İçeriğe atla
Nûh 9Cüz 29 · Sayfa 570

Nûh Sûresi 9. Âyet

نوح

Sohbete sor

Śumme innî a'lentu lehum ve esrartu lehum isrârâ(n)

"Sonra, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum."

Nûh Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Şeriat üzere ettiğim dâvetlerimin içine gizli ibareler de yerleştirdim tâki anlasınlar diye.[15] “ İz- -T-B- ”

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;

3569. Emir geldi ki: "Nûh'a ittibâ' et! Meşrûh olan son görücülüğü terk et!"

“Meşrûh”, mekşûf ma’nâsınadır. Ya’ni, “Mûsâ (a.s.)a vahiy geldi ki, “Peygamberim olan Hz. Nûh'un fiiline muvâfakat ve ittibâ’ et! Nazarına mekşûf olan ehl-i Mısır’ın âkıbet-i ahvâlini görmeyi terk et!” Nûh (a.s.)ın fiili bu idi ki, sûre-i Nûh’daki âyet-i kerîmede beyân buyurulur: (Nûh, 71/5) “Yâ Rabbî! Ben kavmimi gece ve gündüz da’vet ettim” ve (Nûh, 71/8-9) ya’ni, “Sonra onları açıkdan açığa da’vet ettim. Ba’dehû yüksek sadâ ile i’lân ederek da’vet ettim ve birer birer çağırıp gizli gizli de da’vet ettim.”

3570. "Ondan tegâfül et ki, yolun davet edicisisin. “Belliğ" emri vardır, o boş olmaz.

“Tegâfül”, kasden gaflet göstermek demekdir. Ya’ni, “Ey Mûsâ, sen o son görücülükden kasden gaflet et ve gâfıl vaziyetini takın! Zîrâ sen hidâyet yolunun da’vetçisisin. Peygamberlere tarafımdan “Teblîğ et!” emri vardır. Bu “Tebliğ et!” emri boş değildir, benim bir hikmetime müsteniddir.” Bu beyt-i şe-rifde, (Mâide, 5/67) ya’ni, “Ey Resûlüm! Sana inzâl olunan şeyi teblîğ et!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beytin ilk mısraı Hind nüshalarında, “Sona bakma ki, sen yolun da’vetçisisin” sûretindedir.

3571. "En aşağı hikmet ki, senin bu ilhakından o inâd ve o serkeşlik zâhir olur."

“llhâh”, ibrâm etmek; “lecâc” inâd etmek; “utüv”, serkeşlik ma’hâlanna- dır. Ya’ni, “Yâ Mûsâ, senin bu da’vetdeki ilhâh ve ibrâmından insanlann bir kısmının inâdı ve serkeşliği tezâhür eder. İşte ilhâh ve ısrardaki en aşağı hikmet-i ilâhiyyem budur.”

Ma’lûm olsun ki, peygamberlerin davetlerindeki hikmet müteaddiddir. Ez-cümle, bir hikmet dahi budur ki, Rabbü’l-erbâb olan Hak Teâlâ hazretleri her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyi-zini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmından sonra olur ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) ya’ni, “O Allah Teâlâ ki, ölümü ve diriliği, hanginizin ameli en güzeldir, diye sizi imtihan etmek için yarattı.[16]” Ve kezâ buyurur: Muhammed, 47/31) “Sizden mücâhid olanları bilmek için sizi imtihan ede-riz.” Eğer mertebe-i azhar olan bu âlem-i şehâdetde peygamberlerin da’vet-i musırrâneleri olmasa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessük edememiş olur idi.

3572. "Tâ ki Hakk'ın yol göstermesi ve ıdlâli bütün fırkaların ehli üzerine zâhir olur."

Ya’ni, Hakk’ın ism-i Hâdî’si ve ism-i Mudill’i vardır. Âlem-i şehâdet ise es-mâ-i ilâhiyyenin meclâsı ve mazhandır. Ve bu mezâhir-i kevniyyeden ba’zısı mazhar-ı Celâl ve ba’zısı mazhar-ı Cemâl’dir. Binâenaleyh halk muhtelif fırka-lara münkasımdır. Enbiyâ ism-i Hâdrnin ve tblîs ism-i Mudill’in mazhar-ı etemleridir. Enbiyâ bir taraftan halkı hidâyete da’vet eder; ve İblîs dahi içeriden dalâlete teşvîk eder. Enbiyânın da’veti zâhirdir; ve İblîs’in teşviki ise hafî ve bâtındır. Ve bu âlem ism-i Zâhir’in hükmü altında bulunduğundan bâtında olan âsâr ve ahkâm zuhûr etmek lâzımdır. Binâenaleyh, enbiyânın da’vetdeki ilhâh ve ısrarlanndan, bâtında olan ehl-i hidâyet ve ehl-i dalâlet birbirinden temeyyüz edip zâhir olur.

3573. Çünkü vücüâdan maksâd, izhâr idi. Ona nasîhatdan ve iğvâdan imtihan lâzımdır.

“Mâdemki bu vücûdât-ı izâfiyyeden maksûd, kenz-i mahfîde olan sıfât ve esmâ, ahkâm ve âsânrın izhârı idi; binâenaleyh, imtihan için müşevvik-i hidâyet olan enbiyânın da’veti ve müvesvis-i dalâlet olan İblîs’in ilkââtı lâzımdır." Nitekim yukanki beyitlerde îzâh olundu.

3574. Şeytan gavâyete ilhâh eder; şeyh hidâyete ilhâh eder.

“Gavâyet”, azgınlık ve dalâlet demekdir. Ya’ni, “İmtihan için şeytan insanlann bâtınında onlan azgınlığa ve dalâlete ilhâh ve ibrâm eder. Ve enbiyâ ve onlann‘vârisleri olan meşâyih-i hakîkiyye zâhiren hidâyet tarafına ilhâh ve ibrâm eder.” Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında bu ma’nâya dâir şöyle buyururlar: “Eğer dikkatli bakar isen, fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî’ ve şeytan ve melek hepsi Hakk’a kulluk ederler! Meselâ pâdişâh ister ki kölelerini bir-takım sebebler ile imtihan etsin, tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebâtsız olan kimdir? Meydana çıksın ve nîk-ahd, bed-ahdden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan aynisin. Sebâtlan zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lâzımdır; ve eğer olmazsa onlann sebâü nasıl: zâhir olur? İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır. Ve sâbiti gayr-i sâbitden ayırmak ve sivrisinekler gidip onlann gayn kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi.”[17]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)