Fekultu-staġfirû rabbekum innehu kâne ġaffârâ(n)
"Dedim ki: 'Rabbinizden bağışlama dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır.'
"Gelin, dedim, Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır."
Nûh Suresi 10. ayet, istiğfarın önemini ve Allah'ın bağışlayıcılığını vurgular. Ayet, 'istiğfar' ve 'gaffâr' kavramları üzerinden Allah'ın rahmet ve mağfiret sıfatlarını öne çıkararak, kulların O'na yönelmesini teşvik eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstiğfar, günahların örtülmesini ve affedilmesini istemektir. Bu ayetteki 'istiğfirû' emri, Nûh (a.s.)'ın kavmine, Allah'tan günahlarının bağışlanmasını samimiyetle talep etmelerini öğütlediğini gösterir; zira istiğfar, Allah'ın azabını defetmenin ve rahmetini celbetmenin bir yoludur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstiğfar (istighfār), 'ğafere' kökünden türeyen bir kavram olup, Allah'tan günahların örtülmesini ve affedilmesini talep etme eylemini ifade eder. Bu ayette Nûh'un kavmine yönelttiği çağrı, sadece bir pişmanlık ifadesi değil, aynı zamanda Allah'ın affediciliğine olan inancın ve O'na sığınmanın bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstiğfar, 'örtmek' ve 'korumak' anlamlarına gelen 'ğafere' kökünden gelir. Ayetteki 'istiğfirû', Allah'tan günahlarınızı örtmesini ve sizi azaptan korumasını isteyin demektir. Bu, mecazi olarak Allah'ın rahmetine sığınma ve O'nun affediciliğine güvenme çağrısıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab kelimesi, terbiye eden, ıslah eden, sahip olan ve işleri idare eden anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun yaratma, rızık verme, terbiye etme ve tüm varlıklar üzerindeki mutlak otoritesini ifade eder. Ayette 'Rabbinizden' ifadesi, istiğfarın yalnızca bu yüce ve kudretli varlığa yöneltilmesi gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rab, hem yaratıcı hem de terbiye edici anlamlarını kapsar. Bu ayette 'Rabbinizden bağışlanma dileyin' ifadesi, Allah'ın kulları üzerindeki terbiye edici ve koruyucu sıfatına işaret ederken, aynı zamanda O'nun affediciliğine olan güveni de pekiştirir. Kulların O'na yönelmesi, O'nun rububiyetinin bir gereğidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rab (rabb), Kur'an'da Allah'ın en sık kullanılan isimlerinden biridir ve O'nun yaratıcı, besleyici, koruyucu ve hükmedici rolünü vurgular. Nûh Suresi 10. ayetteki 'Rabbinizden' ifadesi, istiğfarın sadece bir yaratıcıya değil, aynı zamanda kullarının tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve onları terbiye eden bir varlığa yöneltilmesi gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gaffâr, 'ğafere' kökünden türeyen mübalağa sıfatıdır ve Allah'ın günahları çokça ve tekrar tekrar bağışlayan olduğunu ifade eder. Bu ayette 'innehu kâne gaffârâ' ifadesi, istiğfarın kabul edileceğine dair bir güvence ve teşviktir; zira Allah'ın bu sıfatı, kullarının günahlarını ne kadar çok olursa olsun affetmeye hazır olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Gaffâr, Allah'ın esmâ-i hüsnâsından olup, kullarının günahlarını örten ve affeden demektir. Ayetteki kullanımı, Nûh (a.s.)'ın kavmine, Allah'ın affediciliğinin sınırsız olduğunu ve O'ndan bağışlanma dilediklerinde mutlaka karşılık bulacaklarını bildirmek içindir. Bu, istiğfarın temel motivasyonlarından biridir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Gaffâr kelimesi, 'ğafere' fiilinden türeyen ve 'çokça bağışlayan' anlamına gelen bir sıfattır. Kur'an'da Allah'ın bu sıfatı, O'nun rahmetinin genişliğini ve kullarına karşı affediciliğinin sürekliliğini vurgular. Nûh Suresi 10. ayette, istiğfarın ardından 'O, çok bağışlayandır' denilmesi, Allah'ın bu sıfatının istiğfarın kabulü için bir garanti olduğunu belirtir.
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bütün bu dâvetlerden sonra uymamanız yüzünden Rabb-i niz’den mâfiret dileyiniz. O nun kulları olmanız bakımından
O size karşı da gafur’dur, günahlarınızı örtücü’dür.[18] “ İz- -T-B- ”
Fusus’ül Hikem 6 ve 10. Âyet hakkında açıklamalar ile yolumuza devam edelim.
17. Paragraf:
Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem' edeydi, elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti. Sonra onlara "Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O gaffardır" (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s;) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet ettim, benim da'vetim onlara firardan gayrı ziyâde etmedi" (Nûh, 71/6) dedi (17).
Nûh (as), Muhammed (sav) efendimizin hasletleri gibi tenzih ve teşbih daveti arasını cem edeydi, elbette kavimi ona icabet ederlerdi. İşte Resul (sav) in muvaffak olması tenzihi ve teşbihi birleştirerek yani tevhid ederek kavimini davet etmesidir. Halbuki O’nun kavimi mezahiri esmaiyenin kesretiyle vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani Nûh (as)ın kavimi esmanın zuhurları kesretiyle vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani teşbihi bilmediklerinden perdelenmişlerdi. Tenzihi iyi anlayabilmek için teşbihi iyi bilmek lazımdır. İşte zuhurda olan bütün varlığın eşyanın Cenab-ı Hakkın isimlerinden meydana geldiğini bilmediklerinden Nûh (as) ın davatini anlamadılar. Eğer Nûh (as) onlara iki yönüyle bunu anlatmış olsaydı onlar ona uyacaklardı. Ama Nûh (as) ın mertebesi itibariyle tevhid mertebesi olmadığından zaten bunu da anlatması mümkün değildi.
Çünkü bunu anlatmak Hz Muhammed (sav) e has bir ilimdir. Nûh (as) tenzihte mübala edip, yani tenzihi aşırı gidip esmanın zahirleri olan putlardan sırf vahdete davet etti. Zira her bir nebiye risalet ilminden verilen şey ümmetinin istidadına göre Nûh (as) bu hakikati bildiği için ümmetini bu suretle davet eyledi. Halbuki onlar çok şey görmekle istiğrak halinde olduklarından bu davete icabet etmediler. Kendilerini Hakkın gayri bildiklerinden putlara taptılar. Böylece Nûh (as) onları zahiren davet etti yani Zahir ismine davet edip eğer siz Hakkı kendinizden uzak ve münezzeh gördünüz ise sizin putlarınızdan dahi münezzehtir dedi. Sen ki canlı bir varlıksın hayat sahibisin Hakkı kendinden ayrı görüyorsan putlarda can bile yok taş parçası Allah onlardan hayli, hayli uzaktadır, diye mantıklı bir fikir ileri sürüyor. Onlar Allah’tan uzaktadır o halde neden tapıyorsunuz diyor. Kendinde Hakkı görmüyorsun hakkı kendinden tenzih ediyorsun o zaman o taştan da tenzih etmen mutlaka gerekir.
Hiç olmazsa sende can var, onda can da yok canlı olan varlıkta Hakkı müşahede edemediğin zaman taşta nasıl müşahede edeceksin? Ama onlar Allah’ı taşta görüp taşa secde etmektedirler. Aradaki mantıksızlık buradan çıkmaktadır. Kendinden tenzih ediyor. Taşta müşahede ediyor. Kendinden daha alt seviyedeki varlığa raplık rububiyet veriyor, kendisini ondan tenzih ediyor. İşte Nûh kaviminin hatası budur. Nûh (as), Resul (sav) gibi tenzih ve teşbih daveti arasını cem edeydi, Resul (sav) ümmetini Kur’an’a Cenab-ı Hakk’a davet ederken tenzihi ve teşbihi birleştirerek davet etti. Musa (as) sadece tenzih mertebesinden davet etti, İsa (as) sadece teşbih mertebesinden davet etti.
Ama Resul (sav) tenzihi ve teşbihi birleştirerek yani her iki mertebeyi birleştirerek ortaya getirerek ümmetini davet etti. İşte Nûh (as) da Resul (sav) gibi tenzih ve teşbihi birleştirerek cem edeydi, elbette kavimi ona icabet ederlerdi. Nûh (as) a kavimi icabet etmemişti ya işte Resul (sav) in tebliği gibi iki mertebeyi birleştirerek tebliği etseydi onlarda icabet ederlerdi.
Bu mevzu çok hassas bir mevzudur, bu mevzuyu anladığımızda Resul (sav) in ve ümmet-i Muhammed’in derecesinin ne kadar üstün olduğu anlaşılır. Halbuki Nûh (as) ın kavimi Esmanın zuhurları itibarıyla vahdetten kesrete düşmüşlerdi. Yani bütün âlemde cenab-ı Hakkın Esmasının zuhurunun olduğunu bilemediler. Ve bu zuhurları ayrı, ayrı varlıklar olarak zannettiler dolayısı ile kesrete düştüler. Onun için Nûh (as) ın davetine icabet etmediler. Bu âlemdeki varlıkların vahdaniyet olarak yani tek bir kaynaktan gelip o kaynağın özelliklerinin zuhuru yani Esma-ı ilahiyenin zuhuru olduğunu bilemediler. Dolayısı ile Esmaiyenin kesreti ile vahdet ten hicaba düşmüşlerdi. Yani Vahdetten perdelenmişlerdi. Her bir zuhuru ayrı bir zuhur olarak kendilerine has bir varlığı varmış olarak gördüler. Diyelim ki bahçedeki pırasa, soğan, lahana, karnı bahar, kayısı, şeftali gibi bunların hepsinin birer ayrı varlıklarmış olduklarını vehm ettiler, zan ettiler. Dolayısı ile vahdet ten perdelendiler.
Yani hepsinin toplu bir varlık olduğunu anlayamadılar. Halbuki hepsi aynı topraktan, aynı sudan, aynı havadan ve aynı güneşten özellikleri bir, yapıları itibarıyla, terkipleri itibarıyla vasıfları itibarıyla değişiklik vardır. Ama kaynakları aynı kaynak oldukların dan üstteki meyveleri gördüler, kökleri göremediler. Kökleri meydana getiren toprağı, diğer genel unsurları göremediler. Bunların Esma nın zuhurları olduğunu kesreti ile vahdetten perdelenmişlerdir. Yani bütün bu âlem deki varlıkların Cenab-ı Hakkın isimlerinin zuhuru olduğunu bilemediler dolayısı ile birlikten vahdetten kesrete ve perdeye düştüler. Nûh (as) tenzihte mübala edip Esma masharları olan putlardan sırf vahdete davet etti. Yani Nûh (as) tenzihin üstünde çok durdu. Sizin rabbiniz bu putlar, bu varlıklar değil ötelerdedir, bu putlara tapmayın dedi. Esma masharlarından olan putlardan sırf vahdete davet etti.
Yani put dediğin şey de Cenab-ı hakkın Esma-ı ilahiyesinin bir zuhurudur. İşte Nûh (as) devrinde putlara tapan insanları tenzih mertebesi itibariyle sırf vahdete, tekliğe davet etti. Neden böyle yaptı, kesretten kurtulsunlar, diye yaptı. Ama mübalalı bir şekilde vahdete davet ettiğinden onlar da mübalalı şekilde kesrete düşkün olduklarından davetini kabul etmediler, yani ikisinin ortasını bulamadılar. Zira her bir nebiye ilm-i risaletten verilen şey ümmetinin istidadına göredir. İnsanların bazıları Âdemiyet devrinde Âdem (as) ın ilmini alacak kadar, Nûh (as) ın devrinde O’nun ilmini alacak kadar, İbrahim (as) ın devrinde İbrahim (as) a verilen ilmi alabilecek kapasiteye ulaştı insanlık âlemi yavaş, yavaş yükselerek. Ta ki Resul (sav) in zamanı geldi ve de Resul (sav) in zamanında da Berat gecesine geldi işte o berat gecesi olduğu zaman insanların akılları beyinleri gönülleri artık Kur’an-ı Kerim’i anlayacak, Allah kelamını anlayacak vazyete geldiler ve Kur’an-ı Kerim o zaman yeryüzüne inmeye başladı.
Yoksa Cenab-ı Hak İncil yerine Kur’an-ı Kerim’i indirirdi, ama o gün Kur’an-ı Kerim’i anlayamazdı insanlar. İncil’i bile anlayamadılar da İsa (as) ı öldürmeye kalktılar. Neden böyle yaptılar İsa (as) ı anlayamadıkları için onu öldürmeye kalktılar. İsa (as) Resul (sav) in Kur’an’ını getirmiş olsaydı, o zaman hiç konuşturmazlardı. İşte resul (sav) in yüceliğini görüyoruz ki kısa zamanda ne kadar çok insanlara ne kadar çok tebliğde bulundu. O’nun hayatı sürecinde diğer peygamberlerin hayat süreleri içinde imana gelen kişileri hesap edersek Resul (sav) in ne kadar kısa sürede ne kadar çok insani iman etmesine sebep olduğunu görürüz.
Çünkü her türlü insana göre ilim vardı kendisinde, Kur’an-ı Kerimde, her mertebeden ilim vardı. Dolayısıyla “İnsanlara akıllarına göre konuşunuz” hükmünü O ortaya getirdi. Diğer resullerin böyle bir özelliği yoktur. Sadece bir akıl var yani kendi mertebesi var, o mertebeye göre oradan konuşurlar.
İlm-i risaletten verilen şey ümmetinin istidadına göredir. Nûh (as) bu hakikati bildiği için ümmetini bu suretle davet eyledi. Halbuki onlar zahirdeki çokluk üzere muhabbet içerisinde olduklarından Nûh (as) ın tenzih mertebesi itibariyle yaptığı daveti kabul etmediler.
Kendilerini hakkın gayri bildiklerinden putlara taptılar. Putları ayrı, kendilerini ayrı bildiklerinden putlara taptılar. Böylece Nûh (as) onları apaçık davet etti, yani onları İsm-i Zahir’e davet edip, eğer siz Hakkı kendinizden uzak ve münezzeh gördünüz ise, Sizin putlarınızdan dahi münezzehtir dedi. Yani Hakkı kendinizden tenzih ettinizse, Hakkı kendinden tenzih etmen, uzak görmen mümkün mü? Sen şimdi kendini münezzeh gördün ise, putları da münezzeh gördünse yani kendini Hakkın dışında gördünse dolayısı ile senin putların da Hakkın dışındadır. Onları da tenzih etmen lazımdır. Dolayısı ile tapamazsın onlara. Velakin onların istidatlarının gereği küfür olduğundan yani örtme olduğundan bu suret-i cismaniyede dahi kesret örtüsü ile Ahadiyetin yüzünü perdelediler.
Yani Hakkın varlığının yüzünü perdelediler. Daha sonra onları israren İsm-i Batın’a davet edip, Yani Nûh (as) ümmetini evvela İsm-i Zahir’e davet etti, ama onlar kendilerini tenzih ettiklerinden putları da tenzih etmeleri gerekirdi, dolayısıyla bunu yapamadılar, putlara tapmayı sürdürdüler. Daha sonra onları “Batın” ismine, batın yönüyle davet etti, dedi ki Hakk nasıl sizin putlarınızın suretinde mevcut ise sizin suretlerinizde dahi mevcuttur dedi onlara. Evvela teşbihi anlattı onlara. Nûh(as) ın bu daveti dahi peygamberlik davetine layık bir davet idi. Çünkü ümmetinin istidadına vakıf idi. Halbuki onlar bu zahirde görünen şeylerin çokluğu ile meşkul olduklarından Batıni birlikten batını vahdetten uzak oldukları için kesretle şartlandıklarından bunu da anlamadılar. Yani Nûh(as) ın Batıni davetini de anlamadılar.
Ondan sonra Nûh (as) kavimine dedi ki “Rabbınızdan affınızı isteyin yeter ki sizi bu taayyunat perdelerinden ve zulmani hicaplardan örtsün” yani kurtarsın. Buradaki günahtan tövbeyi isteyin demek değildir, Hakikat-ı İlahiyeyi anlamak için merhamet isteyin, ta ki sizi bu taayyunat perdelerinden zulmani hicaplardan örtsün. Siz dahi vahdet-i Hakka yani hakkın birliğini görün ona nazır olun, zira rabbinizin mağfiret taleb edenler hakkındaki gafrı mubalaga üzere olur. Nûh kavmini kah ism-i zahire ve kah ism-i Batına davet etmesinden naşi yani onun gereği onlar hayrete düşüp bu davet-i Furkaniyeye icabet etmediler. Yani farklı davete icabet etmediler.
Kur’an-ı Kerimin Furkan yönüne davet ettiğinden buna icabet etmediler. Nûh (as) onları Rablerine şikayet etti ve dedi ki “Ya Rab ben kavimimi gece batına ve gündüz zahire davet ettim. Yani Gece Cenab-ı hakkın “Batın” ilmine davet ediyor, Batıni vahdet ilmine davet ediyor, gündüz olarak da “Zahir” isminin vahdetine davet ediyor. Fakat bunu kendileri anlayamadıklarından zuhurların çokluğu ile perdelendiklerinden bu her iki yönünü Zahir ve Batın vahdete icabet etmiyorlar. Gece gündüz davetten ayrı kalmadım
benim onlara olan davetim firardan başka bir şey arttırmadı.[19]