İçeriğe atla
Müddessir 31Cüz 29 · Sayfa 576

Müddessir Sûresi 31. Âyet

المدثر

Sohbete sor

Vemâ ce'alnâ ashâbe-nnâri illâ melâ-iketen(ﻻ) vemâ ce'alnâ ‘iddetehum illâ fitneten lilleżîne keferû liyesteykine-lleżîne ûtû-lkitâbe ve yezdâde-lleżîne âmenû îmânen(ﻻ) velâ yertâbe-lleżîne ûtû-lkitâbe velmu/minûne(ﻻ) veliyekûle-lleżîne fî kulûbihim meradun velkâfirûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelâ(n)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(u)(c) vemâ ya'lemu cunûde rabbike illâ hu(ve)(c) vemâ hiye illâ żikrâ lilbeşer(i)

Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkar edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü'minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kafirler, "Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi" desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.

Müddessir Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(74/31) “Vemâ ce’alnâ ashâbe-nnâri illâ melâ-iketen(ﻻ) vemâ ce’alnâ ‘iddetehum illâ fitneten lilleżîne keferû liyesteykine-lleżîne ûtû-lkitâbe ve yezdâde-lleżîne âmenû îmânen(ﻻ) velâ yertâbe-lleżîne ûtû-lkitâbe velmu/minûne(ﻻ) veliyekûle-lleżîne fî kulûbihim meradun velkâfirûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelâ(n)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(u) vemâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hu(ve)(c) vemâ hiye illâ żikrâ lilbeşer(i)”

(74/31) Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: "Allah bu misalle ne demek istedi?" desinler. İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar için uyarıdan başka bir şey değildir.[42]


Vücut adet olarak adet suretinde ama tek birden ibarettir. Yani ağaç misali gibi, ağaca baktığımız zaman çok bir ağaç düşün öteki taraftaki dalları görme sadece ağaç buradaymış de adet olarak ama ağacı gördüğün zaman bir bütünün adetleri olarak görmüş oluyorsun. Nitekim adet mertebelerinin vahidden ne vech ile zuhura geldiği yukarıda tafsil edilmiştir.

Malum olsun ki hakikat-ı külliye olan aynı vahide taayyünü külli ile meydana geldiği vakit yani bütün taayyünleri ile meydana geldiği vakit mutlak insan olur. Yani bütün esmâları ile birlikte bir mahalde zuhur ettiği vakit ona insan denir. Yani bütün esmâlarıyla sıfatlarıyla efaliyle birlikte külli olarak zuhur ettiği yerin adı “insan”dır. Zira âlemde ne kadar efrad-ı insan varsa insan mefhumu küllisine dahil olur.

Ne kadar insan fertleri varsa hepsine bir insan denir. Zaman, zaman deriz ya bütün bu insanlar bir insandır. O da Âdemdir. Bu çokluk aynı varlığın değişik, değişik suretlerle meydana gelmesinden ibarettir bu gördüğümüz çokluk. Ve yine o aynı vahide cüzi taayyünle tek tek bakıldığında insan fertlerinden bir fert olur. Böylece hakikat-ı vahide olan vücud-u vahidi Hakk muhtelif mertebelerle meydana gelmiş ve değişik mertebelerle meydandadır. Her bir mertebe ve taayyünde bir isimle müsemma olur. Yani ağacın nasıl ki yaprağına yaprak diyoruz, dalına dal diyoruz meyvesine meyve diyoruz, her mertebede başka bir isim, müsemma oluyor. Mesela şehadet mertebesinde şahıslara Ahmet, Mehmet, Ali gibi isimler veriyoruz. Bu has isimlerle müsemma isim almışlardır, bu şahıslardan tenasül vukuunda nutfe denilir, rahimde, mudga, alaka, cenin daha sonra küçük bir çocuk ve sonra insan isimleri ile müsemma olur. Yani insanın daha evvel aldığı isimler tenasül vukuunda “nutfe” denir ona, anne rahmine düştüğü zaman “alaka” denir, mudga denir, cenin denir, sonra dünyaya geldiği zaman küçük çocuk denir. İnsan isimleri ile müsamma olur. Hep aynı varlığı belirtiyor ama mertebelerde değişik isimler alıyor.

Bir suretle müteayyin olduğu vakit o surete verilen isim diğer taayyünata verilmez. Böylece suret ne kadar kesir olursa olsun hakikatleri birdir. Yani denizdeki dalgalar ne kadar çok olursa olsun aynıdır, yağmur damlaları ne kadar çok olursa olsun aynıdır. Değişiklik ancak suretlerdedir, Hz. Mevlana (r.a.) bu hakikate işaretle mesnevide geçmişteki beyitleri anlatır.

Mesneviden Tercüme:

“Türlü, türlü yüz binlerce yemek vardır, bu yemeklerin

hepsi aslında bir şeydir, birinden tamamen doyduğun vakit yani bunlardan bir tanesini yiyip de doyduğun vakit gönlün elli taamdan soğur. Yani bunların hepsinden soğur. Sen aç olduğun zaman o kadar o kadar çok değişik nimetleri görüyorsun ki onun tek olduğunu görmüyorsun, şaşı olduğundan onları çok görüyorsun. Aslında taamların hepsi birdir. Zira biri yüz bin görmüşsün.

Bu manayı Fi Hi Mafi isimli eserlerinde de teyiden böyle izah buyururlar; “Hakikatte cezbeden birdir, fakat müteaddid görünür. Yani cezbeden açlıktır, açlığı doyurmak için sen türlü türlü yemekler kafanda tahayyül edersin. Görmez misin ki bir adam günde yüz şey arzu eder, mesela börek, helva, yahni, meyve, isterim der ve bunları adetlendirerek sayarak lisane getirir. Velakin onun aslı açlıktır. Yani bu kadar çok şey istemesinin altında açlığı yatıyor, o da birdir. Görmez misin bir şeyden doyunca bunların hiçbirisi lazım değildir der. Doyduktan sonra ne yapsın onları. Böylece malum oldu ki on ve yüz yoktur, belki bir vardır, وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلا فِتْنَةً 74/31 “Halkın bu ta’ dadı fitnedir” yani halkın çokluğu, çok görmesidir.[43] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)