Vevehebnâ lehu ishâka veya'kûb(e)(c) kullen hedeynâ(c) venûhan hedeynâ min kabl(u)(s) vemin żurriyyetihi dâvûde vesuleymâne veeyyûbe veyûsufe vemûsâ vehârûn(e)(c) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nuh'u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u da. İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.
Biz ona İshak'ı ve Yakub'u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh'a ve onun soyundan Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz.
Bu ayet, peygamberlere verilen lütufları ve onların hidayetini vurgulamaktadır. Özellikle 'vehb' (bağışlama), 'hedâ' (doğru yola iletme) ve 'ihsan' (iyilik yapma) kavramları üzerinden ilahi takdir ve ödüllendirme teması işlenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vehb (هبة), karşılıksız olarak bir şeyin verilmesidir. Ayetteki 'vehebnâ' ifadesi, Allah'ın İshak ve Yakub'u Hz. İbrahim'e bir lütuf olarak bahşetmesini ifade eder; bu, ilahi bir ihsan ve takdirdir, kulun bir çabası veya hak edişi sonucu değildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vehb, Allah'ın kullarına ihsanıdır. Burada, peygamberlerin neslinin devamı ve onlara verilen evlatlar, Allah'ın bir bağışı olarak sunulmuştur. Bu, mecazi olarak Allah'ın kudretinin ve cömertliğinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vehb kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara bahşettiği nimetleri, özellikle de çocukları ve peygamberliği ifade eder. Bu ayette, peygamberlere verilen evlatlar, Allah'ın seçkin kullarına yönelik özel bir lütfu olarak ele alınır ve onların nesillerinin devamını sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هدى), lütuf ve incelikle doğru yola iletmektir. Ayetteki 'küllün hedeynâ' ifadesi, Allah'ın tüm bu peygamberleri, yani İshak, Yakub ve Nuh'u, ilahi rehberliğiyle doğru yola ilettiğini, onlara hakikati gösterdiğini ve onları peygamberlik görevi için seçtiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, Allah'ın peygamberlerine ve salih kullarına gösterdiği doğru yol, din ve şeriattır. Bu ayette, adı geçen peygamberlerin Allah tarafından seçilip doğru yola iletilmesi, onların ümmetlerine örnek teşkil etmeleri içindir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hidayet, Kur'an'da hem yol gösterme hem de yola ulaştırma anlamlarını içerir. Ayetteki 'hedeynâ' fiili, Allah'ın peygamberlere hem doğru yolu gösterdiğini hem de onları bu yolda sabit kıldığını, böylece onların ilahi iradeye uygun bir hayat sürmelerini sağladığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zürriyet (ذرية), bir kişinin soyundan gelen nesli ifade eder. Ayette 'min zürriyyetihî' ifadesi, Hz. Nuh'un soyundan gelen peygamberleri (Davud, Süleyman vb.) belirtir. Bu, peygamberliğin nesiller arası devamlılığını ve ilahi seçimin bir tezahürünü gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zürriyet, çocuk ve torunları kapsayan geniş bir kavramdır. Bu ayette, peygamberlerin soyundan gelen diğer peygamberlerin zikredilmesi, ilahi lütfun ve hidayetin nesilden nesile aktarıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ceza (جزاء), yapılan bir fiilin karşılığıdır, iyilik için ödül, kötülük için azap olabilir. Ayetteki 'kezâlike neczî' ifadesi, Allah'ın muhsinlere, yani iyilik yapanlara, onların amellerinin karşılığını verdiğini belirtir. Bu, ilahi adaletin ve vaadin bir tecellisidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ceza, bir fiilin sonucudur. Bu ayette, 'neczî' fiili, Allah'ın peygamberlere ve onların soyundan gelenlere bahşettiği hidayet ve lütufların, onların 'muhsin' olmalarının bir karşılığı olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın iyilik yapanları ödüllendirme prensibini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhsan (إحسان), bir şeyi güzel yapmak, iyilikte bulunmaktır. Muhsin (محسن) ise ihsan sahibi kimsedir. Ayette 'el-muhsinîn' ifadesi, Allah'ın peygamberleri ve onların soyundan gelenleri, yaptıkları güzel işler ve gösterdikleri takva nedeniyle ödüllendirdiğini vurgular. Bu, Allah'ın rızasını kazanmış, amellerini en iyi şekilde yerine getiren kulları ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İhsan, hem fiilin güzelliğini hem de başkasına iyilik yapmayı kapsar. 'El-muhsinîn' kavramı, Allah'a karşı görevlerini en güzel şekilde yerine getiren, aynı zamanda insanlara karşı da iyilik ve adaletle muamele eden kimseleri ifade eder. Bu ayette, peygamberlerin bu vasfa sahip oldukları ve bu nedenle ilahi ödüle layık görüldükleri belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İhsan, Kur'an'da ahlaki mükemmelliğin zirvesini temsil eder. Muhsinler, sadece görevlerini yerine getirmekle kalmaz, aynı zamanda bunu en üst düzeyde bir bilinç ve samimiyetle yaparlar. Ayetteki 'el-muhsinîn' ifadesi, peygamberlerin bu yüksek ahlaki mertebeye ulaştıklarını ve bu sayede Allah'ın özel lütfuna mazhar olduklarını gösterir.
En'âm Sûresi
“Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e) kullen hedeynâ venûhan hedeynâ min kabl(u) vemin zurriyyetihi dâvûde vesuleymâne veeyyûbe veyûsufe vemûsâ vehârûn(e) vekezâlike neczî-lmuhsinîn(e)” Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. (6/84)
Nübüvvet ve risâlet, hiç bir amel mukabilinde kazanılmamış olan Hakk’ın ezeldeki takdirinden ibarettir. Ve nübüvvet-i teşrî'de asla kazanma ve çalışmanın tesiri yoktur. Yani bir peygamberin şeriatında herhangi birinin çalışması kazanması düşünerek oraya bir şeyler koyması söz konusu değildir. Hak Teâlâ hazretlerinin enbiyâ (aleyhimü'sselâm)a olan ihsanları, lütufları, onlara geçmiş olan amellerine mükâfâten onlar hakkında bezl olunan bağışlar kabilinden değildir. Ve Hak Teâlâ onlara bahşettiği nübüvvet üzerine enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dan amel taleb etmez. Yani şunları vereyim de bunları yap da şunları vereyim demez.
O mertebe onlara karşılıksız verilmiştir. Şu halde nübüvvet ve risâletin enbiyâ ve rusül (aleyhimüs-selâm)a verilmesi mahzâ nimetlendirme ve yüceltmek suretiyledir. Bu ancak has Zât’i rahmettir ki bu bâbdaki îzâhât Fass-ı Süleymanî'de geçti. Vâkıâ onlar çok şükr ederler; ve çok amel işlerler. Fakat bu in'âm ve ifdâl mukabilinde onlardan karşılık taleb olunmaz. Onlar bunu mahzâ abdiyyetlerinin zuhuru için yaparlar. Onlar amel yaparlar ama kendine verilen peygamberlik şeriat için değildir, bu amellerin kulu oldukları için bu emirleri almış oldukları için yaparlar yoksa menfaat için yapmazlar. Bunlar hakkındaki ihsanların bağış kabîlinden olduğu bâlâda zikr olunan âyât-ı kerîme ile âyât-ı mümâsileden anlaşılır.
Binâenaleyh Hak Teâlâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a verdiği atâyâyı onlardan sebk eden bir hizmet mukabilinde vermediği gibi, verdikten sonra dahi onlardan bir hizmet ve karşılık bir bedel taleb etmez. İmdi zât-ı ahadiyyenin kendi zâtına tecellîsi indinde, evvelen enbiyânın a'yân-ı sabitelerinde mutasarrıf olan isim, bu a'yân-ı sabitelerinin gerekliliği üzere, sonra da a'yân-ı hâriciyyelerini îcâd etmekle onlarda mutasarrıf oldu.[57]
(........ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ………)
(Ve Nûhan hedeyna min kabli)
84. “Daha evvelden Nuh’a da hidayet verdik.” Yani Hâdi ismiyle hidayet verdik. Ebced hesabıyla (Hâdi) (5+1+4+1=11) eder ki, bu da Hz. Muhammed-î’ lik mertebesidir ki; Hakikatü’l Ahmediyye ise (13) tür, onun
İlâhi derya da batmamak için, işte bu (elif-be) teknesine binmemiz gerekmektedir. Zaman aynı zamandır ve (tufan) her şekliyle devam etmektedir. Tufan’ın bittiğini zannetmek gaflettir, ancak her devirde tufan’ın mahiyeti değişmektedir. O günlerde su tufanı oldu, bu günlerde ise çok daha korkuncu olan ve her yönden ve her şeyle saldıran, nefs tufan’ları durmadan bir biri arkasından gelmektedirler. Tek çaresi bir kâmil insân bulup onun (13) no lu gönül (fülk) teknesine binmekle mümkün olacağı aşikârdır.[58]