Ve-iżâ câet-hum âyetun kâlû len nu/mine hattâ nu/tâ miśle mâ ûtiye rusulu(A)llâh(i)(m) (A)llâhu a'lemu hayśu yec'alu risâleteh(u)(k) seyusîbu-lleżîne ecramû saġârun ‘inda(A)llâhi ve'ażâbun şedîdun bimâ kânû yemkurûn(e)
Onlara bir ayet geldiği zaman, "Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız" derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekarlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.
Onlara bir âyet geldiği zaman: "Allah'ın peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz" derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suçlu olanlara, yaptıkları hilelerinden dolayı Allah katından bir zillet ve şiddetli bir azap erişecektir.
Bu ayet, inkarcıların peygamberlik taleplerini ve Allah'ın risalet tevdiindeki hikmetini ele almaktadır. Anahtar kavramlar, ilahi işaretlere karşı takınılan tavrı, peygamberliğin mahiyetini ve inkarcıların akıbetini dilbilimsel ve semantik derinliğiyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesinin 'açık alamet' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette ise, peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan mucizevi bir delil olarak kullanılmıştır. İnkarcılar, kendilerine de peygamberlere verilen türden mucizeler gelmedikçe inanmayacaklarını ifade ederek, ayetin delil olma vasfını reddetmektedirler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ayet' kelimesinin Kur'an'da 'alamet' ve 'ibret' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Buradaki 'ayet', peygamberlerin nübüvvetini tasdik eden bir mucize veya ilahi bir işaret olup, inkarcıların bu işareti görmezden gelerek kendi şartlarını öne sürmelerini eleştirmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'îtâ'' fiilinin 'vermek' anlamına geldiğini ve burada Allah'ın peygamberlere lütfettiği nübüvvet ve mucizelerin verilmesini ifade ettiğini belirtir. İnkarcılar, kendilerine de peygamberlere verilen bu tür lütufların ulaşmasını talep etmektedirler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îtâ'' fiilinin Kur'an'da genellikle ilahi bir lütuf, ihsan veya görevlendirme anlamında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'nü'tâ' ifadesi, inkarcıların kendilerine de peygamberlik görevinin ve beraberindeki mucizelerin verilmesi yönündeki haksız taleplerini yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resul' kelimesinin 'bir haberle gönderilen' anlamına geldiğini ve Kur'an'da Allah'ın emirlerini tebliğ etmek üzere seçtiği kimseler için kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'rusul' ifadesi, inkarcıların kendilerini peygamberlerle bir tutarak, onlara verilen özel imtiyazları talep etmelerini eleştirmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'resul' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve Allah ile insanlar arasındaki iletişimi sağlayan aracı rolünü vurgular. Bu ayette, inkarcıların 'resullere verilen' ayrıcalıkları kendileri için istemeleri, nübüvvetin ilahi bir seçim olduğunu göz ardı etmelerini göstermektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ce'ale' fiilinin 'kılmak' ve 'tayin etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yec'alü risâletehû' ifadesi, Allah'ın peygamberlik görevini kime vereceğini en iyi bilen olduğunu, bu seçimin tamamen ilahi iradeye bağlı olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ce'ale' fiilinin farklı bağlamlarda 'yaratmak', 'tayin etmek' ve 'dönüştürmek' gibi anlamlara geldiğini açıklar. Burada ise Allah'ın risaleti kime tevdi edeceğine dair mutlak yetkisini ve hikmetini ifade etmektedir, yani peygamberlik makamını kime layık göreceğini O'nun bildiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cürüm' kelimesinin 'günah' ve 'suç' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ecramû' fiili, inkarcıların Allah'ın ayetlerini reddetmeleri, peygamberlik taleplerinde bulunmaları ve hile yapmaları gibi eylemlerini 'suç işlemek' olarak nitelendirir ve bu suçun karşılığında bir ceza ile karşılaşacaklarını bildirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'cürüm' kökünün 'kesmek' ve 'ayırmak' anlamlarından türediğini ve bu bağlamda 'haktan ayrılmak, günah işlemek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ecramû' ifadesi, inkarcıların ilahi hakikatten sapmalarını ve bunun sonucunda hak ettikleri cezayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mekr' kelimesinin 'birini fark ettirmeden bir şeye sevk etmek' anlamına geldiğini ve hem iyi hem de kötü niyetle kullanılabileceğini belirtir. Bu ayette ise inkarcıların, peygamberlere karşı kurdukları tuzakları, hileli planlarını ve aldatıcı davranışlarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mekr' kelimesinin 'hile' ve 'aldatma' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'yemkürûne' fiili, inkarcıların peygamberlere ve müminlere karşı gizlice kurdukları kötü niyetli planları ve tuzakları anlatır, bu eylemlerinin şiddetli bir azapla karşılık bulacağını bildirir.
En'âm Sûresi
“Ve-izâ câet-hum âyetun kâlû len nu/mine hattâ nu/tâ misle mâ ûtiye rusulu(A)llâh(i) (A)llâhu a’lemu hayśu yec’alu risâleteh(u) seyusîbu-lleżîne ecramû saġârun ‘inda(A)llâhi ve’ażâbun şedîdun bimâ kânû yemkurûn(e)” Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız” derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir. (6/124)
Resuller ne söyledi ise, onlar da onu söylerler; yani İnsan-ı Kamiller, ukul, gerçek akıl sahipleri rasuller nasıl hüküm vermişlerse nasıl idrak etmişlerse onlarda aynı şekilde onu söylerler ve resullerin söylediği şey ise, vehimlerin hükmettiği şeydir.
Zîrâ şeriat vehimlerin hükm eylediği şeyle gelmiştir. Buradaki vehim, hayali, nefsi, beşeri vehim değililahi vehmin hükmüdür. Ve şeriatın vehimlerin hükmettiği şeyle geldiği اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) âyet-i kerîmesinde dahi açıktır; zîrâ bu âyette vâki' “Allah bilir” kavlinde iki vecih vardır:
Birisi "haberiyyet" diğeri de "ibtidâiyyet'tir. Yani haber, başlangıçtır. Şöyle ki, bu âyet-i kerîmenin ibtidâsı budur: وَاِذَا جَاۤءَتْهُمْ اَيَةٌ قَالُوا لَنْ نُوءْمِنَ حَتَّى نُوءْتَى مِثْلَ مَاۤ اُوتِىَ رُسُلُ اللَّهِ اَللَّهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm. 6/124) Ma'nâsı: "Onlara bir âyet geldikde rusülullâha gelenin misli gelmedikçe îmân etmeyiz; derler. Allah risâletini nerede kılacağını bilir." Yani rasullüğünü, haberciliğini nerede yapacağını bilir. Bu ma'nâya göre Allah kavli "mübtedâ" yani başlangıç olur ve اَعْلَمُ kavli "haber"dir. İşte vechin birisi budur. Yani ayet-i kerimedeki iki yönden birisi budur. "Haberîyyet'e gelince وَاِذَا جَاۤءَتْهُمْ cümlesi bir cümle-i tamdır, devam olarak Onu tetmîm İçin başka kelâm ilâvesine lüzum yoktur. Onu tamamlamak için başka kelama lüzum yoktur. Ve ma'nâ böyle olur: "Onlara bir âyet geldikde, gelen şeyin misli bize gelmedikçe îmân etmeyiz dediler." Böylece Rasulullah bu cümlenin haricinde kalır. O ikinci yönde bakıldığında halbuki bu rasulullahi bir cümle-i nakısadır, yani eksik bir cümledir, ilaveleri lazımdır, rasulillahi dendiği zaman neyin rasulü kimin rasuli gibilerden ilaveler lazımdır. Tamam olmak için bir haber ister işte bunun haberi dahi “allahüâlem” kavlindeki “Allah” dır.
Şu halde ibare böyle olur: Ya'nî "Allah'ın resulleri, Allah'dır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir." imdi bu cümlede “rasulillahi” , "mübtedâ" ve “Allah” onun haberi olmuş olur. Ve اَعْلَمُ kavli dahi mübtedâ-yı mahzûf olan “hüve” nin haberi bulunur. "Allah'ın resulleri, Allah'dır" demek, Allah, resullerin hüviyyeti ve resuller, Allah'ın sûreti olmak İ'tibâriyle, rusülullah, Allah'dır demek olur.
Nitekim Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz hazretleri “men reani fakat reel hak” ya'nî "Beni gören Hakk'ı görür" buyurdu. Zîrâ resullerin herbiri insân-ı kâmildir.
Cenab-ı Hakkın peygamber efendimiz vasıtasıyla ümmet-i Muhammed’e dolayısıyla lütfettiği bilgileri İlahi bilgileri ve tevhid bilgilerini öğrenmeye çalışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz, onun için burada bir iddia yoktur, ilmin gereğinin ortaya çıkması meselesi vardır. “Allah’ın rasulleri Allah’tır” demek, Allah; rasullerin hüviyeti yani hakikatleri özü itibariyle ve rasuller Allah’ın sureti olmak itibariyle “Rasulullah Allah’tır” demek olur. Yani kabaca rasul Allah’tır demek değildir. Eğer bu hakikati bilmeden rasul Allah’tır dersen o zaman putperestlikten ileriye gidememiş oluruz.
Rasullerin hüviyeti itibariyle bakın Allah’tır, Rasullerin hüviyeti Allah’tan gayri bir şey değildir ve Rasuller Allah’ın sureti olmak itibariyle yani o şekilde hüviyeti batını Allah’tır, batını Allah olunca Rasulün sureti de Allahın zuhur mahali olmaktadır. Bu şekilde Allah’ın suretidir. Olması itibariyle Rasulullah Allah’tır demek olur. İlmi hakikati olarak nereye dayandığını ve bunun izahının ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir ki putperestlik durumuna düşmeyelim.
Nitekim (sav) efendimiz bakın o kadar muhteşem bir ifade kullanıyor, “ben Allah’ım” demiyor, deseydi de hiçbir şey olmazdı, ama bizlere zorluk olurdu, bu hakikatleri anlamakta bizlere zorluk olurdu, hiç tefekkürü olmayan sadece fanatik bir Müslüman olmak suretiyle tek yönlü “rasulullah Allah’tır” der çıkardı, İsevilerden farkımız da olmazdı. İsa Allah’tır dedikleri gibi ama İsa Allah’tan gayrımıdır, haşa o da değildir, İsa Allah’mıdır, haşa, o da değildir. İşte bir yönden tenzih ederiz, İsa Allah değildir, bir yönden teşbih ederiz, İsa Allah’tan gayrı değildir diye. İşte bunun ikisini birleştirdiğimiz zaman tevhid ehli olmuş oluruz, işte gerçek İslamlık da bunu gerektirmektedir.
İşte peygamber efendimizin o muhteşem sözü bakın hiçbir abartı yok hiçbir benlik yok, hiçbir yanlış anlaşılacak bir şey yok, çok derin ama üzerinde durulmazsa çok sıradan bir söz gibidir adeta. “men reani fakat reel Hakk” beni gören Hakk’ı görür, ancak beni gören Hakk’ı görür diyor. Bana bakan demiyor, bana bakan Hakk’a bakar demiyor. “beni gören” demek ki Hakikat-ı Muhammedi’ye yani hz Rasulullah’a baktığımız zaman O’nun hüviyetinde olan Hakk’ı ancak orada görebiliriz, O’nun ilminde O’nun verdiği bilgiler içerisinde görebiliriz.
Beni görebilen Hakk’ı görebilir manasınadır, “Enel Hakk” deseydi ki ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı gene aynı şey olurdu. Ama bu kelimedeki nezaket başka “Enel Hakk” taki hakikat daha başkadır. “beni gören Hakk’ı görür” o halde peygamber efendimiz Hakk’tan başka bir şey olmadığıni kendisi açık olarak söylemektedir. “Ben” dediği O’nun zahir ismi, “Hakk’ı görür” dediği batın ismidir. Yani zahirde Rasulullah, batında Allah, işte yukarıdaki ifade edilen kelime de aynı şeydir.
Zira Rasullerin her biri İnsan-ı Kamildir. Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve "Allah" ismi, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi cami' olunca insân-ı kâmil dahi cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olur.
Yeri gelmişken şöyle İnsan-ı Kamil’in tarifini yaparken, İnsan-ı Kamil; suret-i İlahiye üzere mahluktur. Suret-i ruhiyesi ve cismaniyesinin cümlesi Allah ismi caminin gölgesidir. Diye muhteşem bir izah yapmışlardır. “İnnallahe halaka Âdeme ala suretihi” hadis-i şerifinde beyan buyurulan Âdem’den murat İnsan-ı Kamil’dir. Yani Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti. Yani Âdem’in sureti Allah’ın sureti olarak halk edilmiş oldu.
O halde suret-i Âdem Hakk’ın suretinden başka bir şey değildir. Ancak şeriat kitaplarında bu hadis anlatılırken akl-ı cüzün hayali teşbihi yönünden o “halaka Âdeme ala suretihi” Allah Âdem’i, Âdem’i kendi sureti üzere halk etti diye yorum yaparlar. Yoksa Allah’ın sureti üzere onu konduramazlar neden, akl-ı cüzün tenzihi görüşü allah’ı bu âlemin ötesine atar. Onun içinde Âdem de Allah’ın zuhurunu idrak etmesi mümkün olmadığından o hayelde tenzih eder ve o manaya bölüverir. Yani Âdem’in kendi sureti yani Âdemin beşeriyet sureti üzere halk etti derler Uluhiyet sureti üzere halk ettiği kabul edilmez.
İşte hadîs-i şerifinde beyân buyurulan "Âdem"den murâd, insân-ıkâmildir. Zîrâ cem'iyyet-i esmâya mazhariyyetinden dolayı Hakk'ın suretidir; yani bütün esmâ-ı ilahiye cami olmasından dolayı Hakkın suretidir, ve Hak onun hüviyetidir yani hakikati özüdür. İmdi Hak resullerin hüviyyeti ve resuller Hakk'ın sureti olması haysiyyetiyle اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm. 6/124) ya'nî "O risâletini nerede kılacağını a'lemdir" kelâmı, tenzîhde vehm ile aynı teşbîh oldu.
Çünki Allah Teâlâ resullerin hüviyyetini kendi hüviyyetinin yerine vaz' etti. Zikrolunan iki vecihten İbtidâiyyet vechi yani başlangıç veçhi ulemâ arasında meşhur olan ve okuma esnasında ansızın zihinlere birden bire akla gelen vecihtir. Vech-i haberiyyet ise, ulemâ-i zâhir tarafından kolaylıkla kabul olunacak bir vecih değildir yani ikinci vecih yani Allah rasullerin suretidir, zâtıdır, gibi, Allah rasullerin hüviyeti ve rasuller Allah’ın sureti olmak gibi bunu kolay kolay kabul edemezler. Fakat nefs-i emrde kelâm-ı Hak'tır.
Ve Hak resullerin hüviyyeti ve resuller Hakk'ın sureti olduğuna dair (enfal 8/17) ayeti وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) yani “attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” hükmüyle de belirtilen Hak rasullerin hüviyeti oldu, yani attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı dediği zaman rasuller de Hakkın sureti olduğuna ve emsali âyât-ı kur'âniyye şâhiddir. Yani yukarıda belirtilen hükümlere bu ayet ve emsalleri de sahittir. Ve bu kelâmda her iki vecih dahi hakikattir. Yani bir vecih mecaz ve bir veçhi de hakikat. Ehl-i zahir Allah’ın atmasını mecaz ittihaz ederler. Yani “Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” mecaz olarak kabul ederler, ehl-i hakikat indinde ise atan Hakk’tır, Cenâb-ı Şeyh Ekber (ra) buyururlar ki işte bu iki veçhin hakikat olmasından dolayı tenzihte teşbih ve teşbihte tenzih ile kail olduk yani böylece biz bunu söyledik kabul ettik yani Hakk’ın hüviyeti rasullerin hüviyetinin ayni olunca rasullerde olan teşbih, Hakk'ın hüviyyetlnde olan tenzih için; ve Hakk'ın hüviyyetlnde olan tenzih dahi, resullerde olan teşbih için sabit olur.[91]