Ve mekerû mekran kubbârâ(n)
"Bunlar da, çok büyük bir tuzak kurdular."
"Büyük büyük tuzaklar kurdular."
Nûh Suresi 22. ayet, Nuh kavminin Allah'a ve peygamberine karşı sergilediği büyük isyanı ve bu isyanın tezahürü olan 'mekr' kavramının şiddetini vurgulamaktadır. Ayet, kavmin hile ve tuzaklarının büyüklüğünü ve yıkıcılığını dilbilimsel olarak 'kübbârâ' kelimesiyle pekiştirerek anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mekr (مكر), birini fark ettirmeden kötü bir şeye sevk etmek veya ona zarar vermek için yapılan gizli plan ve hiledir. Ayetteki 'mekerû' ifadesi, Nuh kavminin peygamberlerine karşı gizlice ve sinsi bir şekilde kurdukları tuzakları ve kötü niyetli eylemleri belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mekr (مكر), burada 'hîle' ve 'aldatma' anlamında kullanılmıştır. Nuh kavminin, Nuh peygamberi engellemek ve ona karşı gelmek için başvurdukları kurnazca yöntemleri ve kötü niyetli planları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mekr' kavramını Kur'an'da genellikle Allah'a veya peygamberlere karşı yapılan gizli ve kötü niyetli planlar olarak ele alır. Bu ayetteki kullanımı, Nuh kavminin peygamberlerine karşı sergilediği düşmanca ve aldatıcı tutumu, yani 'kötü niyetli bir planı' açıkça ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Buradaki 'mekran' (مكرًا) kelimesi, 'mekerû' fiilinin mef'ûl-i mutlakıdır (mutlak nesne). Bu kullanım, fiilin anlamını pekiştirir ve Nuh kavminin hilelerinin büyüklüğünü ve ciddiyetini vurgular. Yani, 'büyük bir hile yaptılar' anlamını güçlendirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mekr (مكر) kelimesinin masdar hali, eylemin kendisini ve niteliğini belirtir. Ayetteki 'mekran' ifadesi, Nuh kavminin hilelerinin sadece bir eylem olmadığını, aynı zamanda nitelik olarak da büyük ve kapsamlı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kübbârâ (كُبَّارًا), 'kebîr' (büyük) kelimesinin mübalağa (abartma) formudur. Bu, Nuh kavminin kurduğu hilelerin sıradan olmadığını, aksine çok büyük, şiddetli ve yıkıcı olduğunu gösterir. Yani, 'çok büyük bir hile' anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kebîr (كبير) kelimesinden türeyen 'kübbâr' (كُبَّار), bir şeyin büyüklüğünü ve azametini ifade eden bir sıfattır. Ayetteki 'mekran kübbârâ' ifadesi, Nuh kavminin hilelerinin sadece 'büyük' değil, aynı zamanda 'çok büyük' ve 'ağır sonuçları olan' bir nitelikte olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kübbâr' gibi mübalağa sigalarının Kur'an'da bir eylemin veya niteliğin aşırı derecesini belirtmek için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette 'mekr' kelimesiyle birlikte kullanılması, Nuh kavminin hilelerinin sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da son derece büyük ve tehlikeli olduğunu gösterir.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bunların hileleri hayal ve vehim yoluyla, varı yok, yok’u da var olarak göstermeleridir. Nûh (a.s.) da var olan İlâh-î Necâtiyyet mertebesini yok; kendilerinde olan hayal ve vehim halini var göstermeleri cihetiyle etrafın fikir düzeylerini bozarak yapmış idiler.[39]
Mesnevi-i Şerif beyitinde;
2653. "Nûh'un kavmi senin mekrinden nevha içindedirler; gönülleri kehâb ve sineleri şerha şerhadır!"
Nûh (a.s.)ın da’vetine karşı onun kavmi pek büyük bir mekr ile mukabele ettiler. Nitekim sûre-i Nûh’ta (Nûh, 71/22) ya’ni, “Gâyet büyük bir mekr ile mekr ettiler." Ve onlanrın bu büyük mekri, îblîs’in onlara ilkâ ettiği hikemiyyât-ı feylesofâne idi.[40]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
24. Paragraf:
"Ve mekr-i azîm ile mekr eylediler." (Nûh, 71/22) Zîrâ Allah'a da'vet, da'vet olunana mekrdir. Çünkü o bidayetten ma'dûm kılınmadı ki gayeye da'vet oluna اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108). İşte bu, "basiret üzerine", ayn-ı mekrdir. Binâenaleyh Nebi (a.s.) enirin küllisi Allah'a mahsûs olduğuna tenbîh eyledi (24).
Azim bir hile ile hile eylediler, 71/22 zira allah’a davet davet olunana mekirdir. Zira Allah’a davet, davet olunana mekirdir. Yani birisi birisini Allah’a davet ediyor, o davet olunan kimseye hiledir o yani ben seni Allah’a davet ediyorum, Ahmedi, Mehmedi Allah’a davet ediyorum. İşte Ahmed’e, Mehmed’e o hiledir. Zahirde davet davettir o ayrı. Batını yönden baktığımız zaman bu bir hiledir. Biz burada işin özünü anlamaya çalışıyoruz. Peki bu neden böyle? Çünkü o başlangıçtan ayrı kılınmadı ki gayeye davet olunsun. Hiç ayrılmadı ki davet olunsun. Davet ettiğin zaman onu özünden başka bir şeye çevirmiş oluyorsun. İşte bu hiledir.
Başlangıçtan ayrı kılınmadı ki herhangi bir gayeye davet olunsun. اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ 12/108 “Allah’a davet et”, bu düşünce üzerine aynen hiledir Böylece nebi (as) emrin küllisi Allah’a mahsus olduğunu tembih eyledi. Yani Peygamber (as) emrin hepsinin Allah’a mahsus olduğunu tembih eyledi. Yani Nûh (as) ın davetine karşı kavimi büyük bir hile ile hile yaptılar. Hani başlarını örtmüşlerdi ya, çünkü Allah’a davet davet olunan için hiledir. Yani Allah’a davet etmek için bir kişi lazım ki o Allah’a davet edilsin. İşte davet olunana hiledir. Esasen davetullah yani Allah’ın daveti Allah’tan Allah’a dır.
Başka bir yere başka bir yerden değildir. Zira Allah davet eden ve davet olunanın aynıdır. Davet olunan bidayette madum olmalı ve Hak onunla beraber farz olunma malıdır. Eğer birini Allah’a davet ediyorsan daha baştan Allah’ın onunla birlikte olmadığını kabul etmen lazım ki davet edebilesin. Onun için M. Arabi Hz leri “ Allahüteala resullerine kader sırrını açmaz peygamberlik süresince. Ta yaşlandıkları zaman açar. Eğer kader sırrına vakıf olsalar idi tebliğ yapamazlardı. Davet edemezlerdi. Yani peygamberlik yapamazlardı.” Peygamber davet etmişken biz nasıl davet etmeyelim. Zira Allah davet eden ile davet edilenin aynıdır. Davet olunan bidayette madum olmalı, gayri olmalı yani haksız olmalı, başlangıçta daha Hak’tan olmamalı, Hak onunla beraber farz olunmamalıdır. Hak onunla birlikte zannedilmemelidir. Yani daha baştan Allah’tan ayrı olması lazım ki Allah’a davet edilsin.
Böyle bir şey de mümkün olmayacağına göre Hak ezelden onda var olduğuna göre peki kimi kime davet edeceksin. Resul kader sırrını bilseydi davet edemezdi. Eğer senin esmanın mudil isminden kaynaklandığını bilse seni Hadi ismine davet eder mi? Etse etse Mudil ismine davet eder o da peygamberliğe yakışmaz. Sana git içki iç dese bu da peygamberliğe yakışmaz.
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 ayetinde beyan buyurulduğu üzere “ nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu durumda kimi kime davet edeceksin. Böylece başlangıçta Hak biz de yok değildir. Sizinle mevcut olduğu halde siz sizinle beraber olduğunu idrak etmediğiniz için bir başka yerdeydiniz. Yani “Kulum ben seninleydim sen kiminleydin” demk olur.
Yani O sizinle olduğundan sız de onda olmalıydınız. Onunla olmayı idrak edemediğinize göre o zaman nerede idiniz. Buna cevap verilemez çünkü O’nun varlığından başka varlık yok ki. Cevap verse bile “kendi var ettiğim mülkümdeydim” olur buda batıldır. Biz başta Hak’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Yani biz başta Hak’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Biz mevcut oldukça O bizimle beraberdir. İstersen ayır, istersen yırt, istersen yak, parçala Vücudundan parçalar keser atarsın ama O’nu atamazsın. O sana şah damarından daha yakındır. Bedeninin tamamını da atarsın gene O’nu atamazsın. O daima bizimle beraberdir. Şu halde Hakk’a nasıl davet oluruz? İşte bunun için Kur’an-ı Kerimde buyururlar; اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ 12/108 “Allah’a davet ediniz” hitabı aynı açık bir hiledir. Ama bu hile bizim günlük kulladığımız hile kelimesinin karşılığı değildir. Avami yönde kullanılan bir kelime değildir. Fakat (sav) efendimizin Hakkın emriyle ümmetine olan hitabı bu da bir gerçek Allah’a basiret ve ilim üzerine davet ediniz suretindedir. Yani Ümmetine buyuruyor ki Allah’a davet ediniz ama basiret ve ilimle davet ediniz.
O zaman burada iş inceliyor. Doğrudan doğruya davet ediniz başka ama basiretle, ilimle davet ediniz başkadır. O zaman bu davet Allah’tan Allah’a olur. Daveti ehli yapmazsa bu durumda davet kabul görmüyor. Ne zaman nereye nasıl davet yapılacağını bilmesi gerekir davetçinin.
Böylece zevk-i Muhammedi üzerine davet asla mekr (hile) değildir. Davet var ama basiret ve ilimle davet var. Bir kişi padişahın kızını istiyor, O da kaf dağının üzerinde bir hazine var getir onu kızımı sana vereyim diyor. Hazineyi almak için yola çıkıyıyor, nihayet bir sarayın bahçesine gelirsin orada kapıda iki nöbetçi vardır, bir tarafta at vardır, bir tarafta da aslan vardır, bunlar kimseyi içeriye geçirmezler kim geçerse parçalarlar diyor. Ama bak sen dikkat et aslanın önünde ot vardır, atın önünde et vardır. Sen onların yerlerini değiştir, aslanın önündeki otu al ata ver atın önündeki eti al aslana ver onlar onu yerken meşkul olurlar sen de geçersin seni görmezler diyor. İşte burada gizli bir davet vardır. Yani aslanla ata davet vardır.
Aslanın önündeki ot atın davetlisi, onu oraya vermek lazımdır. Ama yanlış yerde olduğu için iş görmüyor. Davet yanlış yerde olduğu için icabet olmuyor. Davete icabet olmuyor. İkisini yerli yerine koyduğun zaman at ota rağbet ediyor, dolayısıyla ona davet edilmiş oluyor. Aslana et verince onu ete davet etmiş oluyorsun, dolayısıyla kendi nefsine programı na uygun şeyle meşkul oluyorken o bekçilik görevini aksatıyor. İşte orada bir mekr (hile ) vardır. Yani daha evvelce yapılan davetin ters gerçek davetin yerine ulaştığın da görev yaptığını, iş gördüğünü anlatıyor. Zevk-i Muhammedi olan davet asla mekr değildir. Zira Muhammedilerin daveti Furkan’a değil Kur’an’a ve Cem’a dır. Onun için Nebi (as) عَلَى بَصِيرَةٍ 12/108 Basiret üzere kavliyle emrin küllisi Allah’a mahsus olduğunu yani onun şuhudunda davet eden davet olunan ve kendine davet kılınan ve kendisinden davet edilenden ibaret olduğunu o tek şeyin muhtelif mertebelerde bir takım mütekabil esma ile zahir olduğunu tembih eyledi.
O anlattıkları şeyin hepsinin tek şey olduğunu ama muhtelif mertebeleri bulunduğunu ve o muhtelif mertebelerin de birbirine daveti olduğunu bunu ancak Muhammedilerin bilebileceği bir davettir. Esmâ-ı İlâhiyenin zuhurları varya bu âlemlerde Mesela “Mudil” ismini “hadi” ismine davet oluyor. Yine davet kendinden kendinedir, yani Hakka davet dendiği zaman o kişi hakkın gayri değilki hakka davet olunsun. Ama Hakkın esmaları içerisinde irfaniyet yönüyle davet olursa o davet mekir değil gerçek davet olur. Yani bilmeden yapılan davet hile bilerek yapılan davet gerçek davet olmuş oluyor. Kendini tanımadan ne olduğunu bilmeden biraz ibadet etmekle kendini üstat zanne den kişinin hemen haydi namaz kılsana gel şunu yapsana bunu etsene gibi davetlerin bir hile davet olduğu anlaşılıyor. Allah’ı ayrı Kulu ayrı görenin daveti mekr dir.
Cenab-ı Nûh kendi kavimini hem farka hem de Cem’e davet etti. Fakat farklı surette davet etti. Yani hem farka hem de Cem’e davet etti. Ama tefrikalı davet etti. Farklı farklı davet etti. Yani tek yönlü davet yapmadı. Değişik mertebelerden davet yaptı. Şu halde O’nun daveti dahi haddizatında basiret üzeredir. Çünkü vahdete davet etmişti. Keza bilcümle enbiya dahi kavimini vahdete davet eder. Hak ise peygamber lerini marifet-i Hakka davet için göndermiştir. Yani Allah peygamberlerine hakkın marifetine Hakkın bilgisine davet için gönderdi. Böylece peygamberler lisanı ile basiret üzere davet eder, (sav) efendimizin daveti basiret üzere olduğuna ise Kur’an şahittir. “Semain basira”, “ilmen basaran” Şimdi Nûh (as) kavimini Hak ile beraber iken Hakka davet ettiği ve bu da bir mekr olduğu için ona karşı kavimi dahi mekr-i azim etti, yani onun mekrinden daha büyük mekr ettiler. Duymamak için kulaklarını kapattılar.