Fe'akarû-nnâkate ve'atev ‘an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu-/tinâ bimâ ta'idunâ in kunte mine-lmurselîn(e)
Nihayet deveyi kestiler, Rablerinin emrine karşı geldiler ve "Ey Salih! Sen eğer (dediğin gibi) peygamberlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı getir" dediler.
Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakikaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azabı) bize getir! "dediler.
A'râf Suresi'nin 77. ayeti, Semûd kavminin Hz. Salih'e karşı isyanını ve dişi deveyi öldürmelerini anlatır. Ayet, 'akr (deveyi kesmek), 'atâ (isyan etmek) ve va'd (tehdit etmek) gibi fiillerle onların itaatsizliğini ve meydan okumasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'akr kelimesinin asıl anlamının bir şeyi kökünden kesmek, yok etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'akaru'n-nâka ifadesi, deveyi sadece yaralamak değil, onu tamamen öldürmek ve neslini kurutmak anlamında kullanılmıştır, bu da Semûd kavminin isyanının şiddetini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'akr fiilinin burada 'katl' (öldürme) anlamında kullanıldığını ifade eder. Semûd kavminin deveyi kesmesi, Allah'ın kendilerine gönderdiği mucizeye karşı gelmeleri ve onu ortadan kaldırmaları anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'akr'ın özellikle hayvanın ayaklarını keserek onu hareket edemez hale getirmek ve sonra öldürmek anlamına geldiğini belirtir. Bu, Semûd kavminin deveyi acımasızca ve kasıtlı olarak öldürdüğünü, böylece Allah'ın emrine karşı geldiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'utuvv'un haddi aşmak, kibirlenmek ve itaatten çıkmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'atev an emri rabbihim' ifadesi, Semûd kavminin Allah'ın emrine karşı gelerek büyüklenmelerini ve isyan etmelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'atâ fiilinin 'tuğyan' (azgınlık) ve 'istikbâr' (büyüklük taslama) anlamlarını içerdiğini belirtir. Semûd kavminin bu fiili işlemesi, onların sadece itaatsizlik etmekle kalmayıp, aynı zamanda kibir ve azgınlık içinde olduklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'utuvv' kavramının genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelme, haddi aşma ve ilahi otoriteye meydan okuma anlamında kullanıldığını vurgular. Semûd kavminin bu davranışı, onların Allah'a ve peygamberine karşı gösterdikleri derin bir ahlaki yozlaşmayı ve isyanı temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak şer için kullanıldığında 'va'îd' (tehdit) anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bimâ ta'idunâ' ifadesi, Hz. Salih'in kendilerini uyardığı azabı kastederek, Semûd kavminin alaycı bir şekilde bu azabı talep etmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'va'd'ın gelecekte bir şeyin olacağını bildirmek olduğunu, ancak tehdit bağlamında kullanıldığında olumsuz bir sonucu haber verdiğini açıklar. Semûd kavminin bu sözü, Hz. Salih'in uyarılarını ciddiye almadıklarını ve ilahi azabı küçümsediklerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'va'd' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği ahiret veya dünyevi sonuçları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, Semûd kavminin 'va'd'ı, Hz. Salih'in kendilerini uyardığı azabın gerçekleşmesini alaycı bir dille talep etmeleri şeklinde tezahür eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl'in bir şeyi göndermek anlamına geldiğini ve 'rasûl'ün de gönderilen kişi olduğunu belirtir. Ayetteki 'minel murselîn' ifadesi, Hz. Salih'in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olup olmadığını sorgulayan Semûd kavminin şüpheciliğini ve inkarcılığını yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'murselîn'in Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırmak üzere seçtiği ve görevlendirdiği kişiler olduğunu açıklar. Semûd kavminin bu ifadeyi kullanması, Hz. Salih'in peygamberliğini kabul etmediklerini ve ondan mucizevi bir kanıt beklediklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rasûl' kavramının Kur'an'da ilahi mesajı ileten, Allah ile insanlar arasında bir köprü vazifesi gören özel bir statüye sahip olduğunu belirtir. Semûd kavminin bu kelimeyi kullanışı, onların Hz. Salih'in bu ilahi statüsünü reddettiklerini ve onu sıradan bir insan olarak gördüklerini ima eder.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(77) (Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.)
“Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.”
“Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.
Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi.
Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar.
Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvameyi
ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvame değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi.
Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vadiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler.
İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin
Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12)
(7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir.
Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım.
Baktığımızda açık olarak görüyoruzki, dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.
Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiği gibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak
bir şey değildir. Ümid edriz ki, bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir.