Heleke ‘annî sultâniyeh
"Saltanatım da yok olup gitti."
Gücüm de benden yok olup gitti."
Bu ayet, kıyamet günü hesap defteri sol eline verilen kişinin pişmanlığını ve çaresizliğini dile getirmektedir. Özellikle 'helake' ve 'sultaniye' kelimeleri, bu kişinin dünyevi gücünün ve sahip olduklarının ahirette hiçbir değerinin kalmadığını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'helak' kelimesini, bir şeyin varlığının veya faydasının tamamen ortadan kalkması olarak açıklar. Ayetteki 'helake annî sultâniyeh' ifadesi, kişinin dünyevi gücünün ve otoritesinin kendisinden tamamen uzaklaştığını, yok olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'helake' kelimesinin mecazi olarak bir şeyin faydasız hale gelmesi, işlevini yitirmesi anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda, kişinin dünyadaki gücünün ahirette hiçbir işe yaramadığını, faydasız kaldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'helak' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi ceza sonucu bir şeyin tamamen yok olması veya mahvolması anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada ise kişinin kendi gücünün ve otoritesinin ahiretteki çaresizliği karşısında 'yok oluşunu' anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sultan' kelimesini, bir şeyi yapmaya veya bir şey üzerinde hükmetmeye imkan veren güç ve delil olarak tanımlar. Ayetteki 'sultâniyeh' ifadesi, kişinin dünyada sahip olduğu hükmetme gücünün, otoritesinin ve nüfuzunun ahirette kendisinden ayrıldığını, bir işe yaramadığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sultan' kelimesinin hem maddi gücü hem de manevi delili ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımında, kişinin dünyevi otoritesinin ve sahip olduğu gücün, kıyamet gününde kendisini kurtarmaya yetmediğini, aksine ondan uzaklaştığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sultan' kelimesinin, bir şeyi gerçekleştirmeye veya bir şeye karşı koymaya muktedir kılan her türlü gücü kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'sultâniyeh' ise, kişinin dünyadaki tüm imkanlarının ve gücünün ahiretteki azaptan kurtulmak için bir fayda sağlamadığını, aksine ondan 'helak' olduğunu belirtir.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kasas sûresinde onun “vechi” hariç herşey helak olucu olduğu ve dönüşün ona olduğu bildirilmektedir. Kişinin ölümü tattığı için ef’ali, esması, sıfatı elinden alındığı için artık bunu kullanıcak gücü yoktur. Nasıl eli ayağı tutmayan, konuşmayan felçli hareket edemez, istediğini dile getiremez dünya hayatında verilen bu “sultan” güç artık yoktur.
“İz- -T-B-”
“İlla bi sultan” güce dünya hayatında ulaşmak gerekmektedir. (M.D.)
Zahir ve batın bu aktarların dışına “sultan gücü ile” çıkan ilk insan “İdris” (a.s), daha sonra da en kemalli bir şekilde “Hz. Muhammed” (a. s) olmuştur.
Batini yönüne gelince; buda üç yönlüdür.
Biri beden aktarından, diğeri nefs aktarından, üçüncüsü de ruh aktarından çıkmaktır
1 - Beden varlığından çıkmak için onu iyi tanımak gerekir.
Bu yolda yapılan ibadetler (namazlar, oruçlar, zikirler, sohbetler, v.s), şuurlu olmak kaydıyla, hep beden dünyasının aktarından çıkmak içindir.
Toprak, su, ateş, hava unsurundan ibaret olan beden dünyamız, gaflette olduğumuz müddetçe bizi kendi içinde hapiste “siccinde” tutmaktadır.
Buradan kurtuluşu; “Süre-i Yusuf”ta Yusuf (a.s)’ın kuyudan ve hapisten kurtuluş hadisesinde görmekteyiz. Buradakı “sultan gücü”, bu hali idrak etmektir.
2 - Nefs aktarından çıkmak ise,
“ilahi eğitim” (“seyr-i sülük”) neticesinde
“emmare”, “levvame”, “mülhime”,
“mutmeinne”, “radıye”, “merdiyye”,
“safiyye” mertebelerini ve duygusal yaşamı aşmak suretiyle oluşmaktadır.
Az yukarıda belirtilen “küllü şey’in halikun” ayetinde belirtilen “şey’iyyet” in yani eşyanın hakikatini anlamak suretiyle mümkün olmaktadır.
Bu babta Hz. Mevlana,
“Ne suç, işlemişiz ki bu dünya hapishanesine konmuşuz? Burada bulunmamızın sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu bu zindandan (nefs zindanından) kurtarmak içindir,” diye ifade etmiştir.
İşte “İnsan-ı Kamil”den kim bu yardımı almışsa, ona “sultan gücü” ulaşmış ve o güçle “nefs aktar”ını aşmış olur.
3 - Ruh aktarından çıkmak ise, yine “ilahi eğitim” ile “seyr-i sülük”a devam etmek ve “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesini aşmak suretiyle mümkün olabilmektedir.
Ruh gemisini kapsül yaparak, semavat ve gönül aleminde seyre çıkarak “Sidretü’l Münteha”ya (alemin son sınırına) ulaşır.
Cebrail’in durduğu yerden geçerek kendisinde bulunan “Hakikat-i Muhammedi” sayesinde “yanarsam ben yanarım” diyerek ilahi hakikate ulaşmış olur.
Burada kendisinde faaliyete geçen “Allah” esması, onun alemlerin dışına çıkmasına sebep olan sultan gücüdür.
“Allah” esmasının zuhuru bütün alemlerde geçerli ve alemler üstü de bir özelliği olduğundan, kimde “Allah” ismi manen zuhura gelirse, o kimse bu alemlerin kutrundan çıkmış olur.
Böylece “mi’rac” hakikatini idrak ederek, hadis-i şerifte bildirilen, “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebi-i mürsel giremez,” diye ifade edilmiştir.
Meseleye “Vahdet-i Vücud” (vücudun birliği) yönüyle baktığımızda; bütün bu alemler Hakk’ın varlığında Hakk’ın vücuduyla mevcud olduklarından, ayrıca başka bir alem de olmadığından, esasen hiçbir şekilde semavat ve arzın dışına çıkma imkanımız yoktur.
Bu çıkış batini olarak, beşeri anlayışımızdan, “şey’iyyet” ve “men’iyyet” imizden çıkmaktır.
Yukarıda belirtilen aşamaları yapamayan kimseler, semavat ve arzın kutrundan çıkamayıp, kendi “siccin”inde (hapishanesinde) ebedi olarak yaşarlar. Kendi gerçek hakikatlerini idrak edemezler. Gurbette ve firkatte
kalırlar.[68] “ İz- -T-B- ”
Bu ayet, "insanın dünyada iken kendisine güvendiği, dayandığı, izzet ve kudret vehmi veren her şeyin (sultân) âhirette tamamen yok oluşunu ve kişinin bu yok oluş karşısında duyduğu derin acziyeti" ifade eder. "Sultân", sadece siyasî iktidarı değil, insanın nefsine güven veren, onu müstağni kılan, kendisiyle övündüğü ve başkalarına karşı üstünlük tasladığı her türlü güç, makam, itibar, yetki ve kudret vehmini kapsar.
"sultân" kelimesi, insanın nefsinde "istiklâl vehmi" (bağımsız varlık ve güç sahibi olma yanılgısı) oluşturan her şeyin sembolüdür. Kelimenin kökü olan "s-l-t", "bir şeye gücü yetmek, hâkim olmak, üstün gelmek" anlamlarına gelir. İnsan, dünya hayatında sahip olduğu çeşitli güç ve imkânlarla kendini başkalarından üstün görür, bir "izzet" ve "kudret" vehmine kapılır. İşte bu vehmin tamamı "sultân" dır.
a) Maddî Güç ve İktidar: Devlet başkanlığı, yöneticilik, makam, mevki, emir verme yetkisi, insanlar üzerinde kurulan hâkimiyet. Bunlar en belirgin "sultân" örnekleridir. Kişi, bu güç sayesinde kendini izzetli ve kudretli zanneder. Ancak âhirette bu gücün tamamen elinden alındığını, bir hiç olduğunu görür.
b) İlmî Güç ve Yetki (Hüccet/Delil): "Sultân" kelimesi Kur'an'da sıkça "kesin delil, hüccet" anlamında da kullanılır (örneğin, "size bu konuda bir sultân indirmedik" - "size bu konuda bir delil vermedik"). Bu bağlamda, kişinin dünyada sahip olduğu ilim, bilgi, keşif, marifet gibi manevî güçler de birer "sultân" dır. Kişi, "Ben âlimim, ben ârifim, ben keşif sahibiyim" diyerek bunlarla övünür, bunları kendine güç ve itibar kaynağı yapar. Ancak âhirette bu ilmin dahi, eğer onunla amel edilmemişse veya nefsin gururuna (ucb) vesile olmuşsa, kişiye hiçbir fayda vermediği gibi, aleyhine delil (sultân) olur. 69/26'daki "keşke bilmeseydim" feryadı, bu tür bir "sultân"ın (ilmin) dahi kişiye azap verebileceğini gösterir.
c) Nefsânî Kudret ve İzzet Vehmi: İnsanın fizikî gücü, gençliği, sağlığı, güzelliği, soyu, asaleti, kabilesi, taraftarları, hatta çocukları bile birer "sultân" dır. Kişi, bunlara güvenerek "Ben kimseyi takmam, ben güçlüyüm" vehmine kapılır. Ancak ölümle ve âhiretle birlikte tüm bu güçler yok olur gider. Geriye sadece Allah'ın kudreti (el-Kavî, el-Azîz) kalır.
d) Şirk ve Tuğyan Sembolü Olarak Sultân: Firavun'un, Nemrud'un, Şeddad'ın "sultân"ı (güç ve saltanatı), onların en büyük şirk ve tuğyan sebebi olmuştur. Onlar, bu güçleriyle Allah'a karşı gelmiş, ulûhiyet iddiasında bulunmuşlardır. Kitabı soldan verilen kişi de bir anlamda kendi "Firavun"luğunu, yani nefsinin enâniyetini ve Allah'a karşı gelişini temsil eden "sultân"ının yok oluşuna ağlamaktadır.[69]
"Helak Olup Gitti" (Heleke annî): İnsanın dünyada iken sahip olduğu ve kendisine "ben" dedirten, izzet ve kudret vehmi veren her şeyin âhirette tamamen yok oluşunu ve kişinin bu yok oluş karşısında duyduğu derin acziyeti ifade eder. "Heleke" (helak oldu, yok oldu) fiili, bu yok oluşun kesinliğini ve geri dönülemezliğini vurgular. "Annî" (benden) ifadesi ise, bu gücün artık kendisiyle hiçbir ilişkisinin kalmadığını, ondan tamamen kopup gittiğini gösterir.
Bu ayet, şu hakikatleri de içerir:
a) İstiklâl Vehminin Çöküşü: Dünyada iken insan, sahip olduğu güç ve imkânlarla kendini müstağni (kimseye muhtaç değil) görür, bir istiklâl vehmi içinde yaşar. "Ben" der, "ben yaparım, ben ederim" der. Ancak âhirette bu vehmî istiklâlinin tamamen çöktüğünü, aslında her an ve her şeyde Allah'a muhtaç olduğunu, hiçbir gücünün olmadığını acı bir şekilde idrak eder. "Heleke annî sultâniyeh" feryadı, işte bu idrakin, bu çöküşün ifadesidir.
b) Gerçek Güç Sahibi'nin (el-Kavî, el-Azîz)
Tecellisi: Bütün sahte güçler (sultânlar) yok olup gittiğinde, geriye sadece gerçek ve mutlak güç sahibi olan Allah (el-Kavî, el-Azîz, el-Cebbâr) kalır. Âhirette kişi, ne kadar "sultân" sahibi olursa olsun, hepsinin birer vehimden ibaret olduğunu ve asıl gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu görür. Bu, "el-mülkü yevmeizin lillâh" (Mülk o gün Allah'ındır) ayetinin en somut tecellisidir (el-Hâkka'nın zuhuru).
c) Nefs-i Emmâre'nin İflası: Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs), varlığını ve gücünü bu dünyevî "sultân"lardan (mal, makam, şöhret, güç) alır. Âhirette bu dayanaklar yok olunca, nefs-i emmâre de iflas eder, çaresiz ve aciz kalır. Bu, nefsin en büyük azabıdır. Kitabı soldan verilen kişinin feryatları, işte bu iflasın, bu çaresizliğin dışavurumudur.[70]