İçeriğe atla
Nûh 23Cüz 29 · Sayfa 571

Nûh Sûresi 23. Âyet

نوح

Sohbete sor

Ve kâlû lâ teżerunne âlihetekum velâ teżerunne vedden velâ suvâ'an velâ yeġûśe ve ye'ûka ve nesrâ(n)

"Şöyle dediler: 'Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd'i, Süva'ı, Yeğus'u, Ye'uk'u ve Nesr'i hiç bırakmayın."

Nûh Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu hususta, Konyalı Mehmed Vehbi efendinin, Büyük Kûr’ân tefsiri “Hülâsatül beyan” cild 15 sayfa 6168 de özetle şöyle bir kayıt vardır.


(.........Bazı rivayete nazaran, bu beyan olunan beş putun isimleri Hz. Âdem’in evlâtlarından beş zâtın ismidir. Onlar vefat edince, şeytan İnsân sûretinde geldi ve (Bunların sûretlerini tasvir ederseniz unutmamış olur, istediğiniz zamanda onlara bakarsınız) demekle tasvirlerini yaptırdı. Bu minval üzere onlara nazar ederken zaman geçtikçe bu âdet ibadete dönüşmüş oldu. Gittikçe o putlara muhabbet arttı, sonra gelenler her şeyi onlardan beklemeye ve hakîkî ma’bud demeye başladılar. Halbuki putların hiç bir şeye kadir olmadıkları bütün akıllı insanlarca bilinen bir gerçek haldir........)


Ferit Develi oğlunun (Osmanlıca Türkçe) lügatında, bölümlerinde şöyle kayıtlar vardır.

(Vedd) = Dostluk:

(Süvâ) = Cahiliyyet devrinde Huzeyl kabilesinin taptığı put:

(Yegûs) = Arslan şeklinde olan bir putun adı:

(Yauk) = Nûh kavminin putlarından at şeklinde olan birinin adı:

(Nesr) = Nûh kavminin putlarından biri, akbaba-kartal şeklinde:


Bu hususta (Te’vilât-ı Kâşâniyye) de de şöyle bir kayıt vardır.

İhtiraslarınızla ibâdet ettiğiniz ve sevdiğiniz (beden-vedd-i) (nefs-süvâ’i) (âile-yegus”u) (mal-yeuk’u) ve (hırs-nesr’i) gibi hevanıza uyarak kulluk sunduğunuz mâbutlarınızı bırakmayın dediler. Gerçeği örten kâfirler ki; bunlar pek çok kimseyi yoldan saptırmıştır. Ve bunlar nefislerine zulm eden zâlimlerden olmuşlardır.


Şimdi bir başka yönden bunları özetle incelemeğe çalışalım. Ancak daha evvelce Nûh kavminin bu âleme bakış açılarını anlamağa çalışmamız yerinde olacaktır.

Genel İnsânlık tarihinde hakk’a dair üç bakış açısı vardır. Bunlar sırasıyla “Tenzîh-teşbîh-ve tevhidd”ir. Ve bunların hepsinin de, kesret ve vahdet olmak üzere de iki ayrı halleri vardır. Yâni,

Tenzîh-i kesret.

Tenzîh-i vahdet.

Teşbîh-i kesret.

Teşbîh-i vahdet.

Tevhîd-i kesret.

Tevhîd-i vahdet. Anlayış ve yaşantılarıdır.

(Vedd) = Dostluk: Muhabbet:

Nefs-î muhabbet ve nefsine dostluk putu:

(Süvâ) = Cahiliyyet devrinde Huzeyl kabilesinin taptığı put:

Masiva, hakk’tan gayrı ne varsa onlara muhabbet putu:

(Yegûs) = Arslan şeklinde olan bir putun adı:

İnsanda bulunan hükmetme sevgisi putu:

(Yauk) = Nûh kavminin putlarından at şeklinde olan birinin adı:

İnsân da bulunan koşturma öne geçme baş olma sevgisi putu:

(Nesr) = Nûh kavminin putlarından biri, akbaba-kartal şeklinde:

Yücelenme yukarılara çıkma üstün olma sevgisi putu:

İşte onların bu anlayışları, “teşbîh-i kesret” anlayışıdır. Bu anlayış ve yaşantılarının izâhları uzundur yeri olmadığı için sadece özet olarak ilgili yönlerini ifade etmeye çalışacağız.

Tenzîh, Cenâb-ı Hakk’ı ötelerde bilmektir.

Teşbîh, Cenâb-ı Hakk’ı misâllerle şehadet âlemi’ nde bulmak-bilmektir.

Tevhîd ise, Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerde o âlemin hakikati üzere müşahede etmektir, diyebiliriz.

Nûh âleyhisselâm kavmini “Tenzî-i vahdet” daveti ile davet ettiğinden, ötelerde yukarılarda olan bir Allah idrâkini anlayamadıklarından kendisini, kıyafetlerini başlarına çekmek sûreti ile dinlemek istemeyip inkâr yoluna sapmışlardır.

Onların o zamanki anlayışları ise “teşbîh-i kesret” idi. Yâni çokluk üzere rabb’larının kabulü idi. İşte bu yüzden çokluk rabb anlayışı onlara daha sevimli geldi ve tek rabb daveti onlara hoş gelmedi ve uzaklaşmalarına sebep oldu.

Muhammed-î’ liğin getirdiği “teşbîh-i vahdet” ise bütün âlemin fert ve zerrelerinde her mertebesi itibariyle Hakk’ı müşahede etmektir. Hâl böyle olunca (2/115) “Nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” Âyet-i Kerîmesinin hükmünce, Hakk’a ibadet edilmiş olunmaktadır. Ancak sadece o mahalle doğru ibadeti tahsis edip başka yerlerde Hakk’ı görememek putperestliktir ve şirk hükmündedir, işte suç buradadır.

İbadetteki “tevhîd-birliğin, oluşması için bütün insânların kıblesi Kâ’be-i muazzama olmuştur.

Nûh kavminin ileri gelenleri bu hakikatleri anlayamadıkları için, kendilerinden daha zayıf olan insânlara putlarınızı bırakmayın diye üzerlerine gidip inkârlarının devamını ve kendilerince putlara tapmanın muhabbetini bırakmayın dediler. Böylece kavmi Nûh (a.s.) ın yanından uzaklaşmış oldu.[41]

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

26. Paragraf:

İmdi mekrlerinde "Âlihenizi terk etmeyiniz; ve Vedd'i, ve Süvâ'-i ve Yeğûs'u ve Yaûk'u ve Nesr'i de terk etmeyiniz" (Nûh, 71/23) dediler. Zîrâ muhakkak onlar âlihelerini terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar, Hak'tan câhil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma'bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Ve Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında: "Ey Habîbim! senin Rabb'in ancak ona ibâdet etmenizi kaza eyledi, yanı hükmetti" وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) buyurdu (26).

وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ 17/ 23 “Rabbin takdir etti ki yazdı ki hiçbir şeye ibadet etmeyiniz ancak O’na ibadet ediniz diye rabbınız hükmetti.” Cenab-ı hak böyle hükmetmişse bunun dışındada herhangi bir şey olması da zaten mümkün değildir. Bu bakın Muhammediler hakkında söylenen bir ayat-i Kerimedir. Yani dua eden ve dua edilen yani söyleyen ve söylenen tek şey olduğu halde Cenab-ı Nûh’un kavmini davet etmesi hile olduğu cihetle kavimi dahi ona hile olmak üzere birbirlerine hitaben dediler ki “Sakın ilahlarınızı terk etmeyiniz.” İnsan şeklinde put olan “Ved” dedikleri put insan şeklindeydi.

Deve suretindeki “Süva” , aslan suretindekinin adı “Yeğus” , at şeklindekinin adı “Yauk”, kartal şeklindekinin adı da “Nesr” dir. Bunları terk etmeyiniz dediler. Bun u birbirlerine tembih ettiler. Zira bunlar mezahir-i İlahiyedir. Yani bunlar ilahi zuhurlardır.

Bizi davet eden peygamberler ise Hakkı bu mezahirden ihrac edip bu putlarda vech-i Hakka müşahade eden bizi men eder. Diye aralarında konuşmuşlardır.

Nûh kavimi kendi aralarında diyorlar ki; “Biz bu putlarımızı terk etmeyelim,” Nûh (as) da bu putları terk edin, Allah’a ibadet edin buyuruyor onlara. Onlar da diyorlar ki bunlar Allah’ın mazharlarından zuhur yerleridir, başka bir şey değildir. Ve bizi davet eden peygamberler ise Hakkı bu mezahirden ihrac edip yani şunlara ibadet etmeyin diyen peygamberler buradaki Haktan bizi ihrac edip çıkartıp yani burada Hak yoktur buraya ibadet etmeyin demek istiyorlar, dediklerinden ihraç edip bu putlarda hakkın vechini müşahededen bizi men eder.

Yani bu puttaki Hakkın vechinden bizi men ederler diye aralarında konuşuyorlar. Biz aynı cemde olduğumuz halde bizi farka davet eyler. Yani biz o putlara yöneldiğimiz zaman cem olmuş oluyoruz, o zaman diyorlar ki farka davet ediyor bizi bunlara ibadet etmeyin dediği zaman peygamberler onları farka davet ediyor diyorlar.

Nûh kavimi ilahlarını terk ettikleri vakit onlardan terk ettikleri kadar Haktan cahil olurlar. İşin hakikati ile zahiri arasında ne kadar fark vardır. Nûh kavimi putlara tapmaktan uzaklaştıkları zaman Haktan o kadar uzklaşmış olurlar.

Terk ettikleri vakit yani onlara tapmayı terk ettikleri vakit onlardan terk ettikleri kadar haktan cahil olurlar. Çünkü Hak hüviyeti ile yani Hak kendi hüviyetiyle bütün zerrelerde mevcuttur, buna tapma dendiği zaman Hakkın bu vechinden cahil kalmasına sebep olur.

Buna tapma dediği zaman Haktan ayırmış oluyor onu.

Ama buna Hak olarak taptığı zaman Hak budur dediği zaman hataya düşmüş oluyor. Sınırladığı için hataya düşmüş oluyor. Ama bunu tanımasa buna tapmasa bundan cahil olmuş oluyor, yani hakkın bir vechinden gafil olmuş oluyor.

Onu ondan ayırmış oluyor ki bu da büyük hata olur. Böylece O’nun her mabuda bir vech-i hassı vardır. Yani her ibadet edilende has bir vechi vardır, oraya özel bir vechi vardır. O vechi bilen kimse Hakkı bilir, bütün vechleriyle ve bilmeyen kimse dahi bilmez.

Nitekim hak teala buyurur فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 “ne tarafa teveccüh ederseniz edin allah’ın vechi bakidir.” İşte buna tapma dendiği zaman o vechihden onu mahrum etmiş oluyorsun. Yalnız bu demek değildir ki biz de putperest olalım, tabi ki o ayrı meseledir. Biz putperestliğin ne olduğunu bilelim.

Bilmediği için Hakkı sadece orada görüyor, orada sınırlıyor, hata ediyor. Arif-i Billah Hasan Senceri buyurur: “Kafirler putların yüzüne secde ederler, bütün yüzler senin canibinedir, “ Yani örtücüler şu putlara ibadet ederler ama bu putta ve diğer bütün varlıklarda ne kadar yüz varsa onlarında hepsi sana yönelirler, senin Zat’ına yönelirler.

Bu izahtan putperestliğin caiz olduğu anlaşılmasın. Belki putperestlik alçak olan kimselerin ve hüdaperestlik ise şerif yani yüce olanların karıdır.

Malum olsun ki Uluhiyet ve meluhiyet yani abdiyet ve mabudiyet ( kul e yönelinen) secde eden ve secde edilen her bir aynda zahirdir. Yani her bir varlıkta bunların hepsi zahirdir. Eğer bir kimse o masharın perdelenmesine ve putluğuna ibadet etse perdesine ve putluğuna ibadet etse, o tapmış olduğu şeyde hayali bir ilah var ederek ona tapmış olsa kendi hayaline ve hevasına tapmış olur.

İşte ayrılacak yer burasıdır. Ayrılması gereken yer burasıdır. Putperestlerin putu değil mü’min geçinen bir takım kimselerin itikat ettikleri ilahları, hayallerinde var ettiği ilahlar dahi o putperestlik hükmüne tabidir. Yani yukarıda bahsedilenlere bu mü’minler de tabidir.

Her mabuda her ibadet edilende ve her zuhurda sınırlandırma ve tayin etme yani şurdadır, buradadır diye bulunmaksızın yani sınırlandırma bulunmaksızın Vahid, Ahad olan Allahütealaya ibadet etse o kimse Arif ve keşif ehli olmuş olur.

İşte keşif, keşif diye insanlar kendilerini yırtıyorlar, şu şunu bu bunu keşfetmeiş melekleri görmüş şunu görmüş o keşif değildir. O olsa da anlıktır, geçici keşiftir. Bize lazım olan devamlı keşif halinde olmaktır. Hayatımızın, günlerimizin saatlerimizin devamlı müşahede ile geçirmektir, işte İslam dini bu müşahede.

İşte irfan ehili ile hayal ehli arasındaki fark budur, onlar kendi hayallerinden var ettikleri rablarına ibadet ediyorlar, ama arif ve gerçek Muhammedi olanlar da bütün bu âlemde Vahid ve ahad olan Allah’ı müşahede ettiğinden bütün varlıkta hasretmeksizin şurada var da burada yok burada daha çokta şurada az gibi olmadan bütün varlıkta hakkın vechini seyrettiğinden buna müşahede ettiğinden arif ve keşif sahibi olmuş oluyor.

Keşif insanın aklında ilminde meydana gelecek olan bir şeydir. Yoksa keşif gökyüzüne bakacak gözü bir milyar km öteyi görecek müşahede edecek demek değildir. Keşif aslında gözünün önündekinin hakikatini idrak etmektir. Bundan daha güzel keşif olmaz.

Buradakini görmedikten sonra öteleri nasıl keşfedersin. Eşyanın hakikatını ortaya çıkarmak onun müşahedesi ve keşfidir. Bunun için Allahüteala Muhammediler hakkında, ümmeti Muhammed değil, gerçek Muhammediler hakkında tabi ki bunlarda Ümmet-i Muhammed ama gerçekçiler olarak, وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ 17/23 “Ya habibim küllün rabbı olan senin rabbın ancak ona ibadet etmenizi kaza ve hüküm eyledi.

“Rabın takdir etti hükmetti ki hiçbir şeye ibadet etmeyiniz illa hu” Yani nereye ne şekşlde ne zaman ibadet ediyorsanız edin ona ibadet etmiş olarak düşünerek ibadet edin. Dolayısıyla ondan başkasına ibadet etmeniz mümkün değildirzaten, yani puta da ibadet etsen, taşa da ibadet etsen havaya da suya da kabeye de kuduse de ibadet etsen dönsen gene de Hakka ibadet etmiş olursun.

Zira her kim puta tapsa veya hayal eylediği bir mabuda ibadet etse mutlaka Hakka ibadet etmiş olur. Çünkü gerek zahir suretteki zuhurlarda ve gerek hayalat gibi manevi zuhurlarda, düşünce, hayal de bir zuhurdur. Bu zuhurların hepsi hep Haktır. Vücut birdir o da ancak Hakkın vücududur.

Beyt: Onun gayreti cihanda gayriyi koymadı, onun gayretinden cihanda kendinde gayri hiçbir varlık olmadı, şüphesiz bütün eşyanın aynı oldu, özü oldu, hakikati oldu.[42]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)