkıyyet ise, “hakikat-i insaniye” yönünden bahsetmektedir.
Ateş, topraktan daha latiftir. Cinler ateşten halk edilmişlerdir.
Bir sonraki ayette göreceğimiz gibi, insanın cine karşı üstünlüğü, daha uzun bir tekamül yolunun olmasıdır. “Esfel-i Safilin”e inişidir. Biraz daha kesafetleşerek uygun alıcı buldukları zaman insanlara kendilerini gösterebilirler. Ama bu görünüş hayali bir görünüştür.
Anlatmak istediğimiz şudur ki; insanın surete (görüntüye) gelebilmesi için tekamül yolunun uzun olmasıdır.
Dolayısıyla insanın seyri, yani Hakk’ın Zatından ayrılıp yer yüzüne gelme süresi ve mesafesi daha uzundur. Daha kemalli bir gidişat söz konusudur.
Bir bakımdan cinlerden ve meleklerden insanın üstün olması bu yöndendir. Onlar insan kadar “Rahman”‘ın zuhurunu müşahede edip, seyr edemezler. “Rahman”ı teferruatıyla bilemezler.
İnsan seyrinin daha uzun olması, onun Cenab-ı Hakk’ı bütün halleriyle idrak ve ihata etmesini mümkün kılar.
Tekrar ayet-i kerimeye dönelim.
İnsanın yukarıda belirtilen (55/03) halk edilişi, “Rahmaniyet” yönünden;
bu ayetteki (55/14) halk edilişi ise, kişisel ve bedensel yönden izah edilmektedir.
Eğer insanın halk edilişinin sadece “Rahmaniyet” yönünden izahı yeterli olmuş olsaydı, bu ayete gerek kalmazdı;
ve tersine insanın bedensel olarak halk edilişinin izahı yeterli olmuş olsaydı, daha önceki halk ediliş şekli ve oluşumu izah edilmezdi.
Demek ki insanda çok değişik özellikler bulunmaktadır.
“Rahmaniyeti” itibariyle “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam)dadır.
Bedensel yönüyle de “Esfel-i Safilin”e (aşağıların aşağısına) yani en uç noktaya uzanabilmektedir.
İşte bu (çamurdan halk edilişimiz) özelliğimiz bizi kaynağı ve anası olan toprağa yani dünyaya muhabbete, aşağıya doğru çekmektedir.
Diğer latif yönümüz “Rahmaniyet”e, yukarıya doğru çekmektedir.
Hazreti Mevlana Mesnevi şerifin basında bu hadiseyi şöyle terennüm etmektedir.
[Ney der ki:
Beni kamışlıktan kopardıklarından beri iniltim kadın ve erkek herkesi ağlattı.
Ayrılık bağrımı parça parça eylesin, ta ki aşk derdini anlatabileyim.
Her kim aslından uzak ve ayrı kalırsa, o kavuşma anını bekler durur.] Yukarıda “kamışlık” diye bahsedilen mertebe “Rahmaniyet” tecellisi olan “Alem-i Ervah”tır.
Aslına olan iştiyakı, Hz. Mevlana bu beyitlerinde hakikat mertebesi itibariyle ifade etmiştir. Bizlerin de vatan hasreti ile yanan bir tarafımız vardır.
Hadis-i şerifte belirtilen “sıla-i rahim” (vatan ve akraba ziyareti) de batın yönünden bunu ifade etmektedir.
İşte kim ki bu iki yönü kendi bünyesinde dengelemeyi bilirse, ikisinin de faaliyet sahasını idrak edebilirse, salihlerlerden kurtulmuşlardan olur.
Hem dünyanın hakkını (bedenin hakkını) vererek, hem de asliyetinin yani ruhaniyetinin hakkını vererek irfaniyet ile yaşamını sürdürür.
Birincinin hakkını verirken “er-Rahman” hakikatini idrak etmiş olur, ikincinin hakkını verirken de “min salsalin”in hakikatini idrak etmiş olur.
Elmalı’’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[ “Salsal” tıngır tıngır ses veren kuru çamur demektir.
“Fehhar” iyi pişkin saksı yani “fağfur” (porselen) gibi “çın çın” ses verecek kadar kurumuş, hayattan o derece uzak kuru topraktır, ki insanın ilk çıkış yeri olan arz, güneşin sıcaklığı karşısında bu derecede hayattan uzak iken, Allah-u Teala ondan tavırdan tavıra bir sülale (soy) seçerek insanı yarattı.]