Ve lekad zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bimesâbîha ve ce'alnâhâ rucûmen lişşeyâtîn(i)(s) ve a'tednâ lehum ‘ażâbe-sse'îr(i)
Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.
Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.
Dünya semasının yıldız kandilleriyle süslendiği ve bu yıldızların aynı zamanda şeytanlara atılan mermiler kılındığı bildirilir. Bir varlık hem ziynet hem koruma işlevi görür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mesabîh, misbâh'ın çoğuludur; aydınlatıcı kandiller demektir. Burada yıldızlar kastedilmiştir. Yıldızların üç vazifesi vardır: göğü süslemek, yol göstermek ve şeytanları taşlamak.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Misbâh, sabâh (aydınlık) kökünden gelir; ışık veren alet demektir. Yıldızların 'mesabîh' olarak nitelenmesi, onların kainatı hem fiziken hem manen aydınlattığına işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mesabîh, S-B-H kökünden olup parlayan ve aydınlatan şeyler demektir. Gece karanlığını yırtan yıldızlar, ilahi kudretin görünen işaretleridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Recm, taşlamak demektir. Rucûm ise taşlanarak kovulma veya taş olarak atılan şeylerdir. Burada yıldızların veya yıldızlardan fırlayan alev parçalarının şeytanları kovduğu kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rucûm, recm'in çoğuludur. Yıldızların hem güzellik unsuru hem savunma aracı olması, Kur'an'ın zıtları cem etme üslubunun güzel bir örneğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Şeytan, Ş-T-N kökünden olup 'haktan uzaklaşan, uzaklaştıran' demektir. Bazı dilcilere göre şâta (yandı) kökünden gelir; ateşten yaratılmış olmasına işaret eder. Her iki iştikak da şeytanın tabiatını yansıtır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şeytan kelimesi hem cin hem insan için kullanılır. Burada semaya yükselerek haber çalmaya çalışan cin şeytanları kastedilir; yıldızlarla taşlanarak kovulurlar.
Mülk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Ve lekad zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîni ve a’tednâ lehum azâbes saîr.) Mülk (67/5) “Ve andolsun ki, dünyânın semâsını kandillerle süsledik. Ve onları, şeytanlar için (atılacak) taşlar kıldık. Ve onlar için alevli ateşin azâbını hazırladık.”
Dünyâ semâsına baktığımız zaman yıldızları görüyoruz. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor, “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine baksanız yolunuz bulursunuz.” Yıldızlar gibi olan sahabe’nin yaptığı işler ve bizlere bıraktıkları hayât hikâyeleri ve sözleri bizim gönül göğümüzde yıldızlar hükmündedir. Efendimiz (s.a.v)’in sözleri ise (nur-u Muhammed-î) ay gibidir. Bizler bu ay ve yıldızlar ile süslü olan gönül göğümüze bakarsak eğer, kolaylıkla yolumuzu buluruz. Ayrıca bizim kendimizden doğan hakîkatlerimiz yani yıldızlarda vardır. Sonuç olarak gönlümüze bir şey sorduğumuz zaman buralardan cevaplarını alabiliriz. Gönül semasını süsleyen o yıldızların her biri göneş misali olan ilmi İlâhiyyeden akseden ilâhi bilgilerdir.
Hz .Resûlullah (s.a.v)’ın dünyâya gelişinden belli bir müddet önceye kadar, şeytanlar gökyüzüne çıkarak meleklerin konuşmalarından haberler çalıyorlardı. Ve bu haberleri kâhinler vâsıtasıyla insanlara bildiriyorlardı.
Efendimizin (s.a.v) dünyâya gelişi yaklaşınca Cenâb-ı Hakk (c.c) şeytanların bu şekilde çıkışlarını kesinlikle yasaklamıştır. Yakıcı ateş anlamına gelen “şihab” ile bu tür girişimlerde bulunan şeytanlar yok ediliyor.
Ve alevli ateşin azâbı bir anlamda bu faaliyetin gösterilememesinin ifâdesidir. Bir işi çok yapmak isteyen bir kişinin onu yapamaması onun için azâbtır. Şeytanlar içinde kendilerindeki fiilleri insanlara aktaramamak azâb olmaktadır.