Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) ve huve-l'azîzu-lhakîm(u)
Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah'ı tesbih eder. O, üstündür, hikmet sahibidir.
Saf Suresi'nin ilk ayeti, Allah'ın mutlak yüceliğini ve kudretini vurgulayarak, tüm evrenin O'nu tesbih ettiğini ve O'nun 'Azîz' ve 'Hakîm' sıfatlarıyla nitelendiğini ifade etmektedir. Ayet, tevhid inancının temelini oluşturan bu kavramlar üzerinden evrensel bir teslimiyet ve övgü tablosu sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî'ye göre 'tesbih', Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutmak ve O'nun kemal sıfatlarını zikretmektir. Ayetteki 'sebbecca' fiili, göklerde ve yerde olan her şeyin Allah'ın yüceliğini ve kemalini ikrar etmesi, O'nu her türlü eksiklikten tenzih etmesi anlamındadır. Bu, hem sözlü hem de varoluşsal bir tesbihi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sebbecca' fiilini 'Allah'ı yüceltmek ve O'na hamd etmek' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, tüm varlıkların Allah'ın kudret ve azametine şahitlik etmesi ve O'nu övmesi mecazını taşır. Bu, sadece canlıların değil, cansızların bile kendi halleriyle Allah'ı zikretmesi demektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'Allah'ı yüceltmek ve O'nun aşkınlığını kabul etmek' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'sebbecca', evrensel bir ilahi düzenin ve her şeyin Allah'a boyun eğmesinin bir ifadesidir; varlıkların kendi doğaları gereği Allah'ın yüceliğini ilan etmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semâvât' kelimesini 'yüksekte olanlar' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, yeryüzünün üzerindeki tüm katmanları, yıldızları, gezegenleri ve bilinen/bilinmeyen tüm uzayı kapsayan geniş bir anlam taşır. Bu, Allah'ın yaratıcılığının ve hükümranlığının evrensel boyutunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'semâvât' kelimesinin 'yükselmek' kökünden geldiğini ve 'yüksek yerler' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ı tesbih eden varlıkların sadece yeryüzüyle sınırlı olmadığını, aksine tüm gök cisimlerini ve göksel varlıkları da içerdiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ard' kelimesini 'üzerinde durulan, yayılan' anlamında kullanır. Ayetteki 'el-ard' ifadesi, göklerdeki varlıkların yanı sıra yeryüzündeki tüm canlı ve cansız varlıkların da Allah'ı tesbih ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın hükümranlığının ve yüceliğinin yeryüzünü de kapsadığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ard' kelimesinin 'yeryüzü' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'da genellikle 'semâvât' ile birlikte zikredilerek evrenin bütünlüğünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'ard' kelimesi, Allah'ın tesbihinin sadece göklerle sınırlı olmadığını, yeryüzündeki her zerreyi de kapsadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Azîz' ismini 'galip gelen, yenilmeyen, eşi benzeri olmayan' olarak açıklar. Ayetteki 'el-Azîz' sıfatı, Allah'ın mutlak kudretini, her şeye galip geldiğini ve hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ifade eder. Bu, O'nun tesbih edilmesinin ve yüceltilmesinin temel nedenlerinden biridir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Azîz' isminin 'izzet ve şeref sahibi, her şeye gücü yeten' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın 'Azîz' olması, O'nun tüm evren tarafından tesbih edilmesinin ve O'na boyun eğilmesinin kaçınılmazlığını ve haklılığını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Azîz' kavramının Kur'an'da 'mutlak güç ve yenilmezlik' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın 'Azîz' sıfatı, O'nun evren üzerindeki tam hakimiyetini ve kudretini vurgular; bu da O'nun tesbih edilmesinin ve yüceltilmesinin doğal bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Hakîm' ismini 'her şeyi yerli yerince yapan, hikmetle hükmeden, ilim ve adalet sahibi' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-Hakîm' sıfatı, Allah'ın tüm yaratışının ve hükümlerinin bir hikmet ve amaç doğrultusunda olduğunu, hiçbir şeyin boşuna yaratılmadığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Hakîm' isminin 'hüküm veren, hikmet sahibi' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın 'Hakîm' olması, O'nun evrendeki her şeyi mükemmel bir düzen ve amaçla yarattığını, bu düzenin de O'nun tesbih edilmesini gerektirdiğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Hakîm' kelimesinin Kur'an'da 'ilim, adalet ve hikmetin birleşimi' olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın 'Hakîm' sıfatı, O'nun sadece güçlü değil, aynı zamanda her şeyi en doğru ve en güzel şekilde yapan olduğunu, bu nedenle de tesbihe layık olduğunu vurgular.
Saff Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)” Göklerdeki ve yerde ne varsa her şeyin tesbihi Allah içindir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (61/1)
Ayetin ilk kelimesi Arapça “sebbeha” (tesbih) ve Türkçe “göklerde” kelimeleridir.
Öncelikle tesbihi anlamaya çalışalım… Tesbih kişinin eline bir nesneyi alıp Cenâb-ı Hakk’ın bazı esmâlarını vird edinmesinden çok daha öte bir kavramdır. Her bir zuhurun görünteye gelmesi aynı zamanda hangi esmâyı zuhuru, meydana getiriyorsa O esmâyı-esmâları teşbih etmesidir.
Fusûs’ül hikem Âdem fassı ile yolumuza devam edelim.
17/44 ayetinde;
“Âlemde ne varsa O’nun hamdıyla hamd eder.” Neden çünkü birimin kendine ait bir varlığı yoktur. Onun için O’nun hamdı ile hamdeder, “Velakin onların tesbihlerini siz anlayamazsınız.” Tabi ki ehli hariçtir. Her bir şey hakkı tesbih etmek için ruh sahibi olması lazımdır, perdeli olanlar onların tesbihlerini işitemez ve bilmezler.
Neden? Çünkü hakikatini idrak edemediklerinden. Sen onların bir esmâ sahibi olduğunu bildiğin zaman tabi ki o esmanın karşılığı olarak, bir tesbihinin bir zikrinin olduğunu da rahatlıkla düşünebilirsin. Onların zikirleri kendi mertebelerinden sesli olabilir, insan o sesi duyamaz, ama keşif yoluyla duyanlar vardır. Ama herkesin anlayabileceği bir tesbihleri vardır, müşahede ehli bilir farkında olur, müşahede ehli olmayan bakar geçer, ama görmez. İşte her bir varlığın tesbihi o varlık ne iş için meydana getirilmişse o işi yapması onun tesbihidir. Cenab-ı Hakk bir elmadan elma olmasını murad ettiyse o elma olarak meydana geldiğinden Rabbine secde etmiş demektir. Rabbinin isteğine uymuş demektir. Dolayısıyla secde yapmıştır, isterse başı dik yukarılarda olsun, emre itaat secdedir. Ve o da onun tesbihidir. Hakkın emrine itaat etmeleri onların tesbihleridir.
Bir gülün rengi, kokusu ondaki vasıfların, isimlerin zuhura çıkmasıdır. İşte Canab-ı Hak onu ne şekilde murad etmişse o şekilde meydana çıkıp dışarıya onu yansıtması içinden çıkan kokuyu dışarı vermesi işte bu onun tesbihidir. O koku bitinceye kadar tesbihini sürdürmektedir. İşte “Siz onların tesbihini anlamazsınız” buyuruyor, bu gaflet ehli için, ama irfan ehli orda oluşan her şeyin bir tesbih olduğunu anlar. Ağustos böceği mevsiminde devamlı ötüyor, işte o da tesbihini yapıyor. O akıl türü hikayeleri yazan Lafonten ağustos böceği ile karıncayı hikaye ederken bu tesbih olayını hiç anlamamıştır.
Karınca nefsi için çalışıyor, yarına yığanak yapıyor, ama ağustos böceği sürekli ötüyor hep zikrini, tesbihini yapıyor. Nefsi için yiyecek içecek hiçbir şey düşünmüyor. Yazın o sıcak günlerinde o kısacık ömrü içinde tükeninceye kadar sürekli ötüyor. Hiçbir menfaat beklemeksizin Hakkı zikretmesi karıncaya göre farklıdır. Lafonten’in irfaniyeti olmadığı için zahire bakarak hikaye etmiştir. Bunları yazarken iyi niyetle yapmıştır ama işin zahiri ile batının farkını görememiştir.
Denizin dalgalarının çıkardığı ses onun dili ve aynı zamanda onun tesbihidir. Aynı zamanda da nefis tezkiyesidir, kendini temizliyor. Hani Hz. Süleyman kuş dilinden anlar diyorlar ya diğer mahlukatın da dili vardır, denizin dili şarıl şarıl dalgaların gelmesi onun lisanıdır, aynı zamanda onun tesbihidir.
Bir adama diyorlar ki sen boş durma, şu denizin kenarına git de sahile gelen şu dalgaları say bakalım, bir günde kaç dalga sahile vuruyor, demişler. Adam gelen dalgaları bir bir olarak işaretlemiş. Sonra sormuşlar gün sonunda “Kaç dalga geldi?” diye. Adam “Bir dalga geldi, ötekiler hep aynıydı” demiş. Burada şunu demek istiyor, mana âleminden bu mevcudat deryasının zuhura gelmesi mana âleminin dalgaları olarak belirtiyor. Hep gelen tecelli de aynı tecellidir. Hep tecelli-i vahid. Rüzgarın uğuldaması onun bir tesbihidir. Yağmurun yere düştüğünde çıkardığı sesler onun tesbihidir. Her varlık Rabb-ı hasının tesbihini yapmaktadır.
Leyleğin yuvasına geldiğinde çıkardığı lak, lak sesleri onların sesli tesbihleridir. Bu varlık perdesinden kurtulmuş olan keşif ehli, semi ruh ile onların nutuklarını işitirler. Bu konuda detaylı bilgi Hud bölümünde vardır. Mademki her bir varlığın hakikati ismi mazharıdır ve isim ise müsemmanın aynıdır, yani o isim zuhura çıkmış olanın aynıdır, şu halde o mevcudun sureti yok olsa da hakikati bakidir. Bu husustaki tafsilat Yunus bölümünde vardır.
Zâhir âlimleri ne yazık ki kendilerinde insanlık gibi bir hakikati idrak edemezler. Bunlar perdeli olan ilim adamlarıdır. Ey marifet taliplisi; bu fırsat eline bir defa geçer, (dünya hayatı veya bu sohbetler kastediliyor olabilir) kibir ve gurur ve istila gibi huzuzat-ı nefsaniyeye (nefsani hazlara) tabi olup istidadını zayi etme. İnsanın ayan-ı sabitesinde istidat-ı ezeli var ya işte onu zayi etme! Cenab-ı Hakkın Âdem özelliği ile var ettiği bütün özellik sende mevcuttur. Senin istidadında bunlar var. Bunları zayi etme.[8]
Yine Fusûs’ul Hikem Nuh fassında tesbih Nuh aleyhisselam ile ilişkilendirilip Nûh aleyhisselâmın hikmeti olarak açıklanmıştır.
Subbûh" mübâlağa yönü üzere "tesbîh" ma‟nâsınadır; ve "tesbîh" Allâh'ı ahkamı imkaniyeden tenzîh etmektir. Ve Nûh Kelimesinin "subbûhiyye hikmeti"ne ilişkili kılınmasındaki sebep budur ki:
Nûh (a.s.) ulü'l-azm olan resûllerin birincisidir; ve risâletin en birinci hükmü, resûlün ümmetinî Hakk'ın tevhidine dâveti ve ortak ve benzerden tenzîhidir. Çünkü risâlet ikilik üzerinedir. Ve bu çoklukların ve kayıtlı olanların hükümlerine aldanıp her birisini birer bağımsız vücût farz eden halkın gözlerini Hakk'ın tevhidine açmak lâzımdır ki, eşyânın halkedilmesinden amaçlanan mârifet ve bu mârîfetin netîcesi olan ibâdet ve ubûdiyyet husûle gelsin. Bu da ancak çokluk kayıtlarından yüz çevirerek bir olan Hakk‟ın vücûduna yönelmek ile olur.[9]
Ve âlemin sûretinden Hakk'ın ayrılması aslâ mümkün değildir. Böyle olunca ulûhiyyetin târifi, onun için hakîkat iledir; mecâz ile değildir. Diri olduğu zaman insanın târifi gibi. Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini idâre edici olan rûhuna ve nefsine, kendi lisânı ile nasıl senâ gösterirse, aynı şekilde Allah Teâlâ da âlemin sûretini, Hakk'ın hamdi ile tesbih edici kıldı; velâkin biz onların tesbîhini idrâk etmeyiz. Çünkü biz, âlemde sûretlerden olan şeyleri ihâta edemeyiz (9).
Yânî insanı târif ederken "konuşan hayvândır" deyip, "hayvân" ifâdesiyle onun cesedini, zâhirini; ve "konuşan" ifâdesiyle bâtıni hüviyetini, rûhunu alırız. Ve insanın zâhiri bâtınından ve bâtını da zâhirinden ayrılmaz.
Bunun gibi Hak da âlemin sûretinin bâtını ve âlemin sûreti, O'nun zâhiridir. Ve Hak bâtın oluşu yönüyle âlemin sûretinden aslâ ayrılmaz. Eğer ayrılmış olsa, insanın rûhu cesedinden ayrıldığı zaman, nasıl fânî olursa, âlemin sûreti de öylece fenâya gider.
Şimdi insan, hayatta olduğu zaman nasıl ki, zâhir ve bâtını ile târif olunursa, ulûhiyyet de öylece Hakk‟ın zâhiri ve bâtını alınmak sûretiyle hadd ve târif olunur. Ve ulûhiyyetin târifi Hak için, mecâz olarak değil, hakîkat olarak sâbittir. Çünkü ilâh edinen gibi değildir. Hak, ilâh edinenin yânî âlem sûretlerinin Kayyûm'udur. Çünkü İlâh olmayınca, ilâh edinenin kıyâmı tasavvur edilemez.
Bilinsin ki, sırası geldikçe diğer fasslarda da îzâh edildiği üzere Hak, zâti ahadiyyet mertebesi îtibârıyla sıfat ve isimlerin tümünden ganîdir. Bundan dolayı bu mertebeyi îzâh için hiçbir ifâde yoktur. Sonradan olmuşun lisânı bu husûsta dilsizdir. Ve bu mertebeyi tefekkür, abesle iştigâldir. Onun için peygamberimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz "Hakk'ın zâtını tefekkür etmeyiniz" buyurmuşlardır. Zâti ahadiyyet mertebesinde Hakk'ın potansiyel olarak mevcût olan sıfatları ve bu sıfatların gerekleri olan isimleri mahv ve helâk olmuştur. "İlâh" denemez, çünkü "me‟lûh yâni ilâh edinen" yoktur. "Hâlık” denemez, çünkü "mahlûk” yoktur". "Mûsâvvir" denemez, çünkü "sûret" yoktur. Ve diğerlerini buna kıyâs et!
Sonuçta hiçbir şeyle vasfedilemez. Fakat potansiyel olarak zâtında mevcût olan sıfat ve isimler, öylece mahbûs kalamaz; açığa çıkmak isterler. Nitekim, kendisinde ressâmlık sıfatı bulunan bir adam, hayâtının sonuna kadar bir tablo çizmeyi düşünmeyebilir mi? İçinde dâimâ o sıfâtın istekleri vardır. Ve o sı- fat, bir tablo çiz ki, senin "ressâm" ismin açığa çıksın der durur. Bunun gibi Hakk'ın sonsuz sıfâtları ve isimleri de kemâllerinin açığa çıkması için bu mertebede istekte bulunurlar. İşte bu isteklere binâen, Hak da isimlere rahmet olarak ahadiyyet mertebesinden vahdet mertebesine tenezzül buyurmuştur.
Bundan dolayı Hak, bu mertebede "ulûhiyyet" sıfâtıyla vasıflanmış olur. Ve ulûhiyyet, ilâhî isimlerin ilmi sûretler ile taayyünü mertebesi olan vâhidiyyet mertebesine tenezzül edince bu mertebede, bir olan vücût isimler ile taayyün etmiş olur. Ve âlem sûretleri de gaybi a'yânların, yânî a'yân-ı sâbitenin sûretleridir. Bu halde âlem sûretleri ilâhî isimlerin görünme yeri olur ve eğer bu görünme yerleri olmasa, isimler taayyün etmiş olmaz idi. Bundan dolayı ulûhiyyet‟in zâhirde tahakkuku, âlemin vücûduna bağlıdır. Ve âlem sûretleri zâhir, isimler de bâtındır. Ve zâhir olan âlem sûretlerinin kıyâmı, onun bâtını olan isimler iledir.
Bundan dolayı insanı târif ederken zâhirini ve bâtınını aldığımız gibi, ulûhiyyeti târif ederken, onun zâhiri olan âlem sûretlerini ve bâtını olan isimleri alırız. Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini idâre edici olan rûhuna ve nefsine, zâhir lisânı ile hâmd edici olduğu gibi, Allah Teâlâ da âlem sûretini kendi nefsine hâmd edici kıldı. Çünkü insan sûretinin devamlılığı ve hayâtı ve insanlığı ve ilâhî kemâlâtı tahsîli ve ilâhî sûret üzere mahlûk olmasıyla vasfedilmesi, bâtını olan rûh sebebiyledir.
Böyle olunca âlemin sûretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup Hakk'a senâ ile konuşucudur. Ve işte bunun için (Fâtiha, 1/1) “El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” yânî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" dedi ki, senânın, sonuçları, ona dönücüdür demek olur. Bundan dolayı senâ eden ve senâ olunan ancak O'dur (10).
Bilinsin ki, "Kelâm" Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Ve vücût ancak Hakk'ın vücûdu olduğundan kelâm sıfatı ile vasıflanmak ta, ancak o bir olan vücûda mahsûstur. Ve âlem sûretlerinin hepsi Hakk'ın mutlak vücûdunun tenezzülü ile, isimlerinden dolayı taayyününden ibâret olmakla, bunların hep- sinde zâhir olan Hak'tır. Ve âlemin sûretleri Hakk'ın zâhiridir. Bundan dolayı Hakk‟ın sıfatları bu görünme yerlerinde onların istîdâdları ve taayyünlerinin gerekleri yönü ile zâhir olur. Ve onlardan kelâmın çıkışı da, hallerinin gerekle- rine göredir. Ve bu sûretlerin hepsinden kelâm edici olan Hak olduğundan, her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer lisânıdır.
Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci bölümünde buyururlar ki: "Bitkilerin mâdenlerin rûhları vardır ki, keşif ehlinin dışındakilerin idrâkinden bâtındır. Bundan dolayı hayvanlar tarafından idrâk olunan şey, onlar tarafından hissedilemez. Ve insan olarak isimlendirilen bu özel mizâcın dışında, keşf ehli indinde her bir şey konuşan hayvândır. Ve bizim keşfimiz de ona şâhiddir. Çünkü biz konuşma lisânı ile taşların Hakk'ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik." Ve yine o bölümün diğer bir mahallinde buyururlar: "Bu tesbîh, keşif sâhibi olmayan görüş ehlinin dediği gibi; hâl lisânı ile değildir." Ve yine "Elli dördüncü sorunun cevâbı"nda buyururlar ki: "Zâhir âlimleri indinde Allâh'ın cansız olan eşyâdaki kelâmı, hâl kelâmıdır. Yânî şöyle ve böyle olduğu onun hâlinden anlaşılır; hattâ eğer o cansız olan lisâna gelseydi, an- laşılan şeyi söylerdi. Bu grup örnek vererek derler ki: “Arz, çiviye niçin beni yarıyorsun der; ve çivi de, beni, mıhlayana bak! der. İşte onların indinde bu, hâl kelâmıdır. Bundan dolayı onlar; Hak Teâlâ'nın “ve in min Ģey‟in illâ yusebbihu bi hamdihî” yâni “O‟nu hamd ile tesbih etmeyen bir Ģey yoktur” (İsrâ, 17/44) ve “innâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ” yâni “Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik. Onu yüklenmekten çekindiler” (Ahzâb, 33/72) sözleriyle haber verilen her bir şeyin tesbîhini ve göklerin ve arzın Hakk‟ın emânetini yüklenmekten çekindiklerini bu esâsa bağlamışlardır. Oysa keşf ehli indinde mâdenler ve bitkiler ve hayvanlardan her bir şeyin konuşması işitilir. Kul, insânlardan konuşmakta olan kimselerin konuşmasını nasıl işitir ise, cansız denilen eşyânın konuşmasını da hayâlde değil, his âleminde kulağıyla öylece işitir." Şimdi âlemlerin sûretlerinin hepsi Hakk'ın lisanları olduğundan onlar (Fâtiha, 1/1) “El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” yânî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" dediler. Ve senânın sonuçları Allâh'a dönücürür. Şu halde hâmid yâni hamd eden ve mahmûd yâni hamd edilen Hak olmuş olur. Çünkü bu sûretlerde taayyün etmiş olup hamd eden Hak'tır ve sûretlerin hep- sinin rûhu olmakla mahmûd olan yâni hamd edilen yine Hâk'tır.
Ve aynı şekilde zâhir ve bâtının toplanmışı olan âlem sûretinin devamlılığı ve kıyâmı da, kendisinin bâtını ve rûhu olan Hak'la olduğu için ona hâmd edicidir. Velâkin, bizim kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdumuz perde olduğundan, onların tesbîhlerini idrâk edemiyoruz. Çünkü âlemin sûretlerinin cinsleri ve nev‟ileri çoktur. Biz o sûretlerin hepsini ihâta edemeyiz. Çünkü her cinsin sûreti, ancak kendi cinsinin lisânı üzere olan hamd ve senâsını anlayabilir.
Şimdi âlem sûretleri kendilerinin rûhlarını ve isimlerini imkâni noksanlıklardan tenzîh etmelerinden dolayı tesbih edici olurlar; ve kendilerinden açığa çıkan kemâlâttan dolayı da hamd ederler.[10]
Bilinsin ki muhakkak hayâtın sırrı, suda sirâyet etti. Böyle olunca o, unsurların ve temel öğelerin aslıdır. Ve işte bunun için Allah Teâlâ diri olan her şeyi sudan hálk etti. Ve vücûtta bir şey yoktur, illâ ki o diri olduğu halde mevcûttur; çünkü hiç birşey yoktur, illâ ki o, Allâh'ın hamdı ile tesbîh eder olduğu halde mevcûttur; fakat onun tesbîhi anlaşılmaz, ancak ilâhî keşf ile anlaşılır ve Hakk'ı ancak diri olan şey tesbîh eder. Bundan dolayı her şey diridir ve her şeyin aslı sudur (1).
"Hayat" ilâhî sıfâtlardan bir sıfâttır; ve ilk olarak kendisi ile ilâhî hüviyyetin zâhir olduğu şey "hayat"tır. Bunun için, hayat sıfatı, diğer sıfatlar üzerine zâtî öncelik ile öncelik kazanmıştır. Ve imkân dâhilinde olanlardan ilk olarak kendisi ile "hayat" zâhir olan şey de sudur. Bunun için su, her bir şeyin evveli ve aslı oldu ve hayâtın sırrı suda sirâyet etti. İşte bu sebebe dayalı olarak, Hak Teâlâ hayat sâhibi olan her şeyi sudan hálk etti. Ve vücûtta rûh sâhibi olmayan bir şey yoktur; çünkü âlem sûretlerinden her bir sûret bir ismin görünme yeridir ve her bir isim, isimlerin hepsini içine alır. Bundan dolayı her bir zerrede "Hayy" ismi tecellî edicidir. Ve Kur'ân-ı Kerim'de “ve in min şey‟in illâ yüsebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm” (İsrâ, 17/44) Ya'nî "Hiçbir şey yoktur, illâ ki Hakk'ın hamdı ile tesbîh eder; fakat siz onun tesbîhini anlamazsınız" buyrulduğu üzere, vücûtta Allah'ın hamdı ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak onların tesbîhleri, Allah'ın keşfiyle anlaşılır. Ve her şey mademki Hakk'ı hamd ile tesbîh ediyor, o halde onlarda hayat vardır. Çünkü hayâtı olmayan, şey tesbîh edemez. Ve imkân dâhilinde olanlardan ilk olarak kendisi ile hayat zâhir olan şey su olunca, imkân dâhilinde olanlar ta'bîri altına dâhil olan bütün âlem eşyasının aslı su olmuş olur.[11]
“Tesbîh nedir?” “TESBiH” kelimesi hakkında.
“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir.
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti.
YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.
TESBİH: Tesbîh etmek.
SEBBİH: Tesbîh et/emir.
Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.
"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı olmak anlamında da kullanılır.
Sübhân, Yüce Allah'ın zâtının temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır.
Bu çalışmada, “sebbeha” fiilinin türevleri sebbaha / yüsebbihu / tüsebbihu / yüsebbihune / sebbih vb.) ile “Sübhan” kelimesinin geçtiği Âyetlere yer verilmiştir.
Bunların dışında, “çok zikretmek, tesbih etmek” anlamında tercüme edilen diğer 3 Âyet de en sonda belirtilmiştir. İslâm gelmezden önce de "tesbih" sözcüğü biliniyor ve kullanılıyordu.
"Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâları ise şöyle sıralayabiliriz:
Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir.
Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfatlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.
Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfatlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez.
Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsamıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfatlardan da uzaktır.
Diğer lügat ifadelerini de görmeye devam edelim.
Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.)
(Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.
(Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i.
(Sübha-keş) Tesbîh çeken.
Osmanlıca Türkçe sözlük:
Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.
Cemâl sıfatını içini alan (Elhamdülillâh) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir. Meselâ: Güneşin, biri yakın, diğeri uzak, olmak üzere bize dönük iki yönü vardır. Yakınlık yönüyle sıcaklık ve ışık veriyor, uzaklık yönüyle de insânların zarar ve ziyanlarından temiz ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insân, güneşe karşı yalnız ve kabul edici olabilir. Fâil ve müessir olamaz. Kezâlik bilâteşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize yakın olduğu cihetle ona hamd ediyoruz.
Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N.
Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat)
Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır.
“Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır, yeri geldikçe bakacağız, İnşeallah.
Bu kısa bilgileri verdikten sonra, bir de “tesbîh” kelimesini harfleri ve ebced hesâbı yönünden özetle incelemeye çalışalım.
(تَسْبِيح) (Tesbîh) Yukarıda bu kelimenin (se, be, ha,) (س ب ح) kökünden-harflerinden meydana geldiği ifade edilmişti. (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (60+2+8=70) tir. Diğer yönleriyle bakarsak, (6+2+8=16) (1) (6) (16-2=14) (1+6=7) (6+8=14) (1+4=5) tir.
Çıkan değerler, (6) (2) (8) (1) (6) iki adet (7) iki adet (14) ve (5) tir. Bu sayısal değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür.
(تَسْبِيح) (Tesbîh) Şimdi de bu kelimenin sayısal değerine bakalım. (ت) (te) (400) (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ى) (10) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (400+60+2+10+8=480) dir. Diğer yönleriyle bakarsak, (4+8=12) (8+1=9)dur. Çıkan değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.
(se, be, ha,) (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür.
(Tesbîh) (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.
Bunların ifadelerini:
(1) Tevhid hakikatlerini.
(2) Zâhir ve bâtın, hakikatlerini.
(4) Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet, hakikatlerini (5) Hazarât-ı Hamse. Beş hazret mertebesi, hakikat-lerini.
(6) Cihetten tesirli olma, hakikatlerini.
(7) Ettur-u seb’a, yedi nefis turu, hakikatlerini.
(8) Sekiz cennet mertebesi, hakikatlerini.
(9) Mûseviyyet mertebesi, hakikatlerini.
(10) İseviyyet mertebesi, hakikatlerini.
(12) Hakikat-i Muhammediyye mertebesi, hakikatlerini ifade etmektedirler diyebiliriz.
(14) ise bilindiği gibi bütün bu mertebelerde geçerli olan ve oralarda, Nûr-î mânâ da faaliyette olan Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûr-î hakikatlerini, Nûr-u Muhammed-î deryasını ifade etmektedir diyebiliriz.
Yukarıda da görüldüğü gibi (Tesbîh) hakikatinin bütün mertebelerle ilgili olduğu açık olarak görülmektedir.
Bir başka yönden de baktığımızda, (س ب ح) (SEBEHA) da “sin” İnsân-ı kâmil-i, “be” “ile” birlikteliği, “ha” ise hayatı, ifade etmektedir.
Hâl böyle olunca çıkan netice, sıfat, İnsân-ı kâmil mertebesi itibarı ile bütün âleme “Hay” ismi ile hayat verilmesidir. İşte bu yüzden tesbîh, (kudsiyyet) ifade etmektedir diyebiliriz.[12]
Namazlarda Subhaneke ile birinci tenzih, rükü da subhana rabbiy’al ala ile ikini tenzih ve subhane rabbiy’el azim ile üçüncü tenzih ve sırası ile ef’âl, esmâ, sıfât mertebesi tesbihleridir. Sıfât mertebesinde bu tesbih, teşbihe dönüşmektedir.
Kişinin meleki kuvvetleri ef’âl mertebesinde Cenâb-ı Hakkı tesbih ve takdis etmktedirler. Ne zaman Cenâb-ı Hakk ben bir halife cael/kılacağım.(2/30) Dediği zaman bu âdemiyet mertebesinin beden arzında görünmesi ile tesbih yeryüzü arzından gönül göğüne intikal etmiş olacaktır.
İlgisi bakımında İz-Efendi Babamdan gökyüzü insanları çalışmasından 61/1 âyetin yorumunu istemiştim, buraya alıyoruz.
(٦١.١)
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
Kur’ânı Kerim Türkçe okunuş:
61.1 - Sebbeha lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, ve huvel azîzul hakîm.
Diyanet Meali:
61.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
61.1 - Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihte bulunmuştur. Ve O azîzdir, hakîmdir.
--------------------
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
57.1 - Göklerde ve yerde ne var ise Allah-ı tesbih etmektedır. Ve O, azîzdir, hakîmdir.
“Göklerde ve yerde ne var ise” bunların en hayırlısı kemalde olanı, “en güzel suret üzere halkedilen insan”dır ve âlem bu Hakikat-i Muhammed-i insan için halkedilmiştir. Bu insanın sadece bizim insan nesli-sülâlesi olmamız olduğumuzu zannetmek kendi hakikatimizden haberimiz olmadığının delilidir. Yerde olduğu gibi, gökler âlemlerindede aynı şekilde onu tesbih eden diğer insan nesilleri-sülâlelerinin olduğu açıktır.
Eğer yok ise o âlemler yok hükmündedir âlemlerin varlık sebebi ise insan nesli-sülâlesidir. T.B.
NOT= 57.1 – ayeti ile 61.1 – ayeti yaklaşık aynı ma’nâda olduğu için o yorumu buraya da aldım. T.B.
Bu âyet hakkında tefekkür ederken ve araştırma yaparken İz-Efendi Babama atmış olduğum mailin cevabında sağlık[13] durumunuz müsait olursanız bayram dönüşü trafik durumundan[14] ötürü ertelediğimiz Kurban bayramı ziyareti Tekirdağ da 30.06.2024 günü bekleriz, diyordu.
Eşim tedavi gördüğü ve istirahat etmesi gerektiği için yalnız Tekirdağ’a gitmiş bulundum. İz-Efendi Babama durumu izah edince yalnız[15] mı geldin? Hoş geldin diyerek karşıladı.
Yemek faslında sonra o günkü Özel sohbet bölümüne geçildi. Konu İz-Efendi Babamın üzerinde çalıştığı “Gökyüzü İnsanları”ydı.[16]
Şimdi “İZ—T.B.”sohbetine geçelim[17];
Bismillahirrahmanirrahim Alıştırma, konuya yaklaştırma babında bir sohbetimiz olacaktır.
Gökyüzünde de bizim gibi insanlar var mıdır? Yok mudur? Yoksa neden yoktur. Varsa neden vardır.
Sizler için var mıdır? Yok mudur?
Dinleyiciler: Vardır.
“İZ—TB” : Var olması lazım geliyor.
Nedense ulema-i kiram bu konuya hiç el atmamışlar. Sadece tek bir nesil olarak bizim içinde bulunduğumuz insanlık neslini, sülalesini ölçü alarak bütün bilgileri bunun üzerinde kurgulamışlardır.
Halbuki sonsuz olan Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz olan bu âlemlerinde bizim dünyamızda olan süremiz on bin – on beş bin sene olmuş olsa, bu sonsuz feza iğne ucu kadar üç saniye bile sürmez. “Doğdular, yaşadılar, öldüler.” O kadar bir zaman süre, bütün bir âlemin halk edilişi bunun için mi? Halk edilmesi, sadece bizim neslimiz için mi? Tabii ki mantık olarak baktığımızda yeterli cevap olmaz. Bizim için sadece halk edildi, dersek. Ama nedense ulema-i kiram, âlimlerimizin hepsi tefsirlerinde, meallerinde insanların sadece bizim âlemimizde olduğunu başka âlemlerde insan yaşamı olup olmadığını bile hiç düşünmemişlerdir.
Evet, böyle ön girişten sonra;
Şimdi, en mühim mesele hayal ufkumuzu bir gerçeğe doğru yönlendirerek hem hayretimizi, hem bilgimizi şu soru üzerine çekelim. Âlemlerin oluşumu içinde ve her tarafa yayılmış hakikat-i insaniyye ve hakikat-i muhammediye mertebesinin nokta zuhuru olan muhammedi sûreti yani Hazreti Muhammed resülullahı neden başka bir gezegende veya gezegenlerde olmasın.
Bu kitabın 144, 145. Sayfasından başlıyor. Daha ileriki sayfalarda bu âlemlerin oluşumu hakkında genel bilgiler var. Âlemin oluşumu bilgilerini verdikten sonra sıra üzerinde yaşayan, üzerinde yaşayacak olan biz insanların nesillerinin neden sadece bizim âlemimize has olupta diğerlerine olmasın sorularının cevaplarını bulmaya çalışıyoruz.
Nedense bu konuya hiç değinilmemiş, insanoğlunun sadece dünya da bir defalık seyri olduğu durumuna göre bütün bilgiler düzenlenmiştir. Oysa zât-ı uluhiyetin sonsuzluk ebedi sürecinde bütün zuhurlarını sadece bu dünya âlemi sahasına sığdıracağı zannedilmiştir. Halbuki sonsuz bir zamana göre bu insanlığın dünya süreci adeta 3 saniyeden ibarettir. O halde âlem, âlemlere rahmet olarak gönderilen habibullahtan mahrum kalacak demektir. Böyle bir şeyde mümkün değildir.
Üzerinde yaşadığımız adına arz, yerküre dediğimiz bu gezegenin içinde bulunduğu sisteme güneş sistemi, güneş sisteminde içinde bulunduğu sisteme de samanyolu galaksisi denmektedir. İçinde yüz milyar gezegen olduğu bildirilmektedir. Ayrıca galaksimizin de içinde bulunduğu feza, uzayda da yaklaşık 100 milyar galaksi olduğu tespit edilmiştir.
Şimdi aklı-selim ile küçük bir tefekkür alanı açalım. İçinde bulunduğumuz galaksimizde 100 milyar gezegen olduğu bildirilmektedir. Bu hesaba göre 100 milyarda bir ihtimal, bakın bizim galaksimizde bir gezegende dünya arzında bir insan olduğunu düşünelim. Yüz milyar galakside de her birinde de bir arz benzeri dünya ve bizim insanımız benzeri insan sülalemiz gibi Âdem sülalesi olmasın. Bu düşünceye göre gökyüzünde, fezada yüz milyar üzerinde insan yaşayan yeryüzü, arz ismiyle bildiğimiz gezegenler olmasın. Yüz milyarda bir ihtimal dahi olsa en azından, yüz milyar insan türü varlığın yaşadığı gökyüzünde gezegen var. Bakın, yüz milyarda bir… İlâhi ve risali kaynaklı bu konuda pek çok bilgi vardır. Ancak bunları değerlendirmek için ön yarı ve şartlanmış akıl kutrundan çıkıp gerçek bir irfaniyet aklına geçmemiz gerekecektir. Ancak o zaman bu sonsuz fezada insan türü hayatın sadece bizim arzımızda olmadığı sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok üzerinde insanların yaşadığı dünya arzlarının olduğunu kolayca kabullenmiş oluruz. Konuda akıl dışı konu olmamış olur.
Gelecek sayfalarda konu hakkında âyetlerin ve hadislerin ışığında geniş bilgiler verilecektir. Geçmiş sayfalarda a'maiyetten sonra oluşan zuhur ve tecellilerin âlemin şehadet âlemine gelinceye kadar ki geçen evreler belirtilmişti. Bu sisteme göre âlemle bahsedildiği gibi noktadan bing bang, hayali cüzden külle teorisinden meydana gelmedi. Tam askine âlemler küllden cüze doğru tecelli zuhur ile oluştu. Yani cem’den tafsile doğru oluştu.
Bu sistemin âlemlerin oluştuğu bani olan Allah’u Teâlâ hazretleri Kûr’ân-ı keriminde kullarına kendi bildirdi. Onu meydana getirdiği âlemlerin yapısını ancak kendi bilir. Önerdiği bildirme açıktır. Bu anlayış bing bang, aklı cüziyle yani küçücük aklıyla yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur. Ne yazık ki içinde bizimde ilim adamlarımız bu hayali evren oluşumunu çaresiz ve araştırmaksızın kabul etmiş görünüyorlar.
Evrenin sonsuz fezanın halk edilmesi geçmiş sayfalarda oldukça uzun olarak anlatılmaya çalışıldı. Şimdi ise batı aklı cüzünün oluşturmaya çalıştığı bing bang âlemlerin oluşumuna dair yazılardan bir bölümüne bakalım içlerinde nasıl olduğu yazarları tarafından belirtildiği görülecektir. “T.B.” Onlar âlemlerin yoğunlaşmış bir noktadan patlayıp yayıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Ama biraz önce düşünen akılda diyor ki nokta nereden halk edildi. Nokta nereydi? Nerede patladı. Noktadan var edildi de, nokta neredeydi. Noktayı kim halk etti. Noktanın içinde bahsettikleri o gücü kim oraya koydu. İş baştan bozuktur.
Ko… Ka… gogul bilgisi büyük patlama öncesinde ne vardı.
Onlar bir noktadan âlemlerin işte yoğunlaşmış bir noktadan patlayıp yayıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Ama biraz düşünen akılda diyor ki Peki nokta nereden halk edildi? Ve o nokta neredeydi? Nerede patladı? Yoktan var edildi denilir ya noktadan meydana geldi de nokta neredeydi? Noktayı noktanın içindeki o bahsettikleri gücü kim halk etti? Baştan kim oraya koydu? Bu büyük patlama öncesinde ne vardı?
Ko… De… bilim teknoloji diye internetten bir yazar…
Onlara göre şimdi evren büyük patlamayla oluştu. Peki büyük patlama nasıl oluştu? Ve ondan önce ne vardı? Evren ezeli mi? Yoksa başka bir evrenin yok olmasıyla mı oluştu en ilginç 10 kozmoloi teorisiyle birlikte görelim diye izahına çalışıyorlar diyor.
Biz de bakalım nelermiş bunu anlamak için büyük patlamanın aslında bir patlama olmadığını baştan ters görmemiz gerekiyor. Çünkü uzayda bir noktada gerçekleşmedi büyük patlamadan önce uzay ve zaman yoktu. Bu nedenle büyük patlama uzayda değil de zamanda bir anda gerçekleşti.
Bir şey anlayan var mı? Bak batının ilim, ilim dediği şeylere bakın nasıl aklı cüzün üretmeye çalıştığı aciz cümle kuruluşları anlamsız Bu nedenle büyük patlama uzayda değil de zamanda bir anda gerçekleşti. Uzay yoksa zaman da yok yani patlama yoksa zaman da yok. Nasıl zaman da yok nasıl oluştu?
Evren büyük patlama ile başladı. Ve zaman büyük patlama ile birlikte akmaya başladı büyük patlama öncesi ancak ilk neden açısından bakarsak ve “Einstein görelilik teorisi”nden yola çıkarsak evrenin büyük ama önce sonsuz yoğunlukta ve sonsuz küçüklükte olan bir noktanın patlayıp genişlemesiyle oluştuğunu görüyoruz. Buna tekillik diyoruz.
Peki bunu nereden biliyoruz. Cümleler mantık dışı bir daha bakın büyük patlamadan önce sonsuz yoğunlukta ve sonsuz küçüklükte bu ne demek? Sonsuz küçük sonsuz küçüklükte ama sonsuz küçüklükte ne demek? Yok küçük sonsuz olacak, küçücük olacak sonsuz büyük güç olacak. Yoktan oluştuğunu görüyoruz nereden görüyorsun? Buna tekillik diyoruz? Tekil ne demek? Peki bunu nereden biliyoruz?