Veżkur rabbeke fî nefsike tedarru'an veḣîfeten vedûne-lcehri mine-lkavli bilġuduvvi vel-âsâli velâ tekun mine-lġâfilîn(e)
Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.
Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafillerden olma.
A'râf 205. ayet, zikir ve Allah'ı anma eyleminin niteliğini, zamanını ve gafletten uzak durmanın önemini vurgulamaktadır. Ayet, içtenlik, korku, alçak sesle zikir ve süreklilik gibi kavramlar üzerinden müminin Rabbine karşı duruşunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr, bir şeyi kalpte veya dilde hazır bulundurmaktır. Ayetteki 'uzkur' emri, Allah'ı hem kalben tefekkür etmek hem de dille anmak suretiyle gafletten uzak durmayı ifade eder. Bu, sadece hatırlamak değil, aynı zamanda O'nun azametini ve kudretini idrak etmektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'zikr' kavramı, Kur'an'da sadece 'hatırlama' değil, aynı zamanda 'uyarı', 'öğüt' ve 'Allah'ın varlığını sürekli bilincinde tutma' anlamlarını da taşır. Bu ayetteki kullanımı, müminin Allah ile olan sürekli ve bilinçli irtibatını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nefs' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'fî nefsike' ifadesi, zikrin gizli, içten ve kalpten yapılması gerektiğini, dışa vurumdan ziyade içsel bir yönelimi ifade ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nefs'i insanın hakikati, ruhu ve kalbi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda 'fî nefsike' ifadesi, zikrin sadece dille değil, aynı zamanda kalbin derinliklerinden, samimi bir niyetle ve içsel bir yoğunlukla yapılması gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tadarru'' kelimesini 'tevazu ve zelillik göstererek dua etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'tadarru'an' ifadesi, zikrin kibirden uzak, Allah karşısında kendi acziyetini bilerek ve O'na yalvararak yapılması gerektiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tadarru''nun, bir şeyi istemede aşırı derecede alçalma ve boyun eğme olduğunu ifade eder. Bu ayette, zikrin sadece bir görev değil, aynı zamanda Allah'a karşı derin bir saygı ve ihtiyaç hissiyle yapılması gereken bir ibadet olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf'ı, bir şeyin sonucundan duyulan endişe olarak tanımlar. Ayetteki 'hîfeten' ifadesi, zikrin sadece sevgiyle değil, aynı zamanda Allah'ın azametinden ve O'na karşı duyulan saygılı bir korkuyla yapılması gerektiğini, bu korkunun kişiyi günahlardan alıkoyduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'havf'ın Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan saygılı bir korku ve O'nun azabından çekinme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, zikrin Allah'ın kudreti ve azameti karşısında duyulan bir ürpertiyle, O'nun emirlerine karşı gelmekten sakınarak yapılması gerektiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'gaflet'i, bir şeyi bilme imkanı varken ondan habersiz olmak olarak açıklar. Ayetteki 'el-ğâfilîn' ifadesi, Allah'ı zikretmeyerek, O'nun varlığından ve emirlerinden uzak durarak manevi bir körlüğe düşenleri tanımlar ve müminleri bu durumdan sakınmaya çağırır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'gaflet'in, bir şeyden habersiz olma hali olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'ı anmaktan yüz çevirme, O'nun ayetlerini düşünmeme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, zikrin terk edilmesiyle düşülen manevi boşluğu ve tehlikeyi vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(205) (Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn.)
“Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak
ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafillerden olma.”