Kellâ innâ ḣalaknâhum mimmâ ya'lemûn(e)
Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık.
Hayır, biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Bu ayet, insanın yaratılışının temelini ve bu yaratılışın insanın kendi bilgisi dahilinde olduğunu vurgular. 'Yaratma' ve 'bilme' kavramları üzerinden ilahi kudret ve insanın acziyeti arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kellâ' kelimesinin 'hakikaten, gerçekten' anlamında bir tasdik edatı olabileceği gibi, daha çok 'asla, hayır' anlamında bir reddediş ve caydırma edatı olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, önceki ayetlerdeki inkarcıların iddialarını kesin bir dille reddetmek ve onları azarlamak için kullanılmıştır, yani 'asla öyle olmayacak' manasındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kellâ'nın hem bir reddediş hem de bir uyarı edatı olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların ahiret hakkındaki yanlış beklentilerini ve alaycı tutumlarını kesin bir dille geçersiz kılmakta ve onları bu tutumlarından vazgeçirmeye çağırmaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'halk' kelimesinin 'takdir etmek, ölçüyle yapmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'halaknâhum' ifadesi, Allah'ın insanları belirli bir plan ve ölçü dahilinde, bilinen bir maddeden yaratmasını ifade eder. Bu, yaratmanın rastgele değil, ilahi bir irade ve düzenle gerçekleştiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk'ın asıl anlamının 'bir şeyi takdir etmek, sonra onu icat etmek' olduğunu söyler. Allah için kullanıldığında, 'yoktan var etme' veya 'bir şeyi başka bir şeyden yaratma' anlamlarına gelir. Ayetteki 'halaknâhum', Allah'ın insanları 'bildikleri şeyden' yani meniden yaratmasını ifade eder ki bu, yaratılışın başlangıcına işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının Allah'ın mutlak yaratıcı gücünü ve evrendeki her şeyin O'nun eseri olduğunu vurguladığını belirtir. Bu ayette 'halaknâhum', insanın kendi varoluşunun kaynağını ve dolayısıyla Allah'a karşı sorumluluğunu hatırlatan bir yaratılış eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ilm'in bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'ya'lemûn' ifadesi, insanların kendi yaratılışlarının başlangıç maddesini (meni, toprak vb.) bildiklerini, yani bu konuda bir cehaletlerinin olmadığını vurgular. Bu bilgi, onların Allah'ın kudretini inkar etmelerini daha da anlamsız kılar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'in bir şeyi hakikatiyle idrak etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ya'lemûn', insanların kendi yaratılışlarının basit ve bilinen bir maddeden olduğunu bildiklerini, dolayısıyla bu yaratılışı gerçekleştiren Allah'ın kudretini inkar etmelerinin çelişkili olduğunu anlatır. Kendi varoluşlarının delili, kendi içlerindedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda bu bilginin getirdiği sorumluluk ve idrak boyutunu da içerdiğini belirtir. 'Ya'lemûn' ifadesi, insanların kendi yaratılış süreçleri hakkında sahip oldukları bilginin, onları Allah'ın kudretini tanımaya ve O'na karşı gelmemeye sevk etmesi gerektiğini ima eder.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Halk edilen Nutfe (Hücre) İnsan sûresi 2. Âyette Cenâbı Hakk bildirmiştir.
(76/2) “İnnâ halaknel insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ.”
(76/2) “Muhakkak Biz, insânı birleşim bir nutfeden halkettik. Onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işiten, gören kıldık.”
Bu Âyet-i Kerîme’de ise sıfât ve esmâ mertebelerini aşan insânın ef’âl âleminde zuhura çıkışı anlatılmaktadır. Ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bu işi “Ben yaptım” demektedir yani arada bir aracı yoktur. Buradan insânın Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın mânâ ve madde âleminde bizzât meydana getirdiği varlık olduğu anlaşılmaktadır.
Bu halkedişin değişik şekilleri belirtilmektedir Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bu halkediliş şekillerinde bir olan nutfe ile Cenâb-ı Hakk (c.c) o kadar yüksek bir haldesiniz ve bir o kadarda hakir bir haldesiniz demektedir.
Kulağın öne çıkarılması bizlerde faaliyete geçmesi gereken ilk âza olmasından dolayıdır. Kulak gerçek işlevini yerine getiremez ise gönül âlemine gelen faydalı yada faydasız bütün herşey içeri girer. Şuurlanmanın netîcesi ile kulak ne zaman ki gerçek işlevini yerine getirmeye başlayacak o anda faydalı olanlar içeriye alınacak faydasız olanlar ise alınmayacaktır. İnsânın beyni ve gönlü çöp kovası gibi olursa hakikâtleri almaya yer kalmaz. Niyazi Mısrî Hz.lerinin belirttiği gibi, “Bir kulak ki Hakk sözü duymuyor, ona kurşunu akıt kapat orayı ve bir göz ki Hakk’ı görmüyor o da budak deliğinden başka bir şey değildir”.
Daha sonra gözün açılması gereklidir. Günlük yaşantımız içerisinde gözümüz sürekli faaliyette ve bir şeyler görmekteyiz ancak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın muradı acaba bu madde hükmünde olan şeylere bakarak kişinin orada kalmasımıdır? Muhîddîni Arabî Hz.lerinin dediği gibi “Taşı taş toprağı toprak olarak görene zâten bizim sözümüz yoktur”. Onların hakikâtlerini görmeye başlayan göz biraz göz olmaya başlamıştır.
Kulak ve gözü idâre eden merkez ilk önce terbiye edilmelidir ki duyulanlar ve görülenler müşâhedeye çevrilerek yaşama sokulsun. Örneğin kelime-i tevhid’i söylediğimiz anda onun şuuanatını görmeye başlamalıyız. Hakk yolunda her gün kişinin idrâk seviyesinde olan artışlar bu duyuş ve görüşün gelişmekte olduğunun işaretleridir. Esas görüş mahâlli olan gönül gözümüze giriş yeri madde bedenimizin gözüdür. Normâlde açık olan bu gözlerden yani basardan basîrete intîkâl gereklidir.[90] “ İz- -T-B- ”