Velleżîne âmenû bi(A)llâhi ve rusulihi ulâ-ike humu-ssiddîkûn(e)(s) ve-şşuhedâu ‘inde rabbihim lehum ecruhum ve nûruhum(s) velleżîne keferû ve keżżebû bi-âyâtinâ ulâ-ike ashâbu-lcahîm(i)
Allah'a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddiklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir.
Allah'a ve peygamberine iman edenler var ya, işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.
Bu ayet, iman edenler ile inkar edenler arasındaki temel farkı ortaya koymakta, iman edenlerin 'sıddîkûn' ve 'şühedâ' olarak nitelendirilerek Rableri katındaki makamlarını ve mükafatlarını (ecir ve nur) vurgulamaktadır. Karşıt olarak, inkar edenlerin ve ayetleri yalanlayanların akıbeti 'cehennem' olarak belirtilmektedir. Ayet, iman, doğruluk, şahitlik, inkar ve cehennem gibi temel dini kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' fiili, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberlerinin getirdiği mesajı tereddütsüz kabul etmeyi, bu kabule dayanarak bir güven ve huzur hali içinde olmayı ifade eder. Bu, sadece dil ile ikrar değil, kalben tasdiki içeren kapsamlı bir inançtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzitsu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece bir 'inanma' eylemi değil, aynı zamanda 'güvenme', 'emniyette olma' ve 'sadakat gösterme' anlamlarını da içerir. Ayetteki 'âmenû', Allah'a ve peygamberlerine karşı duyulan bu derin güven ve sadakat ilişkisini vurgular, bu da kişiyi doğru yola ileten temel bir tutumdur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sıddîk (صديق), çok doğru olan, doğruluğu kendisinde meleke haline gelmiş kimsedir. Ayetteki 'sıddîkûn' ifadesi, Allah'a ve peygamberlerine imanlarında en üst düzeyde doğruluk ve samimiyet gösteren, sözleri ve amelleriyle bu imanlarını tasdik eden kişileri tanımlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sıddîk, doğruluğu o kadar ileri gitmiş ki, sanki kendisi doğruluk olmuş gibidir. Bu ayette 'sıddîkûn', imanlarında hiçbir şüphe taşımayan, Allah'ın ve peygamberlerinin sözlerini tam bir doğrulukla kabul eden ve bu doğruluğu hayatlarına yansıtan müminlerin en seçkin zümresini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıddîk, sözü, fiili ve inancı doğru olan, doğruluğu çokça yapan kişidir. Ayetteki 'sıddîkûn', imanlarının sadece bir iddia olmadığını, aksine tüm varlıklarıyla tasdik ettikleri bir hakikat olduğunu gösteren, bu doğrulukları sayesinde Allah katında özel bir mertebeye ulaşan kimselerdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şehîd (شهيد), Allah yolunda öldürülen kimsedir. Ayrıca, kıyamet günü ümmetlere şahitlik edecek olan peygamberler ve hakka şahitlik eden âlimler için de kullanılır. Ayetteki 'şühedâ', genellikle Allah yolunda canını feda edenleri ifade etmekle birlikte, imanlarına ve hakikate şahitlik eden, bu uğurda her türlü fedakarlığı gösteren kimseleri de kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şehâdet (شهادة), bir şeyi gözle görmek veya bilgiyle kesin olarak bilmektir. Şehîd ise, Allah yolunda öldürülen kimseye denir, çünkü o, cenneti ve melekleri görmüştür veya kıyamet günü ümmetlere şahitlik edecektir. Ayetteki 'şühedâ', imanları uğruna en büyük fedakarlığı yapan, bu dünyada hakikatin şahidi olan ve ahirette de bu şahitliklerinin karşılığını görecek olan kimselerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şehîd, Allah yolunda öldürülen kimsedir. Bu ismin verilmesinin sebebi, ruhunun cennette hazır bulunması veya meleklerin onun cennete girişine şahitlik etmesidir. Ayetteki 'şühedâ', iman edenlerin ulaştığı yüce makamlardan birini temsil eder; bu makam, hem dünyevi fedakarlığı hem de uhrevi şahitliği içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecir (أجر), bir işin karşılığı olarak verilen şeydir. Ayetteki 'ecrühüm', Allah'a ve peygamberlerine iman eden, sıddîk ve şehîd olan kimselere, Rableri katında verilecek olan dünyevi ve uhrevi mükafatları, sevapları ve nimetleri ifade eder. Bu, onların salih amellerinin ve fedakarlıklarının karşılığıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ecir, Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına amelleri karşılığında vaat ettiği mükafatı ifade eder. Bu ayette 'ecrühüm', iman edenlerin ve şehitlerin Allah katındaki yüksek derecelerinin ve sonsuz nimetlerinin bir göstergesidir; bu mükafat, sadece maddi değil, manevi tatmini de içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nur (نور), bir şeyi açığa çıkaran ve gösteren ışıktır. Ayetteki 'nûruhüm', iman edenlerin ve şehitlerin hem dünyada hidayet üzere olmalarını sağlayan ilahi aydınlığı hem de ahiretteki yüzlerinin ve amellerinin parlaklığını ifade eder. Bu nur, onların Allah katındaki değerlerinin ve cennetteki makamlarının bir nişanesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzitsu'ya göre 'nur', Kur'an'da sadece fiziksel ışık değil, aynı zamanda ilahi hidayet, bilgi ve doğru yolu temsil eden metafizik bir kavramdır. Ayetteki 'nûruhüm', iman edenlerin Allah'ın hidayetiyle aydınlanmış olmalarını ve ahirette de bu aydınlığın bir yansıması olarak parlak bir konuma sahip olacaklarını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cahîm (جحيم), ateşi şiddetli olan cehennemdir. Ayetteki 'el-cahîm', Allah'ın ayetlerini inkar eden ve yalanlayanların ahiretteki nihai durağı olan, şiddetli azap ve yakıcı ateşle dolu bir mekanı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cahîm, şiddetli ateştir. Ayetteki 'el-cahîm', inkar edenlerin ve ayetleri yalanlayanların karşılaşacağı azabın dehşetini ve şiddetini vurgular. Bu, onların dünyadaki küfür ve yalanlamalarının doğrudan bir karşılığıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cahîm, cehennemin isimlerinden biridir ve şiddetli ateşi ifade eder. Bu ayette 'el-cahîm', Allah'ın ayetlerini reddedenlerin ve yalanlayanların son durağı olarak, onların hak ettikleri cezayı ve azabın şiddetini simgeler.
Hadîd Sûresi
Âyeti kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Allah (c.c.), Uluhiyet mertebesi ve Resûlühi, resülleri Hakikat-i Muhammediyenin mertebeleridir. Bunlara iman edenler sıddık ve şahit olanlardır.
Sıddık tasdik edici demektir, resülün, risalet mertebesini getirmiş olduğu haberi-haberleri tasdi eden Fenâfillah mertebesinde olanlardır.
Şahitler ise varlığında ve âlemde Hakk’ı müşahade eden ve varlığına şahit olan bakabillah mertebesinde olanlardır.
Onların mükafatları Hakk ile olmak ve Hakk ile baki olmaktır. Nurları, ise eşyanın hakikatine vakıf olmak ile Hakk’ın nuru ile bakmalarıdır.
Hakikat-i İlahiyyeyi perdeleyip örtüp gizleyenler ise nefsi emmarenin ayrılık ve nefsi levvamenin pişmanlık ateşi içindedirler. (M.D.)
"Rusul, Hakk'ın isimlerinin mazharlarıdır. Onlara iman, her ismin tecellîsini kabul edip Hakk'ı o isimle bilmektir."[79]
"Sıddîk, Hakk'ın 'Sâdık' isminin tecellî ettiği kimsedir. O, her şeyde Hakk'ı müşahede eder.
Sıddîk, "sadâkat" kökünden gelir; yani nefsin her hâlinde Hakk'ın hükmüne ve tecellîsine tam bir uyum ve doğruluk içinde olmasıdır. Bu, "fenâ fillâh" makamından sonraki "bekā billâh" halidir.[80]
Şehit, yalnızca savaşta ölen değil; her an Hakk'ın şahitliğinde (müşahedesinde) olan demektir. Bu, "daimî huzur ve murakabe" halidir.
"Şehîd, Hakk'ın 'Şehîd' ismiyle tahakkuk edendir. O, her şeyde Hakk'ı görür ve Hakk da onu görür."[81]
"Ashâbu’l-cahîm, nefsin 'ene' (benlik) ateşinde yananlardır. Onların cehennemi, Hakk'ı unutmanın verdiği içsel ızdıraptır."[82]
"Hakikat ehli, sıddîk ve şehîddir; nefsi Hakk'ın hüviyetinde fânî, isimlerinde bâkîdir. Onun nûru, tevhid nûrudur; cehennem ise 'ene'sinden kurtuluşudur."[83]