Nûn(c) velkalemi vemâ yesturûn(e)
(1-2) Nun. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.
Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.
Kalem Suresi'nin ilk ayeti, 'Nun' harfiyle başlayan ve 'kalem' ile 'yazılanlar' üzerine yemin içeren bir başlangıçtır. Bu ayet, vahyin yazılı formuna ve bilginin aktarım aracına vurgu yaparak, Hz. Peygamber'in risaletinin doğruluğunu teyit eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, hurûf-ı mukattaa'nın anlamlarının Allah katında olduğunu belirtir. 'Nun' harfinin özel bir anlamı olabileceği gibi, Kur'an'ın mucizevi yapısına ve Arap dilinin harflerinden oluştuğuna dikkat çekmek için kullanılmış olabilir. Ayetteki kullanımı, surenin içeriğine bir giriş niteliğindedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, hurûf-ı mukattaa'nın Kur'an'ın i'cazını gösterdiğini ve bu harflerin Kur'an'ın kendisinden oluştuğu Arap dilinin harfleri olduğunu vurgular. 'Nun' harfi, surenin başında yer alarak, okuyucunun dikkatini çekmeyi ve Kur'an'ın ilahi kaynağına işaret etmeyi amaçlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kalem' kelimesinin bilinen yazma aracı olduğunu belirtir. Ayetteki yemin, kalemin önemine, bilginin kaydedilmesine ve ilahi vahyinin yazılı formuna dikkat çekmektedir. Bu, bilginin korunması ve aktarılması için bir araç olarak kalemin kutsallığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalem'i 'yazma aracı' olarak tanımlar ve Kur'an'da çeşitli yerlerde geçtiğini belirtir. Bu ayetteki yemin, kalemin sadece bir araç olmanın ötesinde, ilahi bilginin ve kaderin yazıldığı yüce bir varlık olarak algılanmasına işaret eder. Vahyin yazılışındaki rolü nedeniyle özel bir konuma sahiptir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kalem' kavramının Kur'an'da bilginin ve ilahi takdirin kaydedilmesiyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayetteki yemin, kalemin sadece fiziksel bir nesne olmadığını, aynı zamanda ilahi iradenin ve bilginin tezahür ettiği bir sembol olduğunu gösterir. Vahyin yazılışındaki merkezi rolü, onun kutsallığını pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yesturûn' fiilinin 'yazmak' anlamına geldiğini ve burada kalemle yazılan her şeyi kapsadığını ifade eder. Ayetteki yemin, sadece kaleme değil, aynı zamanda kalemin ürünü olan yazılı metinlere de yöneliktir. Bu, bilginin ve vahyin yazılı formunun önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'satr' kökünden türeyen 'yesturûn' kelimesini 'satır satır yazmak' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, kalemin yazdığı her şeyi, özellikle de ilahi vahyi ve kaderi kapsar. Bu, yazılı bilginin doğruluğuna ve güvenilirliğine yapılan bir yemindir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'yesturûn' fiilinin 'yazmak, kaydetmek' anlamında kullanıldığını ve bu ayetteki bağlamda, kalemin yazdığı her türlü bilgiyi, özellikle de ilahi vahyi ve kaderi ifade ettiğini belirtir. Yemin, yazılı bilginin kutsallığını ve önemini vurgulayarak, Hz. Peygamber'e gelen vahyin doğruluğunu teyit eder.
Kalem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(68-1) ~~68.1~
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
~ ~ ~
68.1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68. 1 - Nun ve kalem ve ehli kalemin sadra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için
------------------------
« نۤNun vakıf halinde sakin okunur. Üzerinde durulmayıp geçilmesi halinde, kıraetlerin çoğunda izhar ile, bazısında « واو da gunneli veya gunnesiz idğam ile okunur. Ta ilk « الۤمۤ de geçtiği üzere, bizim için lügat yönüyle olmasa bile mana itibariyle müteşabih ayetlerdendir. Bunun görünüşü « قۤ ، صۤgibi heca harflerinden bildiğimiz “nun” harfi olmasıdır ki Rahman, Kur'an isimlerinin sonunda olduğu gibi gunneli bir sestir. Bir nokta ile bir hokka ve çanak gibi daireyi andırır bir şekilde yazılır. İsmi de, başı ve sonu bir olan « نونlafzıdır. Harf denilen sesler içinde en titreşimli ses olması ve yaratılış-(zuhur-tecelli) kitabının düzeninde derece derece tek ve basit şeylerden bileşimler dizilerek baştan sona hakkın varlığını gösteren ayetler satıra konmuş olduğu gibi, fikir ve konuşmada ve kalemle yazıda da cümlelerin kelimelerden, kelimelerin harflerden dizilmesi nedeniyle ya özel olarak bir şeyi zikredip hepsini kasdetme türünden bütün heca harflerine işaret olarak veya beşer iniltisini ve yaratılış tınlamasını en fazla temsil eden bir ses yahut bize göre bir merkeze bakan yarım küre şeklinde görünen alemin yer ve göğü ile suret ve manasını veya kalemle yazı yazılan bir hokka ile mürekkebini andırır bir şekilde yazılan « نونharfinin özellikle kendisini göstererek fıtratta söz ve yazının kaynak ve gayesine bir işaret ve bunlara yemin ile dilin ve yazının ve yazı yazanların kıymetine dikkat çekerek meydan okuma ve çağrı ifade eder bir harftir. Ki zihinleri bir noktada derinlere götürerek indirilmiş kitaptan yaratılış-(zuhur-tecelli) kitabına ve varlığın başlangıcına kadar bütün harfleri düşündürebilir. Böyle olması aynı zamanda surenin ismi olmasına da engel değildir. “Nun” diye okunurken ismi değil de müsemmasının kastedildiğine dikkat çekmek için « ن
yazılmış ve sonuna hareke verilmeyip durularak okunmuştur. Harfin üzerinde bu şekilde durmakla önceki surenin sonundaki « مَاۤءٍ مَع۪ينٍi kaybetmiş olanların inlemeleri ancak bir akarsu gibi hayat mayası olmak üzere Rahman tarafından inen Kur'an ile dinlendirilebileceğine ve kalemlerin onun için çalışması gerektiğine de insana zevk veren bir işaret vardır. Kısacası burada asıl kastedilen mana ne olursa olsun, her şeyden önce bunun, bildiğimiz “nun” harfi olduğu açıktır. Birçok tefsircinin tercih ettiği görüş de budur. Bu itibarla bu kelimenin lafzında bulunan müteşabihlik bir dereceye kadar giderilmiş demek ise de, kelimenin manasında bulunan müteşabihlik devam etmektedir. Bununla beraber Arapça'da “nun” isminin, bu harften başka olarak Hz. Yunus'a “Zünnun” denilmesinde olduğu gibi hut, yani “balık” manasına; keza yazı hokkası “divit” manasına ve daha bazı manalara geldiği de söylenir. Bu münasebetle burada şu rivayetler de nakledilir:
1. Bazıları demiştir ki: « نونbüyük balıktır ki yerler onun üzerindedir ve buna Yehmut denilir. İbn Cerir, İbn Abbas'tan bu hususta şunları rivayet eder:
Yüce Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey kalemdir. O yaratılınca -(zuhur-tecelli) bütün olacaklar oldu. Sonra buhar yükseltildi, ondan gökler yaratıldı. -(zuhur-tecelli) Sonra « نونyaratıldı. (zuhur-tecelli) Yer o Nun'un sırtına döşendi, sonra arz hareket etti, derken iyice çalkandı, onun üzerine dağlarla sabitleştirildi. Onun için dağlar yere karşı böbürlenirler. İbn Abbas böyle dedi ve
نۤ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ“nun, kaleme ve yazdıklarına andolsun ki…” ayetlerini okudu.
Diğer bir rivayet de şöyledir: Rabbimin ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey kalemdir. Ona “yaz” dedi o da kıyamete kadar olacakları yazdı. Sonra su üzerinde Nun'u yarattı. -(zuhur-tecelli) Sonra onun üzerine yer kabuğunu örttü. Alusi, bunu Ziya'nın el-Muhtare'de ve Hakim'in sahih diye ve daha bazılarının İbn Abbas'tan rivayet eyledikleri bir hadis olmak üzere şöyle nakletmiştir:
خَلَقَ اللّٰهُ تَعَالَى النُّونَ فَبَسَطَتِ اْلاَرْضُ عَلَيْهِ فَاضْطَرَبَ النُّونُ فَمَادَتِ اْلاَرْضُ فَاُثْبِتَتِ الْجِبَالُ ثُمَّ قَرَاَ
نۤ وَالْقَلَمِ.. “Yüce Allah Nun'u yarattı. -(zuhur-tecelli) Sonra onun üzerine arz yayılıp döşendi. Bu nedenle Nun deprendi. Bu sebeple arz meyledip kımıldadı. Bu suretle dağlar oturtulup yer onlarla sabitleştirildi. İbn Abbas daha sonra نۤ وَالْقَلَمِ ayetlerini okudu”. (Alusi, a.g.e., XXIX,
28; Hakim, el-Müstedrek, II, 498.) Görülüyor ki bu rivayetlerde hep Nun ismi kullanılmış, Hut denilmemiştir. Fakat Mücahid'den gelen bir rivayette buna “arzın veya arzların üzerinde bulunduğu hut denilmiş olduğundan “balık” diye yayılmıştır. Bunun bizim bildiğimiz balık olmadığı açık olduğu halde bundan birçok yanlış manalar çıkarılmıştır. Fakat dikkatle okununca bunlar bize şunu anlatmış oluyor:
Başlangıçta “Kalem-i a'la (yüce kalem) denilen ve ezeli takdirde kıyamete kadar olacak şeylerin bir projesini yazan ruhani bir ilk unsur, bir kuvvet yaratılmıştır ki-(zuhur-tecelli) buna birçokları akl-ı evvel (ilk akıl) veya Muhammedi nur demişlerdir. Sonra madde yaratılmıştır-(zuhur-tecelli). Buna cevher dahi denilmiştir. Sonra bir su buharı gibi gaz halindeki maddeden gök cisimleri yaratılmış, sonra bunlardan sıvı halinde arzın maddesi ayrılmış ki feza dediğimiz uzay okyanusunda yüzen bu maddeye, küreye benzer şekilde olduğu anlatılmak üzere Nun veya Hut ismi verilmiştir.
(Her şeyde başlangıç ve son bir olduğu için, herhangi bir şeyde bir başlangıçtan neticede aynı başlangıca dönülmek üzere meydana gelen her hareket bir devir demek olduğundan, alemin ve bütün cisimlerin yaratılışında-(zuhur-tecelli) asıl olan küreselliktir. Böyle bir devrin başlangıcına "evolusyon, ihtilal veya tekallüb" tamamlanmasına da, "revolusyon, inkılab veya tekamül" denilmesi zamanımızın terimlerinden olmuştur.
(Müellif) Yer küresinin böyle başlangıçta gök maddesinden ayrılarak yaratılmış-(zuhur-tecelli) olup buharlarla kuşatılan sıvı halindeki havada yüzmekte olan yuvarlak « نmaddesi üzerinde, sonra yer kabuğu dediğimiz toprak ve taş gibi cansız varlıklar tabakası yaratılmaya-(zuhur-tecelli) başlamış ve bu taraftan o Nun maddesinin üzerine bir kabuk halinde yayılıp döşenmiş ve bu suretle arz meydana gelmiştir. Fakat her taraftan böyle sarılmış olan o Nun evvelkisi gibi nefes alamayarak nefesi tıkanmış bir balık gibi hareket edip deprenmeye başladığından, bu sebeple yerin hareketi yani depremler meydana gelmeye ve bundan da yeryüzü çalkalanıp yarılarak volkanlar çıkmaya başlamış, bu sebeple de etrafına saçılan yer dalgaları da bastırıla bastırıla dağlar yaratılmış-(zuhur-tecelli) ve surette dağlar oturdukça arz zamanla yoğunluk ve sağlamlık kazanarak sabitleşip üzerinde durulabilecek bir hale gelmiştir.
Kur'an'da dağlara “evtad”, yani “Arz'ın çivileri” denilmesi de bu mana ile açıklanmıştır. Dağların oluşumunun bu suretle yer üzerinde hayat için büyük yararları olmuştur. Bu sebeple dağların yere karşı böbürlenerek yukardan bakmaya hakları vardır. Bununla beraber bundan sonra yerin hareketi ve “hast” denilen volkan olayları hiç olmuyor değil zaman zaman nice yer sarsıntıları olmakta ve nice sivrilen dağlar yıkılıp yerin altından yeni dağlar, tepeler yaratılmaktadır-(zuhur-tecelli). Fakat bunlar arasıra ve ilk çağlara oranla pek az derecede olduğundan, genel görünüşü ile arzın, üzerinde oturulabilir hale gelmiş olmasına bir engel teşkil etmemektedir.
Bir gün olup da, Hakka suresi'nde geleceği gibi, yer altından büyük bir fışkırma ile yerin ve dağların bir anda un gibi dağılıp saçılmış bir toz haline getirilivermesi de her gün olması beklenen bir olaydır. Şimdiki halde meydana gelmekte olan yer sarsıntıları, yer çökmeleri, volkanlar dahi demek ki hep yerin altındaki o Nun'un Allah'ın emrine uyarak deprenmesiyle meydana gelmektedir. Yarılan yerler, fışkıran volkanlar, yeniden meydana gelen çukurlar, tepeler, ovalar hep o yüce Kalem'in çizdiği çizgiler, yazdığı yazılardır.
Şimdi şunu itiraf etmek gerekir ki, zamanımızda yerin şekillenmesi ve dağların oluşumu ve yer sarsıntılarının meydana gelmesi hakkında fen adına arzın tabakaları ile ilgili bilgilerden edinilebilen kanaatlerin özü de, bu rivayetlerin ifade ettiği manalardan başka bir şey değildir. Böyle iken birçokları, “arzın altında balık mı olurmuş” diye güler; birçokları da, “arzın altındaki gazların sıkışmasından, hareketinden, yerin üzerinde zelzele mi olurmuş” diye güler. İki taraf da birbirinin dediğini düşünüp anlamayarak karşısındakine cahil veya kafir demeye kadar işi götürür. Halbuki iki taraf da bunun Allah'ın emriyle olduğunu unutup cahillik etmektedir. İşte arzın içindeki asıl küreyi, merkezi oluşturan o Nun'a bazı tefsirler “Hut-i A'zam” yani “Büyük Hut” ve “Yehmut” demişlerdir. Bunu “ba” harfi ile, “mübhem” kökünden «
بَهْمُوت okuyanlar olmuş ise de “Kadi haşiyeler”inde iki noktalı “ya”nın üstünü ve “ha”nın sükunu ile “yehmut” şeklinde okunacağı açıkça ifade edilmiştir. Bununla beraber “ha”nın üstünüyle “melekut” ve “ceberut” kalıplarında bir mübalağa kipi olması da açık görünmektedir.
Yehem, delilik; Eyheman, “iki saldırıcı” demektir. Bedeviler, sel ile adama saldıran kızgın esirik deveye; şehirliler de, sel ile yangına “ey heman” derler.
Yehma, “Sahra“ kalıbında, ucu bucağı bulunmayan çöle, bir de asla bolluğu ve rahatlığı bulunmayan şiddetli kıtlık senesine denir.
Bundan türetilen mübalağa kipiyle “yehemut”; bir mana ile volkana, bir mana ile uzaya denilebileceği gibi son mana ile de yerin, başlangıçta açık iken sonra kabuğunun yaratılmasıyle -(zuhur-tecelli) altında merkezine kadar hapis kalıp sıkışmış ve bir delik buldukça fışkırmaya hazır olmak üzere deprenmesini saklamakta bulunmuş olan iç kısmına; şiddet ve dehşeti göz önünde bulundurularak “yehemut” ıztırabı ve çalkantısı itibariyle “Hut”, iniltisi veya merkezi etrafında dönmesine bakılarak da “Nun” denilmiş demek olur.
İşte bazı tefsirciler bu anlatılan rivayetlere dayanarak buradaki “nun”un, hut yani balık manasına olarak, burada anlattığımız “yehemut”a yemin olduğu kanaatine varmışlardır. Bir kısım tefsirciler de, surede
مَكْظُومُ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبّ۪كَ وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ
“Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb'ine nida etmişti.” Buyrulmuş olması ve bu ayetteki «
صَاحِبِ الْحُوتِ tan maksadın, Enbiya suresinde geçen
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى ف۪ى الظُّلُمَاتِ
“Zünnun olan Yunus'u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar içinde niyaz etmişti.” (Enbiya, 21/87) ayeti gereği Zü'n-Nun (yani Nun'un sahibi) olan Hz. Yunus olduğuna ve Saffat suresinde فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ“Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.” (Saffat, 37/142) buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nun, karanlıkları içinde Hz. Yunus'un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
2. Yine İbn Abbas'tan rivayet edilen ve Dahhak, Hasen ve Kata-de'nin tercihi olan görüşe dayanarak, bazıları da, “burada nun, devat yani yazı hokkası demek olan divittir” (Süyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, VIII, 241.) demişlerdir. Nun'un bu manaya geldiğine İbn Atıyye ve Razi, bir şairin şu beytini şahit getirmişlerdir:
"Şiddetli arzu beni onlara çevirdikçe nunu, yani yazı hokkasını sicim gibi akan göz yaşları ile likalarım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar dökerek onları divitin mürekkebine lika yapar, öyle ağlıyarak mektup yazarım." Bilindiği gibi "lika", divitte mürekkebin içine konulan liftir. O konmayınca veya mürekkep kuruyunca yazı güzel yazılmaz. (Müellif)
Buna göre, hokka ile kaleme yemin edilmiş demek olur. Çünkü yazı bunlarla yazılır. Konuşma gibi, kitap ve yazının da önem ve faydası pek büyüktür. Bununla birlikte bu mana yalnız Kalem'e yeminden de anlaşılır.
3. Nur'dan bir levhadır denilmiştir ve Muaviye b. Kurre'nin, bunu bir merfu hadis olarak naklettiği söylenmiştir. Bu mana; ufukta göğün çizdiği yay içinde bir nokta gibi bulunan güneşin veya yerin bir « نşekli çizmesinden alınmış olabilir.
4. Yine İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, nun, « اَلرَّحْمٰنُkelimesini oluşturan harflerin sonuncusudur. (Kurtubi, a.g.e., XVIII, 224.)
5. Cafer-i Sadık Hazretlerinden: Cennet nehirlerinden bir nehirdir. Bunlardan başka Kamus'ta anlatıldığı gibi nun, hokka ve balık manasına geldiği gibi, “Şefretü's-Seyf”, yani kılıcın ağzına da denir ve Arapların balık şeklinde bulunan bir kılıçlarının da adıdır. Doğru söze, keza küçük çocuğun çenesindeki çukura “nune” denir. Bu “nune” kelimesinin sonundaki “ta” teklik için olduğundan, cins kastedildiğinde “nun” denilmesi gerekir. Şu halde nun, cins isim olarak
نُونُ وَالْقَلَمِ'in, kılıç ve kaleme yemin olması ihtimali de vardır. Fakat burada bununla ilgili bir rivayet gelmemiştir. Keşşaf yazarı şöyle der: “Maksat, noktalı harflerden olan bu « نharfidir. Divit demelerine gelince, kelimenin bu manada kullanılması lügat bakımından mı, yoksa şer'i bakımdan mı, bilemem. Burada divitin ismi olduğu takdirde ya cins isim, ya özel isim olur. Eğer cins isim ise, i'rab ve tenvin nerede? Eğer özel isim ise, yine i'rab nerede? Hangisi olsa, söz söylenirken bir yeri olması gerekir. Eğer “burada nun, üzerine yemin edilen şeydir” dersek, cins isim olduğu takdirde, yeminden dolayı sonunun cer ve tenvinle okunması gerekir. O zaman yemin, bilinmeyen ve tanınmayan bir divite yapılmış ve sanki وَدَوَاةٍ وَالْقَلَمِ denilmiş olur. Özel isim olduğu takdirde de, bunu, yerine göre her türlü harekeyi alabilen bir kelime yaparak mecrur okumak veya özel isimlik ve dişilikten dolayı gayr-ı munsarif yaparak sonunu üstün okumak gerekirdi. Aynı şekilde bunu “hut” ile tefsir etmek de böyledir. O zaman ya balıklardan herhangi bir balık kastedilmiş olacak, yahut da, iddia ve zannettikleri “Yehmut”e özel isim olacak. Nurdan veya altından bir levha, yahut “cennette bir nehir” diye tefsir de böyledir. Kısacası, bu kelimenin çeşitli durumlara göre sonu değişik şekillerde okunamadığı için, bundan maksadın isim değil, harfin kendisi olduğu ortaya çıkar. (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 140-141.)
Ebu Hayyan da şöyle der: « نhece harflerinden » « ص ve » « قgibi bir harftir. Sonunun harekesini etkileyen bir etken olmadan diğerleri ile beraber gelen bazı harfler gibi, sonunun harekesi değişmeyen bir kelimedir. Sonunun değil de cümle içinde bulunduğu yerin irab aldığına hükmedilir. Bunun, “Büyük Hut” un ismi olduğuna dari İbn Abbas ve Mücahid'den; divit ismi olduğuna dair yine İbn Abbas, Hasen, Katade ve Dahhak'ten; nurdan bir levha olduğuna dair merfu olarak Muaviye b. Kurre'den, er-Rahman kelimesinin son harfi olduğuna dair yine İbn Abbas'tan ve cennet nehirlerinden bir nehir olduğuna dair Cafer-i Sadık'tan yapılan rivayetlerden hiçbiri sahih olmasa gerektir. Ebu Nasr Abdurrahim Kuşeyri de tefsirinde: « نhece harflerinden bir harftir. Tam bir kelime olsaydı, Kalem gibi, sonundaki hareke, duruma göre değişirdi. Demek ki, diğer surelerin başındakiler gibi bir heca harfidir” demiştir. (Ebu Hayyan, a.g.e., VIII, 307.)
Bizim bütün bunlardan vardığımız sonuç şudur: Evet, yazılış şeklini ve lafzını göz önünde bulundurur ve bu noktadan hareket edersek, burada sade bir heca harfidir. « نdiye ismiyle okunuşu da “elif,” “be” gibi sayma tarzında olduğu şüphesiz. Bunun asıl hükmü de meydan okuma ile ilimde derinleşenleri imtihandır. Lakin böyle olması surenin ismi olmasına engel olmayacağı gibi aklın yol göstermesiyle birçok anlamlara gelebilecek müteşabih bir simge olmasına da engel değil; aksine bunu gerektiricidir. Bundan dolayı “nun” lafzının zihinleri sürükleyebileceği olası manalardan birini “maksat budur” diyerek, yalnız o anlama geldiğini söylemeye kalkışmak doğru olmaz. Bununla beraber dilde az çok bilinen manalardan bazıları hakkında gelen ve rivayetçe pek zayıf olmadığı gibi, akıl açısından da anlayabilenler için mantıksız değil, aksine yararlı nüktelere işaret eden rivayetleri, doğru manalar taşıdığı halde yalanlamaya kalkışmak doğruluğa uygun düşmez. Zira İbn Abbas'tan gelen rivayetlerin birkaç tane olması gösteriyor ki, İbn Abbas bunları ayrı birer izah tarzı olmak üzere söylemiş ve her birinde bir fayda açıklamıştır. Hem Kalem'le ilgili
اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْقَلَمَ“Allah'ın ilk yarattığı -(zuhur-tecelli) kalemdir.” fıkrası ve şu durumda “nun” sesinden hatıra gelebilen ve özel önemi bulunan her anlam burada zihinden geçirilmek ve fakat Allah'ın maksadı bunlardan birisi mi, yoksa daha başka bir şey mi olduğu belirlenmeyerek bunun, insanoğlunun güçsüzlüğünü tanıtmak üzere anlam bakımından, müteşabih ayetlerden olduğuna karar verip لاَ يَعْلَمُ تَاْو۪ي۪لَهُۤ اِلاَّ اللّٰهُ“O’nun tevilini ancak Allah bilir.” demek en uygun hareket olur. Gerçi lafzın gösterdiği mana noktasından hareketle, ilk evvel yazıldığı gibi heca harflerinden olan « نharfini anlamak, anlatılan okunuşa göre, kesin demektir. Fakat burada bu kadarı müteşabihliği gidermek için yeterli değildir. “Bu vav, yemin içindir”, demeye benzemez. Çünkü bu durumda da kelamın meydana getirilmesi için « نharfiyle kalemin ve yazının ilgisini takdir edebilmek üzere akla ve zevke hitap eden birtakım ilgilerin düşünülmesi gerekir. İşte o zaman bu harfin yalnız bir simge olmak üzere söylenmiş bulunduğu ortaya çıkar. Bundan ise yine simge tarzında mümkün olabilen diğer ihtimalleri düşünmeye dalmak zorunlu olur. Bundan dolayıdır ki, bu kelimenin müteşabih olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Biz de bunun için diğer sure başlarında bulunan bu tür harflerde olduğu gibi, bunun da müteşabih ayetlerden olduğunu açıklayarak söze başladık ki, bu hem selefin takip ettiği yola uygun, hem de “heca harflerinden bir harftir” diye kestirip atanların gözettikleri meydan okuma maksadına uygundur. Şu halde « ن bir yemin manası içeriyor mu, içermiyor mu, kestirilemez. Yemin takdir edilirse وَالْقَلَمِ “kaleme andolsun ki…” « وَالْقَلَمِ kelimesindeki vav,
« وَمَاdaki gibi atf (bağlaç) değilse yemin için olur. Bu Kalem nedir? Tefsirciler burada iki izah tarzı söylemişlerdir. Birisi “lam”ın sözü geçen, bilinen bir şeyi ifade etmesi; birisi de cins için olmasına göredir. İbn Cerir der ki: “Kalem, bilinen kalemdir. Şu kadar ki, Rabbimizin kalemler içinde yemin ettiği kalem, yüce Allah'ın yarattığı-(zuhur-tecelli) ve kendisine emir verdiği kalemdir. O kalem de bu emir üzerine, kıyamete kadar olacak şeyleri yazmıştır.
Bana Muhammed b. Salih Enmati, ona Abbad b. Avvam, ona da Abdulvahid b. Selim rivayet etmiştir. Abdulvahid dedi ki: Ata'yı dinledim, şöyle diyordu: Ubade b. Samit'in oğlu Velid'e: “Baban vefat ederken ne vasiyet etti?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: Babam beni çağırdı, ey oğulcuğum! dedi. Allah'a karşı takva sahibi olarak korun. Haberin olsun ki sen, Allah'ın birliğine; iyi ve kötü kadere iman etmedikçe Allah'a karşı takvalı olamaz ve ilme eremezsin. Ben, Allah Resulü (s.a.v)'nü dinledim şöyle diyordu:
اِنَّ اَوَّلَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ خَلَقَ الْقَلَمَ فَقَالَ لَهُ اُكْتُبْ
قَالَ يَارَبِّ وَمَا اَكْتُبُ؟
قَالَ
اُكْتُبِ الْقَدَرَ قَالَ
فَجَرَى الْقَلَمُ ف۪ى تِلْكَ السَّاعَةِ بِمَا كَانَ وَمَا هُوَ كَائِنٌ اِلَى اْلاَبَدِ
“Haberiniz olsun ki, Allah ilk yarattığında-(zuhur-tecelli) kalemi yarattı da, -(zuhur-tecelli) ona “yaz” dedi. Kalem: “Ey rabbim! Ne yazayım ki? dedi. Allah: “Kaderi yaz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: İşte o anda kalem olmuş ve sonsuza kadar olacak şeyleri yazdı.” (Tirmizi, Kader, 17, Tefsiru Sureti 68; Ahmed b. Hanbel, V, 317; Keşfü'l-hafa, I, 309 (824); el-Hakim, el-Müstedrek, 2/498; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, III, 9, X, 204.)
Mücahid'den gelen bir rivayet de şöyledir:
نۤ وَالْقَلَمِ“kendisiyle zikir yazılandır”. Demek ki, üzerine yemin edilen kalem, şer'an bilinen kalemdir ki, o da Levh-i Mahfuz'u yazan kalem, yahut Kur'an yazılan kalemdir. Bununla beraber bunu, « عَلَّمَ بِالْقَلَمِ“kalemle (yazmayı) öğretti.” olduğu gibi kalem cinsine yorumlayanlar da vardır. Zemahşeri şöyle der: Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp-(zuhur-tecelli) düzlenmesinde büyük bir hikmete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar vardır. (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 141.) İbn Atıyye de şöyle der: Nun'a “Behmut” diyenler, kalemi, yüce Allah'ın yaratıp-(zuhur-tecelli) olmuş olacak her şeyi yazmasını emrettiği kaleme yorumladılar. « يَسْطُرُونَdeki zamirin de, meleklerin yerini tuttuğunu söylediler. Ona “isimdir” diyenler de, onu, “insanların ellerinde kullanılan ve bilinen kalem” şeklinde yorumladılar. İbn Abbas bunu rivayet etmiş ve يَسْطُرُونَ deki zamiri de, “insanlar”a göndermiştir. Bu durumda yemin, bunların hepsine yani yazı işine yapılmış olur ki “bu yazı işi bütün ilimlerin ve dünya ve ahiret işlerinin direğidir. Çünkü kalem, dilin kardeşi ve Allah tarafından verilen genel bir nimettir.”
İmam Razi de şöyle der: “Vel-Kalem” hakkında iki görüş vardır. Birisi budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı ihsan etmekle
خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ“İnsanı yarattı, -(zuhur-tecelli) ona beyanı öğretti.” (Rahman, 55/3-4) diye minnet buyurduğu gibi
وَرَبُّكَ اْلاَكْرَمُ الَّذ۪ى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَالَمْ يَعْلَمْ
“Rabb'in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti” (Alak, 96/3-5) diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur. Bununla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü şahsı ikinci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği istek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine yemin edilen kalem اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْقَلَمُ“Allah'ın ilk yarattığı -(zuhur-tecelli) kalemdir.” (Keşfü'l-hafa, I, 309 (823)) diye hadiste bildirilen daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvela yaratmış, -(zuhur-tecelli) sonra da onu kıyamete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı, bütün ecelleri, amelleri yazar, bu kalem, uzunluğu gök ile yer arası kadar nurdan bir kalemdir. Kadi, (herhalde bu, Kadi Ebu Bekr Bakıllani olmalı) demiştir ki: Bu haberi mecazi manada almak gerekir. Çünkü yazı için özel bir alet olan kalem, kendisine emir verilecek veya yasak konulacak canlı ve akıllı bir varlık değildir. Onun yükümlü bir canlı olmasıyla, bir yazı aleti olması, birlikte düşünülebilecek bir şey değildir. Belki maksat “ona bütün olacakları yazdırdı” demektir. Bu tıpkı
اِذَا قَضٰۤى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ“Bir şeyi yaratmak-(zuhur-tecelli) istedi mi, ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” (Bakara, 2/117) sözü gibidir. Çünkü bunda ne bir emir, ne de bir yükümlülük yoktur. Belki takdir edilende, itiraz etmeden ve karşı koymadan sadece kudretin yerine getirilmesi vardır. Yine Razi der ki: İnsanlardan bazıları da şu zan ve iddiada bulunmuştur: “Burada adı geçen kalem, akıldır. Ve o, bütün yaratılanların-(zuhur-tecelli) aslı gibi bir şeydir.” Ve buna şunu delil göstermişlerdir. Zira haberlerde rivayet edilmiştir ki اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْقَلَمُ “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) kalem” dir. Diğer bir haberde de اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْعَقْلُ“Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) akıl” dır. (Keşfü'l-hafa, I, 309 (823)) Diğer bir haberde ise, “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey, bir cevherdir ki yüce Allah ona heybetle baktı, o eridi ve sıcaklık yaydı. Ondan bir duman ve köpük çıktı. Dumandan gökler, köpükten yer yaratıldı” -(zuhur-tecelli) buyrulmuştur. (Fahru'r-Razi, Mefatihu'l-Gayb, XXX, 78.) Bu haberlerin hepsi birden gösteriyor ki, kalem, akıl ve yaratılmışların-(zuhur-tecelli) aslı olan o cevher hepsi aynı şeydir. Yoksa haberler arasında zıtlık olurdu.”
Kadi Beydavi de bunları şöyle özetler:
“Vel-Kalem”, Levh'i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi. Çünkü faydaları çoktur.” (el-Beydavi, a.g.e., II, 537.)
Celaleyn Tefsiri'nde de şöyle denir: “Kalem, bütün olanların Levh-i Mahfuz'da yazıldığı şeydir.” (Celaleddin Mahalli ve Celaleddin Süyuti, Tefsiru'l-Celaleyn, II, 230.) Bunu, kalem cinsinin tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti'nin maksadı, bunun daha önce sözü edilen, bilinen kalem olmasıdır.
Bütün bunları gözden geçirdikten sonra biz de bu kanaate geliyoruz: Bilindiği gibi, daha önce kendisinden söz edildiği için, sonradan başına belirlilik takısı olan « اَلْin getirildiği isimler de, cins isim cümlesindendir. عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
Kalemle öğretti” kriterine göre, kendisiyle insana ilim öğretilen kalem cinsinin bildiğimiz ve insanların kullandığı kalem olduğu açıktır. İnsan kalemi de Allah'ın yaratmasıyla-(zuhur-tecelli) olmuştur. Bu da ilk yaratıldığından-(zuhur-tecelli) beri olmuş ve olacak ve hatta sonsuza kadar olacakları ve söyleneni ve düşünüleni mümkün olduğu kadar yazmaktadır. Şüphe yok ki, gerek hakikat gerek mecaz, her ne mana ile olursa olsun, kaleme yemin edilince, bundan bir tek bilinen kalem dahi kastedilse, yine kalem cinsinin ve dolayısıyla insan kaleminin de bir şeref ve değeri anlaşılmış olur. Eğer bu yeminin cevabında, kendisine hitap edilen kişi özellikle Hz. Peygamber'in kendisi olmasaydı da hitap genel olsaydı, burada عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “O, kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak,96/4-5) gibi, insan kaleminin kastedildiği açık olurdu. Çünkü bütün insanlığın bizzat kullanmak suretiyle bilebildiği kalem o olurdu. Daha önce sözü geçen kalem olması kastedildiği takdirde de bunlardan biri veya bir kısmı olurdu. Bununla beraber bundan mecaz olarak, insan kaleminin bereket kaynağı olan yaratılış-(zuhur-tecelli) kaleminin kastedilmiş olması ihtimali de bulunurdu. Fakat burada hitap özellikle ilahi nimete kavuşturularak hakkında, وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ “Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin.” buyrulan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zatına ait olması ve bu yüce ahlak kavramının içine
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلاَ تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ
“Sen Kur'an'dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazıyordun.” (Ankebut, 29/48) ve ayrıca وَمَا كُنْتَ تَدْر۪ى مَا الْكِتَابُSen önceleri, kitap nedir, iman nedir, bilmezdin.” (Şura, 42/52) ayetlerinin ifade ettiği manalar da dahil olmakla, nimetin ve Hz. Peygamber'in sahip olduğu ahlakın yüceliği insan kaleminden değil, doğrudan doğruya “yaratılış kalemi”nden meydana gelmiş, bun-dan önce de ilahi mülkün büyüklük ve oluşundan söz edilmiş bulunması sebebiyle burada Peygambere yemin olunan kalemden maksat, ona bildirilmiş ve önceden bilinmiş olan “yaratılış-(zuhur-tecelli) kalemi” veya “ilk kalem” veya “yüce kalem” denilen ilahi kalem olması gerekir.
Bundan dolayı biz bu hususta en güzel açıklama biçimini İbn Cerir'in rivayeti ile Celaleyn'in özetlenmesinde buluyoruz. Bunu usul ilmi diliyle ifade edecek olursak şöyle dememiz gerekir: Bu « وَالْقَلَمِde kalem, metnin ibaresiyle “ilahi kalem” manasına; işaret yoluyla da “insan kalemi” manasına gelmektedir. Buna cins isim diyenlerin maksadı da Razi'nin uyarısına göre, gerek hakikat gerek mecaz مَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ الْقَلَمُ “Kendisine kalem denilen şey” manasına bu ikisinden daha geneldir. Yalnız, metnin ibaresi veya işareti ile gösterdiği mana ile zahiri yani görünen mananın arasını ayırmamışlardır. Sonra şunu da unutmamak gerekir ki, bu « وَالْقَلَمِdeki eliflam'ın, cinsin bütün fertlerini kapsamayı sağlamak için söylenmiş olduğu görüşünde olan yoktur. Yani kalem cinsinin her ferdine de yemin edilmiş değildir. Dolayısıyle kaleme yemin edilmekle kalem cinsi, cins olarak yüceltilmiş olmakla beraber, her bir kalem ayrı ayrı yüceltilmiş değildir. Zira hakkı geçersiz kılma veya Allah'ın kullarına zarar verme yolunda şeytanlık ve ahlaksızlık veya beyinsizlikle fitne ve bozgunculuk vadilerinde yazı yazan yalancı ve delice kalemler yüceltilmeye layık değildir. Onlar da birer kalem olmaları nedeniyle önemli iseler de, hak ve hayır yönüyle değil, kötülük ve zarar yönüyledir. Bundan dolayı burada bu yeminin arkasından Hz. Peygamber'de delilik ve fitnenin bulunmadığı, ilahi nimetin, anlayış ve ahlakın, ecrin büyüklüğü açıklanarak ve ahlaksız ve yalancılar yerilerek o yöne de dikkat çekilecektir. Bu da gösterir ki, kalemden maksat, ilahi kalem, hak kalemdir. O halde anlam şu olur: “Nun” denilen başlangıç üzerinde bir an dur, dinle. Yemin ederim ona ve o bildiğin hak kaleme, وَمَا يَسْطُرُونَve yazanların satıra dizip yazdıklarına ve yazacaklarına ki ey Muhammed! Burada da dikkat edilecek önemli bir nükte vardır. يَسْطُرُونَ Erkek kişiler için kullanılan düzenli bir çoğul kelimedir. Bu çoğul, akıl sahibi olanlara özgü bir çoğuldur. Kalem tekil olarak söylendiği halde, yazış ve yazılanlar ona nisbet edilmeyip, daha önce hiç anılmamış akıl sahibi çoğul kişilere nisbet edilmiştir. Bu ise şunu anlatmış olur: Yazı yazan asıl kalem değil, onun arkasında göze görünmeyen bir akıl ve anlayış sahibidir. Onun için gördüğümüz kalemler, yazıları oranında daima arkalarında gizli olup da onları işleten bir akıl alemindeki anlayışlı sahiplerini yani kendilerini tutanları gösterirler ki, gerçekte o kalemle o yazıları satıra dizip yazan onlardır. Kalemden maksat da kendisi değil, o yazdıklarıdır. « قلم, « وما deki atıf (bağlaç) görevini yapan vav gibi bir alettir. Bu suretle burada vav, daha önce geçen kalemi daha sonra gelen kelimeye bağlayarak, yemin, kalem ve kalemin yazıları ile onun sahibi olan akıl sahibi kişileri göstermek üzere, hepsine birden yapılmıştır. O halde kalem ve yazılardan akıl ve mana alemini, bunlardan da onları insan aklına yazan ilk kalemi, ondan da bu ilk kalemin sahibi, alemlerin rabbı olan yüce Allah'ı anlamalıdır. Kalem'e “insan kalemi” anlamı verilmesi halinde, kalem tutan yazıcılar, akıl ve idrak sahibi insanlar, hem de göze görünen bedenler değil, insanlık gerçeğine şekil veren şuurlar, zekalar olduğu gibi; “yüce kalem” manası verilmesi halinde de, görünüşte eşyanın şekillerini ve zihinlerde de manaların şekillerini yazan melekler, onları yazanda yüce Allah'tır. Bunun için burada
وَمَا يَسْطُرُونَ'un faili (öznesi) olan zamir, kalemin insan kalemi olmasına göre, akıl sahibi insanlara işaret olduğu gibi “yüce kalem” olmasına göre de melekler olmak üzere yorumlanmıştır. Bazı tefsirlerde insanlar, bazılarında da melekler denilmesi bundan dolayıdır. Dilimizde böyle akıl sahibi erkekleri ifade etmek için kullanılan çoğul şekli bulunmadığı için bu nükte ifade edilemez. “Kalem ve yazdıklarına” dediğimizde, bundan yazıcılara geçiş, açıkça belirtilmemiş olur. Bir de « يَسْطُرُونَ muzari kipidir. Bir şeyin devamlı yapıldığını, şu anda yapılmakta olduğunu ve gelecekte yapılacağını gösterir. Biz ise şimdiki hal sigasından zaman kipinden siğa-i sıla (bağ-fiil) kullanmadığımızdan bunu bir kelime ile ifade edemeyiz. “Yazdıklarına ve yazacaklarına” dediğimiz zaman da “yazıyor idiklerine” dememiş oluruz. Bu bize şunu da anlatmış oluyor ki, bu ayetler inerken yüce kalem yazmaya devam ediyordu ve daha edecektir. O halde, وَقَدْ جَفَّ الْقَلَمُ بِمَا هُوَ كَائِنٌ “Kalem, olan ile kurumuştur.” (Buhari Kader, 2, Nikah, 8; Tirmizi, İman, 18; İbn Mace, Mukaddime, 10; Nesai, Nikah, 4; Ahmed b. Hanbel, II, 176, 197.) hadisi şerifi, “kalemin yazması tamamen durmuştur” demek değil, “olanlar yazılmış bitmiştir, fakat olacaklarla kalem kurumuş değil, onları yazmaya devam etmektedir” demek olur. Kaderde her şeyin yazılıp bitmesi, Kitab'ın anası olan Allah'ın ilmine göredir. Yoksa Levh-i mahfuz'a ve yaratılış -(zuhur-tecelli) sahasına göre يَمْحُو اللهُ مَا يَشَآءُ وَيُثْبِتُ Allah dilediğini mahveder, dilediğini bırakır.” (Ra'd, 13/39)
Yaratma. Zuhur ve tecelli.
Not= geçmiş sayfaların bazılarında, yaratılış -(zuhur-tecelli) diye ifade edilmiştir. Aslında (yaratma-yaratılma) diye bir şey yoktur, ancak yoktan var olduğu zannedilen sonradan meydana çıkan varlık ve görüntülerin, daha evvelce hiç olmadığı sonradan yaratıldığı anlamı genel halk ve ilim insanları yönünde herkesin kolayca anlayacağı bir şekilde bu kelime izah edilmeye çalışılmıştır.
Şeriat ve tarikat mertebesi itibari ile yaşayan kimselerin bu kelimeyi (yaratma) kullanmalarında kendileri ve kendi anlayışları itibariyle bir sorun yoktur. Kelime zaten ezber ve örfi olarak kullanılmaktadır.
Ancak gerçek bir İrfan ve tevhid ehli hakikat ve marifet mertebesi itibari ile bu kelimeyi kullanmaz çünkü mümkün değildir. İrfan ehli “Kamusu aşk-Büyük aşk” lügatından “yaratma” kelimesini kaldırıp yerine, “zuhur ve tecelli” kelimelerini koymuşlardır. Çünkü alemde görülen ne varsa hepsi Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin görüntü ve tecellileridir. Sonradan olma yoktan yaratılma sonradan var olma değildir.
Tohumun içindeki kök gövde dallar yapraklar tohum halinde görülmediğinden yok hükmündedirler ancak mutlak yok değil izafi yokluktadır, vakti geldiğinde aslında ne varsa onu zuhura getirmektedir. Bütün alem bu durumdadır. Bu durum ise (yaratma-yoktan var etme) değil, batında olanın zuhura çıkmasıdır. Bu ise “zuhur ve tecelli” dir. Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatları vakti geldiğinde o mahalde zahir ismi ile zuhura çıkmasıdır. Yaratma kelimesinin manası, yaratan ve yaratılan olarak ikiliği ifade eder, bu ise irfani tevhide aykırıdır. Bu sahada konuşma çoktur ancak konumuz o olmadığı için bu kadar bir özet bilgi ile yetinmiş olalım. “ İz- -T-B- “
(197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor-) NOT= Bu husta geniş bilgi (197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor-)
(200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- ) isimli kitaplarımız-da mevcuttur dileyen oralara bakabilir.
“ İz- -T-B- “
(68-1) ~~68.1~
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:~ ~ ~
68.1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn.
Yavaş yavaş Ayet-i Kerîme’nin varlığında seyrimize doğru açılmaya başlayalım.
Başta görülen harekesiz “ن- Nun” Zat mertebesi itibariyle kudret “Nun”u dur. Kalem “Rahmaniyyet-Sıfat mertebesidir.
“Yesturun” bütün esma ve sıfat manalarının açıldığı esma mertebesidir.
Bunların zuhura-görüntü ve faaliyete geçtiği yerde “Ef’al” filler-faaliyetler alemi zuhur ve tecelli sahası olan bu zahir alemdir.
Alem mertebelerinde.
Zat mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “Ümm-ül kitap” Sıfat mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “Levhi Mahfuz” Esma mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “Kitabül Mübin” Ef’al mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “İmamül Mübin”tır.
Durum böyle olunca, aslında sadece bu Ayet-i Kerîme ile saltanatı ilâhiyyenin, toptan bütün alemlerdeki cari olan yaşantısı ortaya konmuş olmaktadır. Diğer Ayet-i Kerîmeler bu hakikatlerin açılımlarını izah etmektedirler. “ İz- -T-B- “
Bu kısa girişten sonra yolumuza evvelâ fasıla hatfleri ile devam etmeye çalışalım.
Fasıla: harfleri. Ayetlerin, ara son harfleridir.
NOT=Konu hakkın da ifade edilenler sadece indi-bize göredir ve zevkidir, kimseyi bağlamaz ve bir hüküm değildir.
“ İz- -T-B- “
Bu surenin “fasıla-ara” ayetlerinin son harfleri, (ن) “nun” ve (م) “mim” harfleridir. Ve çok manidardır. Şimdi bunları kısaca incelemeye çalışalım.