Ve kad edallû keśîrâ(n)(s) velâ tezidi-zzâlimîne illâ dalâlâ(n)
"Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sadece sapıklıklarını artır."
Çok kişiyi yoldan saptırdılar. Sen de o zalimlerin sadece şaşkınlıklarını artır.
Nûh Suresi 24. ayet, 'dalâl' kavramının hem başkalarını saptırma hem de kendi sapkınlıklarını artırma bağlamında kullanıldığı, ilahi bir beddua niteliği taşıyan bir ifadedir. Ayet, zalimlerin eylemlerinin ve akıbetlerinin dilbilimsel derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin asıl anlamının 'doğru yoldan sapmak' olduğunu belirtir. 'Edalle' fiili ise, birini bu sapmaya sürüklemek, saptırmak demektir. Ayetteki 'edallû' fiili, Nuh kavminin ileri gelenlerinin, kendi halklarını hakikatten uzaklaştırarak sapkınlığa düşürdüklerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'edallû' fiilinin mecazi olarak 'helak ettiler' veya 'kaybettirdiler' anlamlarına da gelebileceğini ima eder. Burada, Nuh kavminin liderlerinin, insanları doğru yoldan saptırarak onların ahiretlerini helak etmelerine işaret edilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yolu kaybetme', 'hakikatten uzaklaşma' ve 'şaşkınlık' anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'Edalle' ise bu durumu başkaları için yaratma eylemidir. Ayetteki kullanım, Nuh kavminin önde gelenlerinin, insanları bilinçli olarak hakikatten uzaklaştırma çabasını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kesîr' kelimesinin 'çokluk' ifade ettiğini ve burada 'edallû' fiilinin mef'ûlü olarak, saptırılan insanların sayısının azımsanmayacak kadar fazla olduğunu gösterdiğini belirtir. Bu, Nuh kavminin ileri gelenlerinin etkisinin genişliğine işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesret' kökünün 'çokluk' ve 'bolluk' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'kesîrâ' kelimesi, Nuh kavminin liderlerinin sadece birkaç kişiyi değil, toplumun büyük bir kesimini saptırmayı başardığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ziyâde' kelimesinin 'bir şeye ekleme yapmak, artırmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ tezid' ifadesi, Nuh (a.s.)'ın, Allah'tan zalimlerin sapkınlıklarının daha da artırılmasını talep etmesini ifade eder. Bu, onların cezalandırılmasına yönelik bir bedduadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ziyâde'nin 'bir şeyin üzerine eklenerek onu çoğaltmak' olduğunu açıklar. Burada, Allah'ın zalimlerin 'dalâl'ini artırması, onların zaten var olan sapkınlıklarını daha da derinleştirmesi ve hidayetten tamamen uzaklaştırması anlamındadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zulm' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ait olmadığı yere koymak' olduğunu belirtir. 'Zâlimîn' ise bu eylemi gerçekleştirenlerdir. Ayetteki 'zâlimîn', Allah'ın birliğine inanmayarak ve Nuh'un çağrısına karşı çıkarak hem kendilerine hem de başkalarına haksızlık eden Nuh kavminin ileri gelenlerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm'ün 'hakkı çiğnemek, haddi aşmak' olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'a şirk koşma, peygamberleri yalanlama ve insanlara haksızlık etme gibi büyük günahlar için kullanıldığını belirtir. Nuh Suresi'ndeki 'zâlimîn', bu bağlamda, Allah'ın ayetlerini inkar eden ve insanları saptıran inkarcıları ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zulm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve Allah'a karşı işlenen günahlardan insan haklarına tecavüze kadar birçok haksızlığı kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'zâlimîn', Nuh (a.s.)'ın tebliğine karşı çıkan ve insanları saptıran inkarcı liderleri tanımlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dalâl' kelimesinin 'yoldan sapmak, kaybolmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'dalâlâ' kelimesi, Nuh (a.s.)'ın bedduasıyla zalimlerin zaten içinde bulundukları sapkınlık halinin daha da derinleşmesini, hidayetten tamamen uzaklaşmalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl'in Kur'an'da hem 'bilgisizlikten kaynaklanan şaşkınlık' hem de 'kasıtlı olarak doğru yoldan sapma' anlamlarında kullanıldığını açıklar. Nuh Suresi'ndeki bu kullanım, zalimlerin kasıtlı sapkınlıklarının Allah tarafından artırılması, yani onların hidayet kapılarının tamamen kapanması anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl'in 'doğru yoldan ayrılmak' olduğunu ve bu ayrılığın bazen kasıtlı, bazen de bilgisizlikten kaynaklanabileceğini belirtir. Ayetteki 'dalâlâ' kelimesi, Nuh (a.s.)'ın bedduasıyla, zalimlerin zaten seçmiş oldukları sapkınlık yolunda daha da ilerlemeleri ve hidayetten tamamen ümit kesmeleri anlamındadır.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Sapıklık “dalâl” “mudil” isminin zuhurudur, kavminin çokları “mudil” isminin hükmü altında olduklarından diğerlerini de kendi meşrepleri olan bu ismin ahkâmına davet ettiler, onlarında çoğu bu ismin tesirinde olduklarından kolayca kabul ettiler. Böylece bir birlerinin daha çok “mudil” ismi hükümlerinin içine girmelerine sebep oldular.
Bu içine girdikleri “mudil” kendilerine hoş göründüğünden onlar hakkında bu dua yerli yerince olmuştur. Dalâletleri kendilerine hoş göründüğünden dâllîn olarak kalmışlardır. Dâllîn’den hâdî’ye geçebilmek için çok güçlü bir “hâdî” tarafından bulunduğu yerden çekilmesi gerekmektedir. Tabii ki, oradan çıkmak isteyen kimsenin de kendisinin yukarıdan çekmek isteyene yardımcı olması mutlaka gerekecektir.[43]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
29. Paragraf:
"Ve bir çoğunu idlâl eylediler: "ya'nî vahidin vücûh ve niseb ile ta'dâdında hayrete düşürdüler. Ve kitaba vâris kılınıp mustafeyn olan, nefislerine "zulmedenler" ziyâde etmediler." Ve o üçün evvelidir. İmdi Hak onu "muktesıd" ve "sabık" üzerine takdim etti. Ancak dalâlen, ya'nî hayreten, ziyâde eyledi. Muhammedi ise "Sen'de hayreti bana ziyâde et!" dedi. Her ne vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine karanlık bastıkda kâim olurlar. İmdi hâir için devr vardır; ve hareket-i devriyye kutbun etrafındadır; ondan ayrılmaz (29).
Yani Nûh kavimi vucud-u vahidi mezahir aynalarına yansımış olan muhtelif suretlerini ve kendisinde olan esma ve sıfat nisbetlerinin çoğaltmak suretiyle halkı şaşırtıp hayrete düşürdüler. Yani işte o putlara isim verdiler ya işte Allah’ın vücudunu çoğaltarak çokluğa, kesrete düşürerek halkı yanılttılar. Yani Nûh kavimi vücud-u Vahidi, tek vücudu zuhurda olan aynalar aksetmiş olan O’nun muhtelif yön ve suretlerini kendilerinde bulunan esma ve sıfat nispetlerini çoğaltmak suretiyle halkın birçoğunu şaşırtıp hayrete düşürdüler. Misal bir odanın duvarına çukur ve tümsek, hem çukur hem tümsekliği birlikte olan aynalar konsa on tane böyle ayna konsa, yani bu çukur, tümsek ve çukur ve tümsek aynı aynada olan aynalardan on tane bir odanın duvarlarına konsa o odanın ortasın da duran tek kişinin gölge ve yansıması hepsinde yansır.
Ortada dikilen şahıs bir iken aynalarda on suret görünür. Aynaların özellikleri başka başka olduğundan ( kimisi çukur, kimisi tümsek, kimisi karışık) her birinde yansıyan hayal dahi birbirine benzemez. Birinde uzun bir görüntü ve ince bacaklar, diğerinde basık yassı bir vech ve yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar, birisinde uzun bir vech ve şişman bir gövde diğerleri de buna kıyasla birer suret görülür. Halbuki cümlesi bir kişinin görüntüleridir. Bu değişik görünme ancak aynaların ihtilafından meydana gelmiştir. Şimdi odaya giren diğer bir kimse o hayalatı görüp her birer lerini başlı başına birer vücut zan etse, bir başkası kapıdan bu durumu gözleyip de görüntüleri ayrı vücut zan etse bu gölgenin- görüntülerin- sahibi olan tek kişiden habersiz olsa bu şaşkınlıktan başka bir şey değildir. Yani o kişinin şaşkınlığından başka bir şey değildir. Böyle bir kimse bu gördüğü hayalata vücut verdiği için şaşkın olduğu gibi bu iddiasına başkalrını da davet etse onları da şaşırtıp hayrete düşürür. İşte günümüzdeki ve daha önceki alimlerin hali budur.
Görünen varlıkları hakiki varlıklar zannedip onları anlatmaya başlıyorlar. Aynalarda gördüğü şekilleri anlatmaya başlıyorlar. Böylece şekillere tapıp şekillerde kalıyorlar. İşte onun için işin hakikatini anlamak için alim değil arif olmak gerekiyor. Arif-i Billah olan da o görüntünün özelliklerini gördüğü gibi anlatır şu zayıftır bu şişmandır şu nun üstü zayıf altı şişman gibi ama O’nun özellikleridir diye anlatır. Şişmana ayrı varlık, zayıfa ayrı bir varlık vermez tek varlığın şişman zayıf hali der.
İşte böyle yaptığımız zaman zahir ve batında isabet etmiş oluruz. İmam-ı rabbaninin aşamadığı konu budur. Esma âleminde kalmış oradan dönmüştür. Bütün müntesiplerine de anlattığı için hem kendi yanılmış hem de diğerlerini yanıltmıştır. M Arabi Hz lerinin ismi İmam-ı ilahidir, Uluhiyeti bildiren imamdır, önderdir, şey-ul Ekber. İmam-ı rabbani; Rab mertebesi, rububiyet mertebesi, oranın da hakikatini bilmemektedir. Ama diğerlerinden bir fazla oraya yükselmiş. Diyelim ki burası efal âlemi bunun bir üstü Esma âlemidir. Efal âleminden gelmiş tavana vurmuş, rububiyet âleminin alt sınırından aşağı inmiş üst sınırından değil. Daha Rab hakikatini idrak edememiş. Ama biraz zar zor yükselmiş.
Mektubatı hep hayalden bahseder. Ef’al ile Esma arası, şeriat ile tarikat arasıdır. Daha çok şeriat ağırlıklıdır. M Arabi Hz leri için onlar diyorlar ki; “Yukarılara gitti geriye dönemedi, bu fikirlerle şaşkın kaldı” diyorlar. Yani mecnun oldu diyorlar. Hakkın huzuruna gitti ama geri dönemedi, diyorlar o kişiler İmam-ı Rabbani için “Gitti ve geriye döndü” diyorlar. Halbuki gidip döndüğü yer Mirac’ın birinci bölümü bile değildir. Zahir olan bu suretler hep tek kişinin gölgesi olup bulunduğu yerin farklılığı nedeniyle böyle çeşitli görüntüler ile göründüğünü bilen kimselerin hayreti ilme dayandığı için övülen hayrettir. Zira bu gurup فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 ayetinde buyurulan “Nereye bakarsanız Allah’ın vechini görürsünüz” Her cihetten Vücud-u Vahidi Hakkın tecellisini görürler. O tecellide Hak sahipliği ve hayretlerinden Vücud-u Vahidin müşadesinden naşi bir vechi diğer vechden ve bir ciheti diğer vechden ve bir ciheti diğer cihetten fark ve temyiz edemezler, her yönde Hakkın vechini müşahede ederler, odur budur, şudur diye ayırmazlar.
Tercüme:
“Cilvelenme bana beyhude emr-i Hac ki gördüğün kabe senin olsun ben görürüm beyt-i Hüda” Taştan yapıyı beyt olarak görüyor şeklini değiştiriyor, aslında o taş ona taş dese daha makbul olacak aslında. Hac emirleri hac bakanları diyelim yani Hac işleri ile ilgili en üst mertebe sorumlu, hac bakanına, Hac emirine iltifat var. Herkez niyazda işte hac için bize müsaade ver, bize konaklama yeri, hac için müsaade ve. İşte bu rağbetten dolayı cilvelenme, yani kendini bir varlık zannetme gördüğün Kabe senin yani sen Kabe’nin emirisin ya gördüğün kabe senin olsun, yani o gördüğün kabe senin, sen o Kabe’ye hizmet ediyorsun.Yani sen o taştan yapı olan Kabe’ye hizmet ediyorsun. “Ben görürüm Beyt-i Hüda” diyor. Yani ben onu Hüda’nın evi olarak görürüm. Diyor. Sen hayalinde O’nu Kabe görürsün ama benim orada gördüğüm Beyt-i Hüdadır. Allah’ın evidir orada gördüğüm buyuruyor.
Tercüme:
Vecih birden gayri değildir, sen ayineleri saydığın vakit taaddüt eder.” Yani vecih birdir, ama aynaları sayarsan aynalarda görünenlerde değişik olduğundan adetlenmiş olur sen adetlersin buyuruyor. Bu şuhud zevki Muhammedi olan şuhudur. Bunun dışındakiler bu şuhudu, bu müşahedeyi bu idraki bulmaları mümkün değildir. İsterse Ümmet-i Muhammed’in içinde olan kimseler olsun. Sureti Muhammedi olup, hakikatte Muhammedi olacak değildir. İsim olarak Muhammedidir ama düşüncede müşahedede ulaştığı yer Hakikat-ı Muhammedi mertebesi olmadığından Muhammedi değildir. Zahiren Muhammedi, batınan hangi mertebede ise onun kuludur. O peygamberin ümmetidir. Bu Şuhut sahibi olanlar nefislerine zulum edenlerdir ki onlar Kitab-ı Kur’an ve Furkan’a yani cem ve farka varis kılınan güzide kimselerdir. Yani Kur’an’ın hem Kur’an hem de Furkan yönünün kendilerinde birleştirenlerdir.
Yani Kur’an cem, Furkan da Fark yani hem Kur’an’ı anlayanlar hem de Furkan’ı anlayanlar dır. Yani birini birine üstün getirmez sadece cem sadece fark değil cemi ve farkı birleştirmiş olanlardır. Bunlar güzide insanlardır. Onların nefislerine zulumu vücud-u imkaniyelerinin müktezası olan şehevatı terk etmeleri ve zilal-ı esmaiyeden ibaret vücud-u mukayyede ve mütainlerin nefh eyleme leridir.
Şehavat; şehvetin cemidir. Şehvet denince sadece cinsellik değil kişi neye fazla yönelmişse o şehavat hükmündedir. Yani nefsani olarak kişi neye düşkünse tabiatı itibarıyla daha çok nereye yöneliyorsa o şehavat hükmündedir. İşte şu et ve kemik imkan vücutlarının yani beden vücutlarının yani esmanın gölgesi olan kayıtlı vücutları varlıkları kaldırmalarıdır.
Bu nefslerine zulum edenler ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ 35/32 Sonra bu Kitab’ı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır. Onlardan kimi kendine yazık eder, kimi orta halli davranır, kimi de Allah’ın izniyle, iyiliklere koşar. Bu ayette üç taifeden bahsediyor, (sav) efendimiz bu üç taife hakkında “Onların cümlesi Vahid menzilesindedir ve hepsi cennetliktir” Buyurmuştur. Şimdi nefsine zulmeden kimse Vahid-i hakikiyi bir takım itibarat ile teksir edip bu kesrette de Vahdeti müşahede eder. Yani nefsine zulum eden kimse hakkın şusu vardır, busu vardır diye çoğaltıp bu kesrette de vahdeti müşahede eder.
Evet bunlar çoktur ama Vahid’in özellikleri olduğu itibarıyla çoktur der. Ve o üç taifeden biri nefsine zulmedenler, biri muktesitler, biri de sabikunlardır, ( hayratta ileri gidenler) dır. Muktesit ise Vahide kesreti ve kesrette vahidi müşahede edip, bu iki Şuhut arasını cem ederler. Sabikun ise adedi birleştirip kesiri vahid müşahede eder, böylece mükdesit ile sabık hakkın ve halkın vücudlarını itibar ve ispat ettiklerinden ehl-i hayret değillerdir. Fakat zalim-i Muhammedi yani nefsine zulum eden Muhammedi Vahidi itibarat ile kesir gördü ve halkın vücudunu itibar ve ispat etmediği için hayrettedir.
وَلاتَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا ضَلالا 71/24 şu halde hak onun hayretini ziyade eder, nitekim (sav) efendimiz “Ya Rab benim hayretimi sende ziyade et” buyurur. Bu hayret hayret-i mahmudedir. Yani övülmüş hayrettir. (sav) Efendimiz “Ya rab benim hayretimi sende ziyade et” buyurur. Bu hayret hayret-i mahmudedir. Yani övülmüş hayrettir. Malum olsun ki bu ayet-i kerime Nûh suresinde vaki وَقَدْ اَضَلُّوا كَثِيرًا 71/24 ayet-i kerimesini mütakiben şeref varid olur. Şu halde وَلاتَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا ضَلالا 71/24 kavli Nûh kavimine ait bulunur. Çünkü zulmün kelimesinin lugat manası; bir şeyi mevzinin gayri olan bir yere vaaz etmektir. Zulum o şeyi yerinde kullanmamaktır.
Nûh kavimi ise hacer ve şecerden yaptıkları mezahiri esnamda yani zahir putlarda Uluhiyet tahayyul edip onlara ibadet ettikleri için Uluhiyeti mevzinin gayri olan mahale vaaz etmekle zalim oldular. Yani yaptıkları şeylere Uluhiyet verdiklerinden halbuki o Uluhiyet onlarda olmadığından Uluhiyetin birer vasıfları olduğundan ama o vasıf değild de Uluhiyet yani Vahid, gerçek Allah olarak yöneldiklerinden onlara zulum ettiler. Şimdi iki zulum olmuş oldu. Birisi Muhammedilerin zulumü, biri de burada Nûh kaviminin zulumudur. Hani Nûh kavimi Hacer ve Şecerden yani taştan ve ağaçtan yaptıkları put masharında Uluhiyet tahayyul edip onlara ibadet ettikleri için Uluhiyeti mevzinin gayri olan mahale yani bulunması lazım gelen yerin gayrine verdiler ve zalim oldular.
Nefislerine zulmeden, zalim Muhammediler ise şehevat-ı nefsaniyelerini mahaline vaaz etmediler. Belki muhalefet edip terk ettiler. Bu tabi ki belirli bir süre içinde olan mücahede devrinde yani kişinin kendi kendisiyle mücadele ettiği nefis mücadelesi ettiği devrelerde yemek yemesi gerekti yemek yemedi, az yedi işte nefsine zulum etmiş oldu. Başaka yerde kullanma veya ihtiyacını vermeme gibi.
Muhammedilerin hayreti takdir edilmiş hayrettir, Mahmud, hamd edilmiş, övülmüş takdir. Muhammediler hayret-i mahmudedir, Hayret-i Mahmude (övülen hayret ) yani hayretimi artır, işte övülen hayret budur. Bir de hayret etme var kişi nefsinden her hangi bir şekilde değersiz şekilde hayret eder, ama burada hayret hakkın hakikatını idrak ederek onun özellikleri yönüyle ona hayret etmektir.
İşte bu hayret-i Mahmude dediği övülen hayrettir. Gerçek hayrettir. Bu hayret sahibi olan Muhammediler, bu hayrete Muhammediler sahip ancak. Çünkü idrakları şuurları yerli yerince neye hayret edecekler ne üzerinde duracaklar neye hayret etmeyecekler bunun bilincindedirler. İşte bu hayret övülen hayrettir. Hak Muhammedilere yani bu hayret sahibi olan Muhammedilere Hak her ne vakit Nur-u ahadiyet ile tecelli etse, ne demek Ahadiyet Nuru, vahdet Nuru birlik Nuru ile tecelli etse ve onları o nurla aydınlatmış olsa o nur içinde yürürler. Hani bahsettiğimiz ayet varya اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ 6/122 ayeti burada bunu anlatıyor. “Siz ölüler iken sizi diriltik ve size bir nur kıldık ki o nur ile insanlar içinde yürürsünüz. “ Hak her ne vakit Nur-u Ehadiyet ile tecelli edip onu aydınlatsa onlar onur içinde yürürler. Ayet-i Kerime hayret edenler içindir.
Zira tecelli-i Ahadi yani Vahdet tecellisi ahadiyet tecellisi ile kesarat, çokluk ve hicap yani perdeler taayyunat kalkar. Yani ahadiyet tecellisi geldiği zaman çokluk kalkar, perdeler de kalkar. Yani ne keserat kalır ne de perdeler kalır ne de taayyunat kalır. O zaman gördüğün eşyanın hakikatını idrak edersin, eşya aynı eşyadır, değişen bir şey yok eşya aynı ama eşyaya bakış açın değişir. Eşyayı görüşün değişir. İşte bu irfaniyet, bunun dışında bir şey beklemek işte olağan üstü hadiseler şunu gördüm, nur gördüm bunu gördüm falan yeşil kırmızı nurlar işte bunlar hayalin ta kendisidir.
Bu da tarikat mertebesinde olan hallerdir ama buralardan geçilmesi gerekir. Ki gerçek idrak ile meseleye bakabilesin. Kişinin tesiri altında kalmadan ben sarı nur gördüm, kırmızı nur gördüm, işte İnsan-ı kamil gördüm, sakallı birisini gördüm, ben peygam beri gördüm, diye söylenen sözlerin hepsi insana perde olur, onların gerçek hali olsa bile onlar tarikat düzeyi işlerdir, onların hiç birinde kalmadan yoluna devam etmektir. Hayret hayret ettiren muhtelif adetler o kadar çok adetlenme de ortadan kalkar. Yani bakış açın değiştiği zaman bu âlemde gördüğün o kadar çok adetleri Vahid’e bire indirirsin. İşte o vahid Nur’u ile tecelli ettiği zaman يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ “O nur ile insanlar içinde yürür” buyurması başından yukarı doğru bir Nur huzmesi çıkar değildir. Oradaki nurdan kasıt aydınlanmadır. Aydınlanmaktan kasıt Cenab-ı hakkın o bireyine özel bir idrak vermesi demektir. İşte bütün bu uğraşmalarımız idrak nurumuzu kendi üzerimizde oluşturmaya çalışmaktır. O Nur öyle anladığımız gibi parlayan bir Nur değildir.
Ama bütün âlemi aydınlatan renksiz ışıksız bir Nur’dur. Biz Nur dediğimiz zaman duvara vurmuş bir ışık bir süliyet arıyoruz. O Nur Nur-u ilahi seni aydınlatandır. İrfan yolunda bilgi yolunda seni aydınlatan nurdur. Bunun da ne rengi ve ne de şekli vardır. Taayyunat-ı Kesire perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar. Bu Nurla yürürler ama zaman gelirde taayyunat-ı kesirenin perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit, yani bu taayyunatın çokluklarının karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar. Yanlış adım atmasınlar gibi.
Bu ne demek oluyor kişi beşeriyetine döndüğü zaman yani beşer hayatını yaşamaya döndüğü zaman dururlar. Yürümezler ve kati merhale etmezler. Yani o halde katiyet yol almazlar. Hayrette olanlar ise devrederler, hareket-i devriye ise kutup etrafındadır.
Ondan ayrılmaz, böylece onun devrinin evveli ve ahiri yoktur. Burada iki hayretten bahsediyor, 1- Hayret-i Mahmude, yani övülen hayret, işte hayret eden iki türlü insan vardır, birisi kesret âlemine bakar, ne çok şeymiş bunlar diye hayreti o şekilde artar, bu perdelenir, birisi de vahdet nuruyla kesrete bakar kesreti ortadan kaldırır onun tekliğini idrak eder. İşte bu övülen hayrettir. Diğeri de hayret ama bu kesrete götüren perdelere götüren hayrettir. Burada bir kişinin hallerinden değil iki kişinin ayrı hallerinden bahsediyor.[44]