Velemmâ race'a mûsâ ilâ kavmihi ġadbâne esifen kâle bi/semâ ḣaleftumûnî min ba'dî(s) e'aciltum emra rabbikum(s) veelkâ-l-elvâha veeḣaże bira/si eḣîhi yecurruhu ileyh(i)(c) kâle-bne umme inne-lkavme-sted'afûnî vekâdû yaktulûnenî felâ tuşmit biye-l-a'dâe velâ tec'alnî me'a-lkavmi-zzâlimîn(e)
Musa, kavmine kızgın ve üzgün olarak döndüğünde, "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?" dedi. (Öfkesinden) levhaları attı ve kardeşinin saçından tuttu, onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi) "Ey anam oğlu" dedi, "Kavim beni güçsüz buldu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Sen de bana böyle davranarak düşmanları sevindirme. Beni o zalimler topluluğu ile bir tutma."
Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: "Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emriyle dönüşümü beklemeden acele mi ettiniz?" Elindeki levhaları bıraktı ve kardeşi Harun'u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı. Harun, "Ey anamın oğlu!" dedi, "inan ki, bu kavim beni güçsüz buldu, az daha beni öldürüyorlardı, sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme ve beni bu zalim kavimle bir tutma."
Bu ayet, Hz. Musa'nın kavminin buzağıya tapması üzerine gösterdiği şiddetli tepkiyi ve Hz. Harun ile olan diyalogunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, Musa'nın öfkesini, kavminin sapkınlığını ve Harun'un çaresizliğini yansıtan güçlü semantik yüklere sahiptir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gadab' kelimesini, kalpteki kanın intikam alma isteğiyle kaynaması olarak tanımlar. Ayetteki 'gadbân' kelimesi, Hz. Musa'nın kavminin şirk koşması karşısında duyduğu derin rahatsızlığı ve ilahi emirlere karşı gelmelerine yönelik şiddetli tepkisini vurgular. Bu, sadece kişisel bir öfke değil, aynı zamanda Allah'ın hükmüne karşı gelmenin getirdiği bir gazap halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'gadab' kavramının genellikle Allah'ın gazabı bağlamında kullanıldığını, ancak peygamberlerin de Allah'ın emirlerine karşı gelindiğinde benzer bir öfke duyduğunu belirtir. Hz. Musa'nın 'gadbân' olması, kavminin tevhid ilkesinden sapmasının ne denli büyük bir günah olduğunu ve bunun peygamber nezdinde nasıl bir infiale yol açtığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'esef' kelimesini 'şiddetli hüzün' olarak açıklar. Ayetteki 'esifen' kelimesi, Hz. Musa'nın kavminin buzağıya tapması karşısında hissettiği öfkenin yanı sıra, onların doğru yoldan sapmalarından kaynaklanan derin bir üzüntü ve pişmanlık halini betimler. Bu, peygamberin ümmetine karşı duyduğu şefkatin ve onların akıbetine dair endişesinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'esef'in hem öfke hem de üzüntü anlamlarını barındırabileceğini belirtir. Ayette 'gadbân' ile birlikte kullanılması, Hz. Musa'nın duygusal durumunun karmaşıklığını ortaya koyar; hem kavmine karşı ilahi bir öfke taşımakta hem de onların düştüğü durumdan dolayı derin bir keder duymaktadır. Bu ikili duygu, peygamberin sorumluluğunun ağırlığını yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'halefe' fiilinin 'birinin ardından gelmek' veya 'birinin yerine geçmek' anlamlarının yanı sıra, 'birinin arkasından kötü bir iş yapmak' anlamını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'halefümûnî' ifadesi, Hz. Musa'nın kavminin, o Tur'da iken, onun öğretilerine ve Allah'ın emirlerine aykırı hareket ederek buzağıya tapmalarını, yani ona 'ihanet' etmelerini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hilaf' kökünün 'aykırılık' ve 'karşıtlık' anlamlarına da geldiğini ifade eder. Bu bağlamda 'halefümûnî', Hz. Musa'nın yokluğunda kavminin onun getirdiği tevhid ilkesine aykırı davranarak, yani ona karşı gelerek, putperestliğe yönelmesini anlatır. Bu, sadece bir ayrılık değil, aynı zamanda bir sapma ve karşıtlık eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'levh' kelimesini 'üzerine yazı yazılan düz ve geniş şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-elvâh' ise, Hz. Musa'ya vahyedilen ve Tevrat'ın ilkelerini içeren ilahi levhalardır. Musa'nın bu levhaları atması, kavminin işlediği büyük günah karşısında duyduğu öfkenin ve hayal kırıklığının şiddetini, hatta ilahi kelama karşı bile bir anlık tepkisini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'levh'in, üzerine yazılan şeyin anlamını taşıdığını ve bu bağlamda ilahi hükümleri ifade ettiğini belirtir. Hz. Musa'nın 'el-elvâh'ı atması, kavminin Allah'ın emirlerine karşı gelerek buzağıya tapmasının, bu emirlerin kendisi için ne kadar değerli olduğunu ve bu ihlalin ne denli büyük bir cürüm olduğunu vurgular. Bu eylem, ilahi hükümlerin çiğnenmesine karşı duyulan derin bir infialin sembolüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'istid'af' fiilinin 'birini zayıf görmek, güçsüzleştirmek veya ona baskı uygulamak' anlamlarına geldiğini belirtir. Hz. Harun'un 'istad'afûnî' demesi, kavminin Hz. Musa'nın yokluğunda kendisini dinlemeyip, onun otoritesini hiçe sayarak buzağıya tapma eylemine giriştiğini ve bu süreçte Harun'u etkisiz hale getirmeye çalıştıklarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istif'al' kalıbının 'bir şeyi istemek' veya 'bir şeyi öyle görmek' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu bağlamda 'istad'afûnî', kavmin Harun'u zayıf ve etkisiz görmesi, onun uyarılarını dikkate almaması ve hatta onu baskı altına alarak kendi isteklerini gerçekleştirmeye çalışması anlamına gelir. Bu, Harun'un liderlik pozisyonuna rağmen karşılaştığı direnci ve çaresizliği gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şemâte' kelimesini 'birinin başına gelen musibete sevinmek' olarak tanımlar. Hz. Harun'un 'felâ tuşmit biye'l-a'dâe' demesi, Hz. Musa'nın kendisine karşı göstereceği sert tepkinin, düşmanları (yani buzağıya tapanları veya genel olarak İsrailoğullarının düşmanlarını) sevindireceğini, onların Harun'un zayıflığına veya Musa ile Harun arasındaki anlaşmazlığa sevinmelerine yol açacağını ifade eder. Bu, birliğin korunması ve düşmanlara fırsat verilmemesi çağrısıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şemâte'nin 'birinin musibetine sevinmek' anlamını vurgular. Ayetteki kullanım, Hz. Harun'un, Hz. Musa'nın öfkesinin kendisi üzerinde yoğunlaşmasının, kavmin sapkınlığından dolayı zaten zayıf düşmüş olan Harun'u daha da zor duruma sokacağını ve bu durumun, onların düşmanları tarafından bir zafer olarak algılanacağını belirtir. Bu ifade, Harun'un hem kendi itibarını hem de peygamberlik makamının saygınlığını koruma çabasını yansıtır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(150) (Ve lemmâ recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen kâle bi’semâ hâleftumûnî min ba’dî, e aciltum emre rabbikum, ve elkal elvâha ve ehaze bi re’si ahîhi yecurrûhû ileyhi, kâlebne umme innel kavmestad’afûnî ve kâdû yaktulûnenî fe lâ tuşmit biyel a’dâe ve lâ tec’alnî meal kavmiz zâlimîn.)
“Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: "Bana arkamdan ne kötü bir hâlef oldunuz! Rabbinizin emriyle dönüşümü beklemeden acele mi ettiniz?" Elindeki levhâları bıraktı ve kardeşi Harun'u başından tutarak kendine
doğru çekmeye başladı. Harun, "Ey anamın oğlu!" dedi, "inan ki, bu kavim beni güçsüz buldu, az daha beni öldürüyorlardı, sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme ve beni bu zâlim kavimle bir tutma." Mûsâ (a.s.) Tûr dağından kavmine dönmesi demek Bâtınen, kişi henüz seyri sülûkta İsevi ve Muhammedî olamamış iken ve Mûseviyyet mertebesine ulaşmış iken, kavmine dönmesi kendi bedeni varlığı yâni kendisinde bulunan esmâi ilâhîyyedir. Her bir esmâ bir kavimdir. Mûsâ (a.s.)’ın bu yaşadıkları mânâ olarak bu mertebeye ulaşmış kişiye Tevrat olarak gelir ve kişide yaşanmaya başlar. “Tevrat haberi daha ilerilere yaymak” olduğundan kişideki tevhid bilgisi bu mertebe îtibarıyle daha da genişliyor. Ve kavmini bulduğu hâl ise nefsinin eski hâline dönmesidir, hatta bıraktığı hâlden daha aşağıda buldu ve kızdı, çünkü nefsiyle o kadar eğitim yaptı kişi fakat nefsi küçük bir boşluk bulup kontrolsüz kaldığında hemen eski hâline dönmüştü. Geriye bıraktığı kardeş olan fikire de bunlara neden mani olmadın diye bağırıyor. Fikir de nefsi emmâre beni düşünemez hâle getirip katleceklerdi diyor. Ve beni o nefis ile bir tutma ben onlardan değilim diyor.
Mûsâ (a.s.)’ın elindeki levhâları yere bırakmasına gelince, toprak sâfiyettir ve onları saf ve temiz bir yere bırakıyor ki orada emniyette kalsınlar.
Yeri gelmişken burada Abdûlkerîm Cîlî hz.lerinin İnsân-ı Kâmil isimli kitâbından “Tevrat” bölümünü şerh ederek aktarmaya çalışalım;
Allahu Taâlâ, Tevrat’ı Mûsâ’ya (a.s.). Dokuz Levh olarak indirdi.Ancak, onlardan Yedi tanesini tebliğ edilmesini, kalan İki tanesini de tebliğ etmemesini emretti.
Bu ilimler Cenâb-ı Hakk’ın zâti ilimleridir. Cenâb-ı
Hakk’ın ef’âl tecellileri bu âlemde açıktır, esmâ ve sıfât tecellileri daha gizlidir, zât tecellisi ise hepsinden gizlidir çünkü hem onu anlatacak dil hem onu anlayacak kulak lâzımdır. İçten içe perdelerin aşılması ve evvelki bütün mertebelerin idrâk edilmesi lâzımdır ki oraya çıkılabilsin ve o sahada hayâtını sürdürebilsin. Ef’âl âleminde dahi her oyunun sahası başkadır, kendine has sahasında oynanmayan oyunlar ancak çocuk oyuncağı olur. Bu işlerde işte çocuk oyuncağı değildir, ancak kemâl ehlinin oyunudur. Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemlerde kendini tanıtma oyununda “oyun” kelimesi olarak sadece isim benzerliği vardır ve bu hakiki İlâh-î oyundur.
Zira o İki Levh, ihtiva ettiği sırlar icabı, kabulü akıllara göre imkânsızdır.
Mûseviyyet mertebesi aklına göre o günün insânlarının bu iki levhi idrâk etmesi mümkün değildir.
Eğer Mûsâ (a.s.). onları açıklayacak olsaydı; istediğini bulamayıp başa düşerdi. Bir kişi dahi, kendisine îmân etmezdi.
Mûsâ (a.s.)’ı anlayamadıkları için Mûsâ (a.s.) çok zor duruma düşerdi. Hepsi inkâr ehli olurlardı.
Kaldı ki, o İki Levh, Mûsâ’ya (a.s.). mahsûstu, o zamane ehlinin hiç birine değil. Hâliyle kendisi hariç.
O zamanda o iki levhi anlayacak kapasitede idrâk yok idi. Kûr’ân-ı Kerîm daha önce gelmedi ancak Efendimize (s.a.v) geldi çünkü yeryüzündeki insânlar onu anlayacak idrâke ulaşmışlardı. Ancak yine de Efendimiz (s.a.v) onlara bunu izâh ederek anlattı eğer direk olarak bunu kendileri almış olsalardı hepsinin ayrı ayrı peygamber olmaları gerekirdi.
Tebliği emredilen Levh’lerde: Evvellerin ve âhirlerin bilgileri vardı. Ancak onlarda:
a) Muhammed’in (s.a.v.). ilmi;
b) İbrâhim’in (a.s.). ilmi;
c) Îsâ’nın (a.s.). ilmi;
d) Muhammed’in (s.a.v.) vârislerine has ilim yoktu.
Bu levhâlarda sadece Mûseviyyet mertebesi düzeyindeki ilim vardı. Îsâ (a.s.) ve Muhammed s.a.v daha henüz gelmedikleri için onların ilimleri yoktu bu levhlerde. Muhammed s.a.v’in vârislerinin ilmi dahi yoktu, bu durumda vârislerinin değerini bir düşünün. Muhammed s.a.v’in vârislerinin ilmi bütün ilimleri içine almaktadır, işte bu kadar büyük kapasite genişliği ve idrâk genişliği vardır, tabî bu tek bir mertebe değildir birçok mertebeyi içinde barındırmaktadır. Enteresan olan İbrâhim (a.s.)’ın ilmi de yoktu çünkü Mûsâ (a.s.) tenzih ilmi ile gelmişti oysa İbrâhim (a.s.) tevhid ilmi ile gelmişti ve bu nedenle bu ilim tenzih ilminin içerisinde olsaydı o zaman ki Âyetlerin bazıları bazılarına ters gibi olacaktı.
Çünkü Tevrat, Muhammed’in (s.a.v.) hususiyetlerini ve onun manevî vârislerini zımnında taşımıyordu. Bu da, İbrâhim’e (a.s.). ve Îsâ’ya (a.s.). bir ikram için böyle olmuştu.
Bu Levhler mermer taşındandı.
Gökten indirilen bu levhâlar aynı zamanda. Gökte dünya benzeri başka yaşamlarında 0lduğunun bir göstergesidir, diyeiliriz.
Mûsâ’nın (a.s.). tebliği ile memur olduğu Yedi levha demek istiyorum. Diğer iki Levh, böyle değildi bunlar, nurdandı. O Yedi Levh’in anlatıldığı gibi, mermer taşından olmasının bir sonucudur ki, onların kalblerinin katılaşmasına sebeb olmuştur. Çünkü o Levhler taştandı. Bu Yedi Levh’in tümden ihtiva ettiği şeyler yedi çeşitti, ilâhî iktiza icabı ve Levhler’in adedine göre durum bundan ibaretti. Şimdi, o Yedi Levh’i içinde bulunanlara göre sıralayalım.
Birinci Levh: Nûr İkinci Levh: Hüda
Allah-u Taâlâ; bu iki mânâyı, şu âyet-i kerîme ile bildirdi: “TEVRAT’ı biz inzâl eyledik. Onda nûr ve hidâyet vardır. Peygamberler onunla hüküm verirler.” (5/44) Üçüncü Levh: Hikmet Dördüncü Levh: Kûvâ Beşinci Levh: Hüküm Altıncı Levh: Ubudiyet Yedinci Levh: Saadet yolunun şekavet yolundan ayırd edilip aydınlatılması. Birde uygun olanın beyanı. İşte, Mûsâ’nın (a.s.). tebliği için emir aldığı Yedi Levh bunlardı.
Mûsâ’ya (a.s.). mahsûs olan İki Levh’e gelince, onlar şuydu:
Birinci Levh: Rububiyyet İkinci Levh: Kudret Rububiyyetin ve Kudret’in hakîkatini Mûsâ (a.s.) kendinde bıraktı ve kavminden anlayacak kimse olmadığı için onlara açmadı. Fakat burada bir saptama yapalım, şöyle ki, altından buzağı heykelini yapan Samiri’de çok az olarak Rububiyyet ve Kudret tecellisi olmuş. Çok enteresandır buzağıya tapmayanlar bütün buzağıya tapanları Allah’ın emriyle kılıçtan geçiriyorlar ancak Samiri’ye sadece “kavmin içinden çık” deniliyor. En başta öldürülmesi gereken oysa Samiri’dir. İşte bu hakîkatte Samiri’nin bir nebze Rububiyyet ve Kudret tecellisinden sebeblendiğini göstermektedir ve bunların kısmen dahi anlatılıp kavim içinde karışıklığa sebep olmaması için kavmin dışına çıkarılıyor. Samiri sahrada Cebrâil (a.s.)’ın sûretlenerek bir at üzerinde yol aldığını görünce onun atının ayağının bastığı yerin toprağından bir avuç toprak almış ve yaptığı altından buzağı heykelinin içerisine karıştırmış bu toprağı işte Cebrâil (a.s.)’ın hayât kaynağından alınan bu bir avuç toprak nedeniyle o heykel
buzağı sesi vermiştir.
Mûsâ’nın (a.s.). ümmeti içinde, kemâle eren kimsenin bulunmayışı, son anlatılan İki Levh’in kendilerine tebliğ edilmeyişinin sonucudur. Tebliğ edilemezdi çünkü, Dokuz Levh’in tüm tebliği için emir almamıştı.
Seyri sülûk yolunda Mûsâ (a.s.)’ın dersi Dokuzuncu derstir ve Mûsâ (a.s.)’da Dokuz levh verilmiştir.
Kendisinden sonra da, kemâle eren kimse olmadı. Kendisinin manevî vârisi de olmadı. Hâliyle, Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin durumu böyle olmamıştır. Çünkü o, Hiçbir şeyi bırakmayıp, bize ulaştırdı, tebliğ etti. Nitekim, şu âyetler, bize bu mânâyı açık açık anlatır:
- “Biz kitâbda hiç bir şeyi eksik etmedik.”(6/38)
- “Her şeyi onda, ayrıntıları ile açıkladık”(17/12) Anlatılan mânâların bir icabıdır ki Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin milleti, milletlerin hayırlısıdır. Getirdiği din, tüm dinleri hükümsüz bırakmıştır, kaldırmıştır. Çünkü Resûlüllah (s.a.v.) efendimiz, diğerlerine gelenlerin hepsi ile gelmiştir üstelik, onlara verilmeyenleri de getirmiştir.
Kûr’ân-ı Kerîm içerisinde Tevrat, Zebur, İncil hepsi mevcûttur. Mûsâ (a.s.) ile ilgili âyetler Tevrati âyetlerdir ve doğru olanlarıdır. Îsâ (a.s.)’dan bahseden âyetler İncil’dir. Ayrıca onlarda olmayanlarda mevcûttur.
Onların bu noksanlıkları icabı, dinleri kaldırıl-mış, kemâli icabı Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin dini ise tamlığı ile meşhur olmuştur.
Çünkü onların özü Kûr’ân-ı Kerîm’e hiç bozulmadan hakîkatleriyle gelmiştir.
Bu mânâ ise şu âyet-i kerîme ile sâbittir: “Bugün dininizi, size tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.”(5/3) Bu âyet-i kerîme,
161
Resûlüllah (s.a.v.) efendimizden başka hiçbir peygambere gelmemiştir. Eğer bu Âyet-i kerîme bir başkasına gelseydi, peygamberlerin sonuncusu onun olması lâzım gelirdi. Hâlbuki bu, ancak, Muhammed (s.a.v.) için sağlandı. Anlatılan Âyet ona nâzil olunca, peygamberlerin sonuncusu oldu.
Daha öncede bahsettiğimiz gibi Efendimizin (s.a.v) ümmeti artık herşeyi idrâk edecek seviyeye ulaşmış idi.
Niçin böyle olmasın? Zira o, ne bir hikmet bıraktı, ne de bir hidâyet yolu. Ne bir ilim bıraktı, ne de bir sır. Bunların hemen hepsine dikkâti çekti, ayıktırdı ve onlara işaret edip anlattı. Hâliyle, bu anlatma tarzı, anlatılan şeye göre değişik şekil aldı. Ne kadar açıklamak icab ediyorsa o kadar açıkladı. Anlattıklarını, bazen açıktan açığa anlattı, bazen edebî bir üslupla anlattı, bazen işaret kullandı, bazen dolaylı yoldan gidip kinaye şeklinde anlattı, bazen bir benzerlik dengesi kurup istiare yolunu tercih etti. Anlatılanlardan bazılarının mânâsı açıktı. Bazıları da, tefsir gerektiriyordu. Bazen de te’villi yolu tercih etti. Bazen mânâsı çeşitli yönlere çekilecek şekilde, kapalı ifâde kullandı. Anlattıkları müteşabihattan oldu. Bunların dışında, daha nice ifâde şekli kullandı ki hemen hepsi de, beyanda kemâl çeşitlerinden sayılır. İşbu anlatılan durum icabıdır ki başkasına bir katılma hakkı kalmadı, işinde tam bir istiklâl sahibi oldu. Ve peygamberlerin de sonuncusu oldu. Zira o, ihtiyaç duyulacak her şeyi getirdi. Kendisinden sonra gelen kâmiller artık tenbihini yapıp ayıktırmaları gereken hiçbir şey bulamadı. Çünkü, Resûlüllah (s.a.v.) efendimiz, hemen hepsini yapmıştı. Böyle olunca, o kâmile, Resûlüllah (s.a.v.) efendimize uymak kaldı. Hâliyle bu uyuş, Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin tenbih ettiği şekilde olacaktı. Ve o gelen bir tabi oldu. Böyle olunca, yeni bir din kuran peygamberlik hükmü de kesildi. Böylece, Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin
sonuncusu oldu. Çünkü o, kemâl vasfı ile geldi. Ondan başka bu vasıfla gelen olmadı. Eğer Mûsâ (a.s.). kendisine tahsis edilen o İki Levh’i tebliğ edip kavmine anlatsaydı, kendisinden sonra Îsâ’nın (a.s.). gelmesine lüzum kalmazdı. Çünkü Îsâ (a.s.). o İki Levh’in taşıdığı sırrı kavmine tebliğ etti. İşbu mânâ icabıdır ki, Îsâ (a.s.). ilk adımda kudret ve rububiyyetle göründü. Onun bu görünüşü, beşikte çocuk hâlinde iken konuşması, gözsüzlerin gözünü açması, abraş hastalığına tutulanı iyi etmesi ve ölüleri diriltmesi idi. Böylece, Mûsâ’nın (a.s.). dinini hükümsüz bıraktı. Çünkü, Mûsâ’nın (a.s.). getirmediğini getirmiştir. Ancak anlatılan sırlar çeşidinden hükümleri açıkladığı için, kavmi şaşırdı. Gittikten sonra da, kendisine ibâdet eder oldular.
“Dediler ki: Allah, üçün üçüncüsüdür.” (5/73 ) Bu üçler ise, Baba, ana ve oğul idi. Bunlara da Ekanim-i selâse adını verdiler.
Yukarıda anlatılan mânâ üzerine, Îsâ’nın (a.s.). kavmi çeşitli fırkalara ayrıldılar.Bunlardan bir kısmı:
Îsâ, Allah’ın oğludur. Dediler, ki bunlar, Melekiye adı ile anılırlar.
Bunlardan bir kısmı da, Îsâ (a.s.). için: O, Allah’tır, geldi, insânoğlunu tuttu, döndü. Onlar, bu sözleri ile şunu anlatmak istiyorlardı: Âdemoğlu sûretine girdi sonra, kendi yüceliğine dönüp gitti. Bu zümreye Îsâ (a.s.). kavmi arasında, Yaakibe adı verilir. Bunlardan bazıları da:
- Allah, şu üç şeyden ibarettir:
a) Baba, yâni Rûh’ül-kudüs.
b) Ana, yâni Meryem.
c) Oğul, yâni Îsâ (a.s.). peygamber.
Îsâ (a.s.). kavmi saptı çünkü itikad ettikleri şeylerin hiç birini, Îsâ (a.s.). getirmiş değildi. Onların
anladıkları, Îsâ’nın (a.s.). işindeki dış mânâdan ibaretti. Bu ise onları, hâlen içinde bulundukları sapıklığa çekti. Nitekim bu mânâ, Allahu Taâlâ’nın Îsâ’ya (a.s.). şu sorusundan da anlaşılır:
Sen mi insânlara, “Beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh tutun” dedin?”(5/116) Bunun üzerine Îsâ (a.s.). anlatılan teşbih sebebi ile, tenzih yollu “Sen sübhansın”(5/116) dedi ve devam etti, “Benim için hakk olmayan bir şeyi söylemem olmaz.”(5/116) Yâni, nasıl seninle aramda bir başkalık nisbeti yapabilirim. Ve nasıl, Allah’ı bırakın da bana ibâdet edin diyebilirim. Hâlbuki sen, benim hakîkatımsın, zâtımsın ben ise, senin hakîkatınım özünüm. Seninle aramda bir gayrılık yoktur. Böylece, Îsâ (a.s.). kavminin dediği şeyden kendisini tenzih etti. Çünkü onlar, tenzihsiz olarak mutlak bir teşbih yoluna girmişlerdi, itikadları buydu. Böyle bir şey ise Allah’tan reva değildi. Îsâ (a.s.). devam etti:
“Eğer deseydim”(5/116) Yâni, Îsâ’lık hakîkatının Allah olduğunu söylemiş isem, bunu “Sen bilirdin” (5/116) Bu mânâda Îsâ (a.s.). şöyle demek istiyordu, Ben, bunu hiç demedim ancak, tenzihle teşbih beyninin birleştirilmesini söyledim. Birin çoklukta zuhurunu dedim. Ama onlar, kendi anlayışlarına göre, yanıldılar. Onlarca anlaşılan şey ise benim murad ettiğim mânâ değildi. Devam etti:
“Sen, içimdekini bilirsin” (5/116) Yâni: Onların itikadı, benim murad ettiğim mânâ mıdır? İlâhî hakîkatler zuhuru babında onlara tebliğ ettiklerim arasında böyle bir şey var mıydı? Yok muydu? Yoksa, benim muradım, onlarca anlaşılanın tam tersi miydi? Devam etti:
“Ben, sende olanı bilmem” (5/116) Bununla Îsâ (a.s.). şöyle demek istiyordu: Ben, bu tebliği onlara ulaştırdım. Ama içinde, onları saptırmak babında
olanı bilemem. Eğer bilseydim, onların sapmalarına sebeb olacak bir şeyi tebliğ etmezdim. Devam etti:
“Sen, gaybleri bütün inceliği ile bilensin”(5/116) Ben ise gaybleri bilemem. Beni mâzûr gör. Devam etti:
“Onlara söylediğim, ancak bana emrettiğin-dir.”(5/117) Şöyle demek istiyordu: Seni, kendimde bulduğum kadarını söyledim. Böylece, emri tebliğ ettim. Onlara nasihatta bulundum. Ta ki, onlar da kendilerinde sana çıkan yolu bulalar. Bu yoldan, ilâhî hakîkatı onlara açıkladım ki, içlerinde olan şey, kendilerine açılmış ola. Onlara sözüm: “Sizin de Rabbınız, benim de Rabbım olan Allah’a ibâdet ediniz” (5/117) cümlesinden başka değildi. Bu yoldan, hakîkatı, kendime has kılmadım. Onların tümünde, bu hakîkatı mutlak gösterdim. Seni, onlara şöyle anlattım: Hakikî mânâmda nasıl Rabbımsan, onların da hakikî mânâlarının Rabbısın.
Bütün bu söylenenler anlatıyor ki Îsâ’nın (a.s.). getirdiği ilim Tevrat’takinden ziyade idi. Bu da rububiyyet ve kudret sırrı idi. O bu sırrı açıkladı. Bunun için ise kavmi kâfir oldu. Çünkü, rububiyyet sırrını açmak küfürdür. Eğer Îsâ (a.s.). bu sırrı kapasaydı yâhut onu, ibare kabukları içinde ve satırlar arasında, işaretler hâlinde kavmine tebliğ etseydi, kavmi, kendisinden sonra, kâfir olmazdı. Tıpkı, Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin yaptığı gibi. Bundan sonra da, dinin kemâli babında, ulûhiyet ve zât ilmine ihtiyaç kalmazdı. Kaldı ki, bu ikisini de, Resûlüllah (s.a.v.). efendimiz getirmişti.
Uluhiyyet ve zât ilmi bâkâbillah ve insân-ı Kâmil mertebeleridir. Îsâ (a.s.) kendisine verilen ilmi açık olarak söyledi fakat kavmi anlayamadıkları için onu kapattılar ve bu kapatma da inkâr hükmüne girdi bu nedenle kâfir oldular. Îsâ (a.s.) kendisindeki rububiyyet mertebesini gösterdi abdiyyet mertebesini gösteremedi. Oysa Hz.Resûlullah (s.a.v) bunu ibare kabukları içerisinde bazen
açarak bazen saklayarak verdi. Karşısındakinin idrâk kapasitesine göre gerektiğinde açtı, gerektiğinde kapattı Efendimiz (s.a.v). Hem Zâhir hem Bâtın olarak bu şekilde tebliğte bulunduğu için her ne kadar Efendimize (s.a.v) de karşı çıkanlar olsa da, önceki peygamberlerin aldığı şiddetli tepkiyi almadı.
İşte batılılar İslâmın bu ışığından ve nûrundan aldıkları şeyler ile bugünkü ileri seviyelerine ulaştılar. Ne yazıktır ki bu malzeme bizde olduğu hâlde onların teknoloji seviyelerine ulaşamıyoruz ve bekliyoruz ki bu İslâm anlayışı ile Batı toplumu müslüman edeceğiz, tabîdir ki olacak şey değildir. Batılılar kendileri bizim kaynaklarımızı araştırıp ilâhî hakîkatleri bularak kendileri müslüman olacaktır. Bu şekilde “güneşin batıdan” doğuşu belki mümkün olacaktır.
Nitekim zât ve sıfât yönüyle bir Hâdîs-i şerîf yukarıda anlatıldı. Allahu Taâlâ, peygamberine, zât ve sıfât işini, bir âyette birleştirdi. O, âyet ise şudur:
“Onun benzeri bir şey yoktur. Duyan ve gören odur.”(42/11) Bu Âyetin zâta ve sıfâtlara ait tefsiri şöyledir: “Onun benzeri bir şey yoktur” (42/11) yâni, zâta taalluk eden yönünden, “Duyan ve gören odur” (42/11) yâni, sıfâtlara taalluk eden yönüyle.
Eğer Îsâ’nın (a.s.). kavmine tebliğ ettiğini, Mûsâ da (a.s.). tebliğ etseydi, kavmi, Firavun’un katli işinde kendisini itham ederdi. Firavun demişti ki:
“Ben sizin alâ rabbınızım.” (79/24) Bu, bir iddia idi, rububiyyet sırrının ifşası ise ancak, Fir’avun’un bu iddiasını verebilirdi. Ancak bu iş, Fir’avun için tahkik yollu değildi. Bunun içinde, Fir’avun’la dövüştü ve galip geldi. Eğer Mûsâ (a.s.). Tevrat’ta rububiyyet ilminden bir açıklama yapsaydı, kavmi kendisini inkâr ederdi. Fir’avunla çekiştiği için ise onu ayıplarlardı, itham ederlerdi.
İşbu sebepledir ki, o ilmi, gizlemekle emrolundu.
Fir’avun beşeriyetine uluhiyyeti verdiği için söylediği sözde haksız idi. Söz doğru olmasına rağmen nefsinden söylediği için tatbiki yanlıştır. Fir’avun zamanın sözü geçen en üst kişisi idi ve çevresinde kendisinden üstün kimse görmediği için bu sözü söyledi oysa rububiyyet tecellisi vahyi veya ilhâmi yâni ilâhî olmalıdır. Mûsâ (a.s.)’ın açıklamayıp kendisinde bıraktığı rububiyyet sırrının Zâhiren söylenmesi dahi aynı Fir’avun’un söylediği cümleler ile olabilecekti.
Tıpkı, Resûlüllah (s.a.v.). efendimiz de, kendisin-den başkasının kabul edemeyeceği bazı şeyleri gizlemekle emrolunduğu gibi. Bunu, kendisine istinaden rivâyet edilen bir hâdise dayanak söylüyoruz; şöyle buyurdu: “Mîraca götürüldüğüm gece, bana üç ilim verildi:
Bir ilim idi ki; gizlenmesi için benden söz alındı.
Bir ilim idi ki; tebliği arzuma bırakıldı.
Bir ilim idi ki; tebliği ile emr’olundum.” Gizlenmesi için, kendisinden söz alınan ilim, ilâhî sırlardır. Bütün bu sırları tümden Allahu Taâlâ Kûr’ân’a yerleştirdi.
Aslında Hz.Resûlüllah (s.a.v) ın gizlemiş olduğu bir şey yoktur fakat ehline açmıştır, genele gizlemiştir. Efendimiz (s.a.v) hem tebliğini yapmış hem de bu tebliğin içinde gizlenmesi gerekenleri gizlemiştir. Çünkü tamamen gizli bırakılmış olsa idi ümmeti Muhammede haksızlık olurdu, tam açık olarak anlatılmış olsa idi bu sefer de anlayamayanlara haksızlık olurdu.
Tebliği ile emr’olunduğu ilim, Zâhir idi.
Tebliği arzusuna bırakılan ilim Bâtın idi.
Efendimiz (s.a.v) in karşısına gelen kişi bu ilmi idrâk edebilecek kapasitede ise Efendimiz (s.a.v) ona bu ilmi tebliğ etti, değil ise etmedi.
Şu Âyet-i kerîmeler, Bâtın ilmini anlatır:
- “Afakta ve kendi nefislerinde, Âyetlerimizi onlara göstereceğiz ki Hakk olduğu açıktan kendilerine belli olsun.” (41/53)
- “Gökleri, yeri ve aralarında olanı, Hakk olarak halkettik.”(15/85)
- “Yerde ve göktekilerin hepsini kendinden size ram eyledi.”(45/13) Çünkü Cenâb-ı Hakk insânı hâlifesi olarak kendisindeki cihazlar ile donattı ve âlemleri emrine verdi. Beşeri aklımızla buradaki oluşum ihtişamını anlamamız mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk’ın taşından toprağından, güneşinden, melekûtuna kadar herşeyini kullanıyoruz. Cenâb-ı Hakk bizleri kendisine hâlife yapmış oysa bizler bu hakîkatleri bilmediğimiz için yerlerde sürünüyoruz çünkü Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği asâleti unutarak beşeri varlığımızla yaşamaya çalışıyoruz. Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği yüzgeçler ile bütün âlemlerde kulaç atabilecekken sınırlı küçücük bir kab içerisinde yüzmeye çalışıyoruz. Herbirerlerimiz nefis çukurlarımızda biriken pis suyu çok geniş zannediyoruz, hatta bu konularla ilgili öğrendiğimiz birkaç kelimeden sonrada bu çukurları okyanus zannediyoruz. Suya bir dalgıçın iradesiyle dalıp batması vardır, bir de yüzme bilmeyen bir kişinin boğularak batması vardır. İrfaniyet kişiye dalgıç elbisesi giydirir. Beşeri akılla yapmaya çalıştığımız şeylerin sonucunda yüzme öğrenemeden batması kaçınılmaz olan gemilerden suyun dibini boylarız.
“Ona rûhumdan üfledim.”(15/29) Bu âyetlerle anlatılan mânâların iki yüzü vardır:
a) Hakîkat yönüne delâlet eden.
b) Şeriat yönüne delâlet eden.
Durum anlatıldığı gibi olunca, yerleşmeğe bağlı bir hâl meydana çıkar. Kimin kabiliyeti varsa, o kazanır.
Tevhid işi bir koşudur ve öyle bir koşudur ki arkasından yetişmek oldukça zordur, kiminin nefesi ilk turda tıkanır kiminin ikinci turda neticede bu yolda yürüyenler gittikçe azalır. Çünkü duygulardan ve şartlanmalardan kurtulmak üzere oluşturulmuş olan bir bilgidir ve mânâ âleminde hızlı koşulmaz ise bu mesafe kolay kolay katedilmez, bu nedenle bu kısa ömürde sürât gereklidir. Bu koşu fiziki değil akılda ve gönülde olan bir koşudur. Bunun için işte bir hâl bir makam ve bu işin meslek edinilmesi gereklidir. Miktar yönünden değilde kalite yönünden çokluk lâzımdır. Kabiliyetin yanında gayret gereklidir çünkü kabiliyet olup gayret olmaz ise olmaz hatta gayreti olup kabiliyeti olmayan kişi daha üstün olur. Çünkü biri kendisindeki değeri bilip değerlendirememekte diğeri iyi niyetle hareket ettiği için ne kadar olsada bir değerlendirmesi vardır.
Bir kimsenin, ilâhî bir anlayışı var ise bu tebliği alır makamına ulaşır. Anlatıldığı gibi bir anlayışa sâhip olmayana gelince, o hakîkatler kendisine anlatıldığı zaman, derhâl inkâr yoluna sapar. Kendisine bu gibi hakîkatlerin anlatılmamasına sebep ise sapmamasını temindir, şekavetini de önlemektir.
İşte bu da bir rahmettir. Îsâ (a.s.) anlatması gerektiği için hakîkatleri anlattığından kavmi kâfir oldu. Ümmeti Muhammede ilâhî hakîkatlerin tam açık olarak anlatılmayıp yarı açık anlatılmasının sebebi de sapmamasını temin içindir. Rububiyyet hakîkatlerinin anlatıldığı bir kişi hemen “olmaz” “mümkün değil” gibi tepkiler vermeye başladığı anda konuyu kapatmak gereklidir çünkü onu bozar bu durum ve kendisinin menfâati için anlatmamak gereklidir. Fakat tam tersi her verileni alan bir kişiyle karşılaşıldığında yavaş yavaş dozunu arttırarak bu bilgiler verilir.
Gizlenmesi için söz alınan ilim, derin mânâlı olduğundan, te’vil yollu Kûr’ân’a konmuştur. Bunu da ancak, ilmin özünü bulanlar bilir. Baş şart bu, bir de, ilâhî keşif yolu ile bilinir.
Te’vil yolu yoksa, ilâhî keşif yolu yoksa bir kimse ârif olamaz ancak alim olur. Te’vil Âyetlerin Allah indindeki mânâsı keşif ise orayı keşfetmektir, ikiside aynı köke dayanmaktadır ve esas anlamda kökten dincilik budur. Keşif ise ilimde olur. Peygamberlere gelen vahiy, evliyaullah’a gelen ilhâm, temiz mü’minlere gelen ise firasettir. “Mü’minin firasetinden sakının” deniliyor, ki evliyaullah’ın ilhâmından ve peygamberin vahyinden nasıl sakınılması gerektiğini siz düşünün. Bir insân hangi mertebeye çıkarsa çıksın ihtiyatı elden bırakmamalıdır.
Keşf içinde oraya uzanmak gerekir. Zâhiren dahi bir ihtiyacımız için çaba göstermemiz gerekir ki Bâtınen bu çaba çok daha fazlasını gerektirir.
Bundan sonradır ki, o kimse, Kûr’ân’ı dinler ve onun mahâllini bilir.
Kişi okuduğu Kûr’ân’ın mahâllini bilir yâni hangi Âyeti hangi satırı okuyorsa ve o satır hangi meretebeden gelmiş ise onu bilir. Bunu bilmedikten sonra Kûr’ân’ı hakkıyla okumak ta mümkün olmaz zâten.
Efendimiz (s.a.v) in buyurduğu gibi “Kûr’ân’ın Dört mertebesi vardır, hatta Yedi, hatta Yetmiş, hatta sonsuz.” En az Dördünü bilmek gereklidir, bunlarda:
Zâhiri, Normal yazılı hâliyle Kûr’ân’ın okunmasıdır.
Bâtını, Kûr’ân-ı Kerîm’in Rabb’casıdır.
Haddi, Âyetin bahsettiği konuda uzanabildiği mesafedir. Örneğin cennet hakkında 4-5 kelime ile anlatılmak isteneni alıp değerlendirip cennetin genişliğini düşünmeliyiz ki Âyete biraz yaklaşabilelim.
Matlaı, yâni doğuş yeri, kaynağıdır. Ef’âl, esmâ, sıfât ve zât mertebeleridir.
Bunları bilen kişi gerçekten Kûr’ân okumaktadır. Kûr’ân okumak demek içerisindeki mânâyı anlamak demektir. Mânâyı anlamak demek ise kelâmın beşer yönünü anlamak değildir, Cenâb-ı Hakk ezelde o Âyetin
170
yazılmasından neyi murat etmiş ise onu anlamak demek Kûr’ân okumak demektir. Kûr’ân zât olduğundan onu okumak zâtı anlamak demektir ve bütün mertebeler zâtın içinde olduğundan onu okuyan bu mertebelerin hepsini ayırabilme kabiliyetine de sahip olduğundan dolayı Âyet hangi mertebeden zuhur etmiş ise onu anlayarak hakiki Kûr’ân’ı gönlüne indirir. Elimize Kûr’ân’ı aldığımızda kağıdına, mürekebine ödediğimiz karşılık ile maddi kağıt, mürekkeb olan kısmını elimize almış oluruz, yoksa içindeki mânâların karşılığını ödememiz mümkün değildir.
Yâni, Allah’ın Kûr’ân’a yerleştirdiği ve onun gizlemesi için, Resûlüllah (s.a.v.)efendimizden söz aldığı ilmi, Allah’u Taâlâ:“Onun te’vilini, ancak Allah bilir.” (3/7) Âyeti ile bu mânâya işaret eder. Hâliyle, bu mânâ, üstteki Âyetten aldığımız vakıf işaretine göre okuyanlarca verilen bir mânâdır. Ve o ki, özünde, o te’vile muttali olur, işte onun adı, Allah‘tır. Bu mânâyı anla.
Daha nasıl açılsın ve kapatılsın ilâhî hakîkatler. Bu ilim Îsâ (a.s.)’ın ümmetine açtığı rububiyyet ilminden bir ilimdir. Fakat Efendimiz (s.a.v) bunu bazen açıp bazen kapattığı ve açtığını da ehline açtığı için itiraz olmadı. Yoksa bu yukarıda yazılan hakîkatleri Zâhir ehli birine anlatmaya çalışsak bizi anında reddeder. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk “Ben kulumun zannına göreyim” diyerek bunları o kadar büyük bir hoşgörü içerisinde ifâde ediyor. Bu nedenle ne bir kimsenin görüşüne müdahâle etmeye ne de inkâr etmeye gerek yoktur, zâten herkes kendi hesabını kendi vicdanında görüyor.
Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberlerin, evliyaların, irfan ehlinin gâyesi kabiliyet sahibi olanlara bir yol açmaktır. Efendimiz (s.a.v) “şâhiden, mübeşşiran ve nezîrân” gönderilmiştir. “Şâhiden”, bir kişinin şâhit olabilmesi için en iyi şekilde o meseleyi görüp bilmesi gerekir, Efendimiz (s.a.v) bu âlemlerdeki en büyük müşâhiddir. Efendimiz (s.a.v) ayrıca diğer bütün peygamberler üzerine de şâhit olacaktır çünkü hepsinin üzerinde Hakim mertebesindedir.
Ümmeti de diğer ümmetler üzerine şâhit olacaktır. Bu nedenle bizlerinde Efendimize (s.a.v) yaraşır bir ümmet olmamız gerekir ki şâhitlik yapabilelim. “Mübeşşiran”, müjdeleyici yâni bizlerin hakîkatini anlatıp bildirmesidir yâni her bir insânda mevcût olan ilâhî hakîkatin müjdesini vermesidir.
Kûr’ân-ı Kerîm’in muhkem Âyetleri beşeri akılla zâhiri olarak anlaşılabilen düzeyde Âyetlerdir. Müteşabih Âyetler ise ismi üzerinde, teşbih ile yâni benzetme ile ifâde edilen Âyetlerdir. “Kalplerinde eğrilik olanlar bu müteşabih Âyetlere tabi olarak yanlışlık” yaparlar diyerek bu yol genele kesiliyor. İlimde derinleşmiş olanlar bunun “Te’vilini ancak Allah bilir” derler, Âyetin devamında ise sadece Ulûl’elbab denmektedir. Ulûl’elbab ise beşeriyetleri ile değerlendirme yapmayıp Âyetin kaynağına ulaşanlardır. Te’vil bir şeyin evveli yâni kaynağıdır, nasıl ki bir su kaynağından çıktığında tertemiz iken aktıkça dereler, nehirler derken kaynakla ilgisi olmayan bir oluşuma dönüşüyor ve rengi, tadı gibi özellikleri değişiyor ve biz de bu su üzerinde araştırma yaparak su budur dersek hata yaparız, bu suyun hakîkatini ancak kaynağının başına giderek alacağımız numune ile değerlendirmek mümkündür. “Te’vilini Allah bilir” sözünü de iki şekilde düşünebiliriz ya “bunu ancak Allah bilir” diyerek kenara çekilmek veya te’vilini kendisinde idrâk eder ki o da Ulûl’elbabtır, işte onun adı Allah’tır. Ancak şunu da ayırmak lâzımdır ki bu söz o kişi Allah demek değildir, “o anda uluhiyyet bilgisine ulaşmıştır ve te’vil ona o mertebeden geliyor” demektir. O Allah’ın ta kendisidir der isek şirke düşeriz fakat Allah’ın gayrıdır dersek ona da haksızlık etmiş ve Rabbımızı tanımamış oluruz.
Günümüzde artık Kûr’ân-ı Kerîm’in tam bir vahdet tercümesinin yapılması lâzımdır ki batıya bununla üstünlük sağlayalım, elimizdeki malzemeyi değerlendiremiyoruz.
Beyan yolu yine bizi açıklama koşusu için hazırlanan meydana doğru coşturup koşturdu. Ve açıklanması, hiçbir zaman akla gelmeyen açığa
vuruldu.
Bu koşu kişinin oturduğu yaptığı mânâ âlemindeki, idrâk elemindeki, düşünce âlemindeki koşudur. Kişi oturur gibi gözükür fakat fezada koşar.
Biz, yine yolunda olduğumuz bahse dönelim. Tevrat mevzuuna geçelim.
Bilesin ki Tevrat, sıfâtlara bağlı olarak, isimlerin tecellilerinden ibarettir. Bu ise Hakka has zuhur yerlerinde, yüce sûbhan olan Hakkın zuhurudur. Yüce Hakk, isimlerin, sıfâtları yönüne deliller hâlinde nasbetti. Sıfâtlarını da zâtına delil eyledi. Hâliyle bu olanlar zuhur yerlerinde ve halkındaki zuhurunda olmaktadır. Bu arada vâsıta isimler ve sıfâtlardır, zâta götüren başka yol da yoktur.
Her esmâ Cenâb-ı Hakk’a götüren bir yoldur. Kişi ilim istiyorsa cehil kapısına gidecek önce yâni “ben cahilim” diyecek ki kendisine ilim verilsin. Bir fiil varsa ortada onu ortaya koyan bir isim vardır, isimlerin bağlı olduğu yer ise sıfâtlardır ve sıfâtlar da, zâtın varlığını ortaya getirip ispatlar. Neticede herşeyin hakiki zâtın tecellilerinden ibaret olduğu anlaşılır.
İşte İslâmiyet bu hakîkatleri ortaya getirdi, diğer peygamberlerin getirdiklerinde bu bilgiler yoktu.
Yukarıdaki mânâ üzerine biraz açılalım. Şöyle ki, halk bir sadelik üzere halkedilmiştir. Böyle olunca onun hâli ilâhî mânâlardan yana boş olmaktır. Ancak onun durumu beyaz bir kaftan gibidir. Karşısına gelen nakış kendine işlenir. İşbu nakışlar, isimlerdir. Yüce Hakk ise onlarla isim alır. Bu isimler ise Hakkın sıfâtlarına delâlet ederler.
Ef’âl âlemi olmasa o isim ve sıfâtlar nerede zuhur edecek ve hakîkatlerini ortaya çıkaracaklar. İşte kaba malzemeden yapılmıştır diyerek baktığımız bu âlem düşüncesi çok yanlıştır. Bir şey ortaya gelmiş ise muhakkak o kendi kemâli üzerinedir.
Halk ise Hakkı o isim yolundan bildikleri sıfâtlarla tanırlar. Tanıdıktan sonra da Hakk ehli olurlar. Hakk ehli olanlar ise anlatılan yoldan onun zâtına doğru yolu bulurlar. Bunu bulduktan sonra onlar, isimlere ve sıfâtlara birer ayna gibi olurlar. Onlar ki böyle oldu. İsimler onlarda zuhura gelir keza sıfâtlar da. İşbu zuhurdan sonradır ki, nefislerini kendilerine işlenen zâta bağlı isimlerin ve ilâhî sıfâtların nakşı ile bilirler. Bundan sonra, Allahu Teâlâ, zikredildiği zaman, zikredilen kendileri olur. Bu da nakşını aldıkları ismin icabı olur. İşte Tevrat’ın mânâsı, yukarıda anlatılanlardır.
Tevrat’ın türediği kelime kökü, Tevriyet’tir. Tevriyet ise, lügatte şu mânâyadır, mânâyı mefhumların en uzağına bağlamak.
Tevrattan önce gelenler mahâlli kitâplardı, Tevrat gelince kapsam daha genişledi çünkü esmâ mertebesi olduğundan Tevrat ile isimlerin tecellileri açılmaya başladı artık.
Bu mânâ ise avam halka göredir. Çünkü onlara göre, Hakkın sarih olarak, açıktan anlatılışı, itikadî bir hayâldir. Avam halk için bundan başka ne olabilir ki? elbette olamaz. Yâni, anlatılan mânânın dışında bir şey. Ama, irfan sahipleri katında Hakk, kendi zâtlarının hakîkatıdır. Haktan murad da, kendileridir.
İşte kişideki “Emin Belde” budur. Avam halk Hakk’ı ötelere attığı için kendi hayâllerinde bir Hakk oluşturup ona itikad etmektedirler. Oysa irfan ehli indinde Hakk kendi hakîkatleridir. Her kişinin ayanı sâbitesindeki düzenlemeyi Cenâb-ı Hakk’ın ortaya geitrmesi kendi varlığının Zâhire çıkmasından başka bir şey değildir. İlâhî isimlerin belirli terkipler hâlinde açığa çıkması avam halkın “yaratma” dediği şeyin aslıdır.
Haktan murad kendileridir demesi ise Hak esmâsının en geniş kapsamıyla oradan zuhura gelmiş olması demektir. Gafil olan insânlarda da Hakk esmâsı vardır,