İçeriğe atla
Hadîd 1Cüz 27 · Sayfa 537

Hadîd Sûresi 1. Âyet

الحديد

Sohbete sor

Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ve huve-l'azîzu-lhakîm(u)

Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Hadîd Sûresi

Âyet-i kerime tesbih âyetlerindendir.


“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir.
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti.

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır.

"Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir.

Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfatlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfatlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez.

Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfatlardan da uzaktır.


Diğer lügat ifadelerini de görmeye devam edelim.

Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.)

(Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.

(Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i.

(Sübha-keş) Tesbîh çeken.

Osmanlıca Türkçe sözlük:

Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile, imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.

Cemâl sıfatını içini alan (Elhamdülillâh) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir. Meselâ: Güneşin, biri yakın, diğeri uzak, olmak üzere bize dönük iki yönü vardır. Yakınlık yönüyle sıcaklık ve ışık veriyor, uzaklık yönüyle de insânların zarar ve ziyanlarından temiz ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insân, güneşe karşı yalnız ve kabul edici olabilir. Fâil ve müessir olamaz. Kezâlik bilâteşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize yakın olduğu cihetle ona hamd ediyoruz.

Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N.

Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat)


Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile, “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır.

“Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır, yeri geldikçe bakacağız, İnşeallah.

Bu kısa bilgileri verdikten sonra, bir de “tesbîh” kelimesini harfleri ve ebced hesâbı yönünden özetle incelemeye çalışalım.

(تَسْبِيح) (Tesbîh) Yukarıda bu kelimenin (se, be, ha,) (س ب ح) kökünden-harflerinden meydana geldiği ifade edilmişti. (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (60+2+8=70) tir. Diğer yönleriyle bakarsak, (6+2+8=16) (1) (6) (16-2=14) (1+6=7) (6+8=14) (1+4=5) tir.

Çıkan değerler, (6) (2) (8) (1) (6) iki adet (7) iki adet (14) ve (5) tir. Bu sayısal değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür.

(تَسْبِيح) (Tesbîh) Şimdi de bu kelimenin sayısal değerine bakalım. (ت) (te) (400) (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ى) (10) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (400+60+2+10+8=480) dir. Diğer yönleriyle bakarsak, (4+8=12) (8+1=9)dur. Çıkan değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

(se, be, ha,) (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür.

(Tesbîh) (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

Bunların ifadelerini:

(1) Tevhid hakikatlerini.

(2) Zâhir ve bâtın, hakikatlerini.

(4) Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet, hakikatlerini (5) Hazarât-ı Hamse. Beş hazret mertebesi, hakikat-lerini.

(6) Cihetten tesirli olma, hakikatlerini.

(7) Ettur-u seb’a, yedi nefis turu, hakikatlerini.

(8) Sekiz cennet mertebesi, hakikatlerini.

(9) Mûseviyyet mertebesi, hakikatlerini.

(10) İseviyyet mertebesi, hakikatlerini.

(12) Hakikat-i Muhammediyye mertebesi, hakikatlerini. ifade etmektedirler diyebiliriz.

(14) ise bilindiği gibi bütün bu mertebelerde geçerli olan ve oralarda, Nûr-î mânâ da faaliyette olan Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûr-î hakikatlerini, Nûr-u Muhammed-î deryasını ifade etmektedir diyebiliriz.

Yukarıda da görüldüğü gibi (Tesbîh) hakikatinin bütün mertebelerle ilgili olduğu açık olarak görülmektedir.

Bir başka yönden de baktığımızda, (س ب ح) (SEBEHA) da “sin” İnsân-ı kâmil-i, “be” “ile” birlikteliği, “ha” ise hayatı, ifade etmektedir.

Hâl böyle olunca çıkan netice, sıfat, İnsân-ı kâmil mertebesi itibarı ile bütün âleme “Hay” ismi ile hayat verilmesidir. İşte bu yüzden tesbîh, (kudsiyyet) ifade etmektedir diyebiliriz.[4] “ İz- -T-B- ”

“Göklerde ve yerde bulunanlar Allah’ı tesbih etmektedir.” Gök gönül göğüdür, yer ise beden arzıdır. Gönül göğünde Allah mutlak tenzihinde olark tesbih edilir. Yeryüzü ve beden arzı ise tüm eksikliklerden münezzehtir ve bulunanlar bu şekilde tesbih ederler. (M.D.) Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.


Böyle olunca âlemin suretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup, Hakk'a sena ile natıktır. Ve işte bunun için اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Fatiha, 1/2) Ya'nî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsûstur" dedi ki, senanın akıbetleri ona râcîdir demek olur. Binâenaleyh sena eden ve sena olunan ancak O'dur (10).


Malum olsun ki kelam Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Âlemin suretleri Hakk’ın zahiridir, böylece Hakk’ın sıfatları bu zuhur yerlerinde onların istidatları oluşumları (binlerce sene türlerin aynı kalması istidatlarının değişmemesindendir.) ve taayyünlerinin gereği yönüyle zahir olur. Onlardan kelamın zuhura çıkması dahi hallerinin gerektirdiği yönledir.

Bu suretlerin cümlesinden konuşan Hakk olduğundan her birisi ayrı ayrı Hakk’ın birer lisanıdır. Tesbih ediyor ama o tesbih dahi kendisinden değildir. Hadid suresinin 1. Ayetinde سَبَّحَ لِلَّهِ 57/1 buyurur, Tesbih etti, geçmişte tesbih etti manasınadır. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ 62/1 ise “tesbih ediyor, şu anda ve gelecekte“ manasınadır. Biri tesbih etti, kurguda daha başlangıçta, burada ise zuhura getirdi يُسَبِّحُ teşbih ediyor. Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 12. babında buyururlar ki; nebat ve cemadın ruhları vardır. Ehli keşiften gayrisinin idrakinden batındır. Yani bitkilerin ve madenlerin ruhları vardır. Keşif ehlinden gayrisi bunu bilemezler onlara gizlidir. Böylece hayvandan idrak olunan şey onlarda his olunmaz. İnsan tesmiye olunan bu mizac-ı hassın ayrı olarak ehl-i keşfin indinde her şey konuşan hayvandır. Bizim keşfimiz dahi ona şahittir. Yani Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bizim keşfimiz de buna şahittir buyurur.

Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Yani bütün âlem tesbihlerini yapar diyor ya bu tesbih keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın yani görüş ehlinin suret ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Tesbihin bir başka yönü de o varlığın o mahalde nasıl meydana gelmişse onun tesbihi odur, ayrıca. Yani şeklinin, özelliğinin, hakikatinin varlığı onun tesbihidir. Kokusunu vermesi onun tesbihidir, beş duyu ile alındığı kadarıyla. Ama keşif sahibi indinde kelam-ı lisan ile de tesbihlerini işitmek mümkündür.

Ve yine 54. sualin cevabında buyururlar ki ulama-ı rüsumden amme indinde Allah’ın susan eşyadaki kelamı hal kelamıdır. Yani şöyle ve böyle olduğu onun halinden anlaşılır. Hatta eğer o susan varlık lisana geleydi anlaşılan şeyi söylerdi. Bu taife misal getirip derler ki “Arz çiviye niçin beni yarıyorsun der, çivi yere çakıldığı zaman arz niçin beni deliyorsun der ve arz dahi beni mıhlayana nazar et” der. İşte onların indinde bu kelam-ı haldir, böylece onlar Hakk Teala’nın وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 17/44 ayetinde “Onlar Allah’ın Hamdi ile tesbih ederler” اِنَّا عَرَضْنَا الاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا 33/72 ayetlerinde buyururlar, Yusebbihu Bihamdihi” Oradaki “B” hamdın O’na ait olduğunu ifade ediyor. “Sübhanallahi ve Bi hamdihi” O’nun hamdıyla hamd et, onun tesbihiyle tesbih et anlamınadır. Kelamıyla ihbar buyurulan her bir şeyin tesbihini ve semavat ve arzın emanet-i Hakk’ı yüklenmekten iba ettiklerini bu esasa bina etmişlerdir. Halbuki ehl-i keşif indinde nebat, cemat ve her bir şeyin nutku işitilir. Müşahede ehli suskun duran eşyanın sesini dahi hayalde değil his âleminde kulağı ile duyar. Diyor müşahe de ehli olanlar. Şimdi âlemlerin suretlerinin tamamı Hakk’ın lisanları olduğundan onlar 1/1 ayetinde buyurduğu gibi اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dediler. Niçin bize bunu her gün okutuyorlar? İşte bu sırra binaen okutuyorlar. Bütün âlemlerin yaşantısını kapsamı içine alıyor. Bu oluşum biz okuduğumuz süre içerisinde değil, her an, her saniye, her salise bütün âlemde ve bütün varlıkta hükmünü sürdürüyor.

Yani her varlık her an bu ayeti yani اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ hamdını yapmaktadır. Biz bunu onlar namına belirli sürelerde faaliyet sahasına sokuyoruz ve Zat mertebesi itibarıyla söylüyoruz. Onlar cemad mertebesi itibariyle, nebat mertebesi itibarıyla, hayvanlık mertebesi itibarıyla söylüyorlar, biz dahi onların üzerinde bir kemalle insan Zat mertebesi itibarıyla bu hamdı yapıyor. Dolayısıyla hamd kendinden kendine olmuş oluyor ama cemad mertebesinde madeni ruh mertebesi olarak kendinden kendine. Nebat mertebesinde nebati ruh olarak kendinden kendine, hayvan mertebesinde hayvani ruh olarak kendinden kendine, İnsan mertebesinde وَنَفَخْتُ hakikatiyle Zat’ından Zat’ına olmuş oluyor ki en üstün kemalat insanın yapmış olduğu hamddır. Bu hamdın beş özelliği vardır, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerindeki hamdlar nedir? Şeriatta hamd; teşekkür manasınadır, şükür manasınadır, “ya Rabbi sana şükürler olsun” manasınadır. Tarikatta teşekkür geçiliyor, teşekkürde menfaat vardır, yani bir şey verdin mi bu menfaatin karşısında “teşekkür ederim” sana diyor. Şeriat mertebesindeki hamd verilene karşılık teşekkürdür. Tarikat mertebesindeki hamd teşekkürü aşmış artık bu tabiî ki gerçek tarikat ehli içindir.

Burada övgü var sena etme var. “Hamd”ın kelime manası lügat manası zaten övmedir, teşekkür değildir. Ama karşılık olarak kullanılabiliyor şeriat mertebesinde. Hamdın lügat manası övmedir. İşte birinci ve ikinci mertebede kul övüyor. Üçüncü mertebe yani hakikat mertebesine geçtiğin zaman kul kendi hakikatini idrak ettiği zaman bakıyor ki kendisinde Allah’ı övecek güç yok, kendisinde kendi yok ki Allah’ı övsün. Şeriatta kendi var, kendi olduğundan ya şükür yapıyor ya hamd ediyor. Sonra idraki açıldığından bakıyor ki kendisinde Allah’ı övme gücü yoktur, yani ne kendi fizik gücü olarak ne de ilim olarak bir şeyi övmek için o şeyi çok iyi bilmek lazımdır, bilmediğin şeyi nasıl översin. İşte o zaman “Elhadu lillahi” övgüyü Allah yapar ancak, övgü Allah’a mahsustur. Hamd Allah’a mahsustur dediği budur.

Eğer beşeri manada onu anlamış olsak اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dememiz lazımdır. Ama اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğimizde ancak Allah içindir demek olur. Allaha yapılır manası şeriat tarikat mertebesinde vardır. Kişi hakikati itibariyle kendini anladığı zaman övgüyü ancak Allah yapar demesi lazımdır. Burada beşeriyet bitti roller değişti artık müşahede etmeye başlar teslimiyet başlar. Efendimiz bize bunu anlatmak için “Ben seni sena edemem ancak sen kendi nefsini nasıl sena ediyorsan ben de seni öyle sena ediyorum” buyurur. Ve bize bu yolu gösteriyor.

İşte orada aczini anlayan kişi Rabbinin huzurunda sessiz sözsüz duruyor bu idraki anlıyor. Ondan sonra marifet mertebesinde bu sefer O öğülenlerden oluyor. Yani hamdedilenlerden oluyor. Kul hamd ediliyor. Bunu da bize Cuma namazında iki defa söyletmek suretiyle iyice belleğimize yerleştiriyorlar. Yani Rabbi ona hamd ediyor. Rabbı ona şükretmiyor, Rabbi kulu övüyor. Zaten öyle olur kul Rabbini övemez. Bir makine düşünün mühendis motor yaptığını düşünün motor mühendisi övebilir mi? Ama mühendis motorunu över, şöyle verimli güzel çalışıyor diye. Motoru yaptım diye motora şükretmez. Hamdı şükür mertebesinde düşünürsek motor bana iş yapıyor sana teşekkür ederim motor beni buralara götürdün getirdin demez. Çünkü teşekkür öteki mertebenin işidir. Ama orada över hamd eder ona ben ne güzel motor yaptım diye.

İşte buna Makam-ı Mahmud diyorlar. اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 burada açık olarak söylüyor; Allah o kulunu över, melekler o kulu över, arkasından ey insanlar siz de böyle böyle hareket edin de siz de övün sonra da övülün.

Allah melekleri Resul’un üzerine salat ve selam getiriyor, insanlar kaçıyorlar. صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا selamat ve teslimat içinde yapın bu işi. Sizde övülmek istiyorsanız. Yani tam bir teslimiyet ve samimiyet içerisinde yapın buyuruyor. Hak geldi batıl zail oldu. Senin hayalindeki varlığın batıl olan odur. O gittikten sonra, Hak geldikten sonra o kalır mı? 17/79 İşte 4. mertebede de Cenab-ı Hakk’ın övülmüş Makam-ı Mahmud’una insanı erdirir inşallah.

﴿٧٩﴾ وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüt namazını kıl umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda çıkarır. Yani övülen makama ulaşmış olursun, yani Rabbinin hamd ettiği makamın sahibi olursun, işte bu genel anlamda böyle olduğu gibi senin bünyende de Makam-ı Mahmud vardır. Senin özün de de Makam-ı Mahmud vardır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının olduğu yer de makam-ı Mahmud’dur. İşte bunu senin bütün suretlerin sana bağlı olan varlıkların sana bağlı olan fiillerinin hepsi sendeki makam-ı Mahmud’a hamd ediyorlar. İşte makam-ı Zat sende olduğundan sana bağlı olan kuvvelerin zahirdeki fiillerin her şeyin senin özünde bulunan senin aslında bulunan senin batınına hamd ediyorlar.

Hamdın beşincisi de anlatmak istediği bütün âlemdeki hamdların Allah’ın Zat’ına tek hamd olarak Zat’ına hamd edilmesi oluyor. Yani bunların dördü enfusi bir tanesi de afaki beş hamd mertebesinin hakikati oluyor. Ayrıca daha da açtığımız zaman hamdın sekiz mertebesi vardır. Mevlana Hz.leri “Bir saatlık tefekkür, bir saat irfan ehliyle tefekkür yüz yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Burada ibadeti küçük görmek değil, kafa çalışmadan kafanın yere yatıp kalkması yüz yıl sürse bu bilgileri toplayamazsın. Efendimiz’de (s.a.v.) “Bir saatlık tefekkür 1000 yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Ama tefekkür gerçek yönlü olanıdır. Tefekkür ona derler ki sana yol açar, yeni bir ufuk açar. Şu halde hamid ve mahmud Hakk olmuş olur. Yani zahir ismi itibarıyla hamd eden, batın ismi itibariyle de hamd olunan olur. Zira bu suretlerde müteayyin olup yani meydana çıkmış olup hamd eden Hak’tır, suretlerin cümlesinin ruhu olmakla mahmud olan yine hak’tır.[5] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)