Ve śiyâbeke fetahhir
Nefsini arındır.
Elbiseni temizle.
Müddessir Suresi'nin 4. ayeti, 'giydiklerini temiz tut' emriyle hem maddi hem de manevi temizliğe vurgu yapmaktadır. Ayet, peygamberin tebliğ görevine hazırlanmasında dış görünüşün ve iç arınmanın önemini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sevb' (ثوب) kelimesinin asıl anlamının 'geri dönmek' olduğunu belirtir. Elbise için kullanılmasının sebebi ise giyildikten sonra tekrar tekrar giyilmek üzere geri dönmesidir. Ayetteki 'siyâbeke' (ثيابك) ifadesi, sadece maddi elbiseleri değil, aynı zamanda kişinin ahlakını, amellerini ve dış görünüşünü de kapsayan geniş bir anlam taşır. Bu bağlamda, peygamberin tebliğ görevine uygun bir dış ve iç temizliğe sahip olması gerektiğine işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'siyâb' kelimesinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Ona göre, 'siyâbeke fetahhir' ifadesi, 'amelini temizle' veya 'ahlakını güzelleştir' anlamlarına gelebilir. Araplar, kişinin ahlakını ve şerefini 'elbise' ile ifade ederlerdi. Dolayısıyla ayet, peygamberin sadece maddi elbiselerini değil, aynı zamanda manevi şahsiyetini ve ahlakını da her türlü kusurdan arındırmasını emretmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'elbise' (sevb) kavramının bazen mecazi olarak 'ahlak' veya 'amel' anlamında kullanıldığını vurgular. 'Siyâbeke fetahhir' emri, peygamberin tebliğ görevine başlamadan önce hem fiziksel hem de ahlaki olarak arınmış olması gerektiğini gösterir. Bu, İslam'da dış görünüşün iç temizliğin bir yansıması olarak görüldüğü ilkesini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tahhir' (طهر) fiilinin 'temizlemek, arındırmak' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımıyla ilgili olarak, 'elbiseni temizle' şeklinde literal bir anlam taşıdığı gibi, 'amelini temizle' veya 'nefsini günahtan arındır' şeklinde mecazi bir anlam da taşıdığını ifade eder. Peygamberin tebliğ görevine başlamadan önce hem bedenen hem de ruhen temiz olması gerektiği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tahâret' (طهارة) kelimesinin hem hissedilen pisliklerden arınma (maddi temizlik) hem de akıl ve nefsin kusurlardan arınması (manevi temizlik) için kullanıldığını açıklar. 'Fetahhir' emri, bu iki anlamı da kapsar. Peygamberin giysilerini temiz tutması, aynı zamanda ahlakını ve amellerini de her türlü şüpheden ve kusurdan arındırması gerektiği anlamına gelir. Bu, tebliğcinin örnek şahsiyetini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tahâret' kavramının Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu belirtir. Maddi temizliğin yanı sıra, şirkten, günahtan, kötü ahlaktan arınmayı da ifade eder. Müddessir Suresi'ndeki 'fetahhir' emri, peygamberin hem dış görünüşünün hem de iç dünyasının, tebliğ edeceği mesajın kutsiyetine uygun bir saflıkta olmasını gerektirdiğini gösterir. Bu, tebliğin etkinliği için bir ön şarttır.
Müddessir Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Müddessir kelimesinin aslı mütedessir olup "disâr" denilen örtüye bürünen demektir. Disâr; entari, cübbe, kaftan, ihram gibi "şiâr"ın üstüne giyilen veya örtülen dış giysi veya bürgü demektir. Şiâr ise gömlek, don, peştemal gibi vücuda değen iç çamaşırıdır.[5]
(مدّثّر) “Mim: 40” “Dal: 4” “Dal: 4” “Se: 500” “Se: 500” “Rı: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+4+4+500+500+200= 1248 dir. 1+2+4+8= 13 dür.
Mütedessir kelimenin aslı olduğuna göre “Te” harfi 400 ile 1248+400= 1648 dir. 1+6+4+8= 19 dur.
“19” İnsan-ı Kamil in şifre sayısıdır. İnsan-ı Kamil örtüsü ve “13” ise Hakikat’ül Ahadüyyet’ül Ahmediye örtüsüdür.
“MÜDDESİR” harflerine bakacak olursak
“Mim” Hakikat-ı Muhammediye,
“Dal” Delili İlahiyye,
“Dal” Delili Muhammediye,
“Se” Sena – övgü,
“Se” Sevb elbise
“Re” Rububiyet – Esmâ-i İlahiyye,
“Hakikat-i Muhammediyenin, Delili İlahiyye, Delili Muhammediye ile ile övülüp esmâ-i İlahiyye elbisesi ile örtünüp bürünüp bunu kullanmaya hazır olmasıdır.” (M.D.)
Ya eyyühel müddessirü (1) kum feenzir (2) ve rabbeke fekebbir (3) ve siyabeke fetahhir (4) âyetleri geldiğinde,
Meâlen :
“Ey örtüye bürünen, kalk da uyar, rabbini yücelt, giydiklerini temiz tut.” ifadeleriyle Rasûllüğü başlamıştır.
IKRA ile nebi olmuş, bu ifadelerle de risâleti başlamıştır.
Özet olarak bu ifadeleri bâtınından anlamaya çalışırsak;
“Ey beşeriyet örtüsüne bürünen, ilâhi varlığınla kalk ve böylece uyar, rabbını idrak ederek, gerçek mânâ-da rûbubiyyet mertebesi itibariyle yücelt, giydiğin risâlet elbiseni tekrar beşeriyetine dönerek beşeriyet, benlik kir-leriyle kirletme” ikazını aldıktan sonra Hz. Muhammed fii-len görevine başlamış olmakta idi.
Yukarıdaki âyetleri bizler dahi kendi bünyemizde uyarlamaya çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Bu hakikatler bizlere “IKRA”nın ikramıdır..[6] “ İz- -T-B- ”Ümm’ül müminin, Aişe radıyallah-u anha’dan rivâyet edilen hadis-i şerifde belirtildiği gibi Hazret-i Muhammed IKRA vâhyinden sonra Hatice binti huveylid’in yanına giderek “beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz,” demiştir.
“Ey bürünmüş olan!” “Kalk, artık inzar et (uyar).” (74/1-2)
Bu âyeti kerîme geldikten sonra Efendimiz (s.a.v) en yakın akrabalarından başlayarak dini tebliğ etmeye başlamıştır.
Dâvete en yakınlarından başlaması emredilen Varlık Nûru-aleyhissalâtü vesselâm-, birgün Safâ Tepesi’ne çıkarak Kureyş kabîlesine seslendi. Onlar da bu çağrıya icâbet ederek Safâ Tepesi’ne geldiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüksek bir kayanın üzerinden onlara şöyle hitâb etti:
“Ey Kureyş cemâati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman atlıları var; hemen size saldıracak, mallarınızı gasbedecek desem, bana inanır mısınız?”
Onlar da hiç düşünmeden:
“Evet inanırız! Çünkü şimdiye kadar Sen’i hep doğru olarak bulduk. Sen’in yalan söylediğini hiç işitmedik!” dediler.
Oraya gelmiş bulunan herkesten bilâ-istisnâ bu tasdîki alan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara şu ilâhî hakîkati bildirdi:
“O hâlde ben şimdi size, önünüzde şiddetli bir azap günü bulunduğunu, Allâh’a inanmayanların o çetin azâba uğrayacaklarını haber veriyorum. Ben sizi o çetin azaptan sakındırmak için gönderildim.
Ey Kureyşliler! Size karşı benim hâlim, düşmanı gören ve âilesine zarar vereceğinden korkarak hemen haber vermeye koşan bir adamın hâli gibidir.
Ey Kureyş cemâati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi de dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allâh’ın huzûruna varmanız, dünyâdaki her hareketinizin hesâbını vermeniz muhakkaktır. Netîcede hayır ve ibâdetlerinizin mükâfâtını, kötü işlerinizin de cezâ ve şiddetli azâbını göreceksiniz! Mükâfât ebedî bir cennet; mücâzât da dâimî bir cehennemdir.”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu hitâbesine, orada bulunanlardan umûmî bir îtiraz gelmedi. Yalnız amcası Ebû Leheb:
“–Hay eli kuruyası! Bizi buraya bunun için mi çağırdın?”
diyerek münâsebetsiz ve yakışıksız sözler sarf etti. Hakâretleriyle Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- in kalbini kırdı.
Kendisi hakkında, Leheb Sûresinde bahsedilen sonunu bu ifadeleriyle daha o zamandan kendisi hazırlamış kendi hükmünü kendi vermiş olduğundan iki eli de kurumuştur. Zelil ve hakir olarak ölmüştür.[7] “ İz- -T-B- ”
Haktela kendi nefsini halk etti. Çok, mühim bir söz. Çok dehşet bir mesele. Yani, hakîkati tamamen açan, vahdet özelliğini ortaya açık seçik koyan bir hadîs-i şerîf. HAK TEALA KENDİ nefsini halk ettiyse o zaman başka varlıklar nasıl görebiliriz?
Hristiyanlar var, Müslümanlar, gâvurlar var, şunlar var, bunlar var. Bilmem kimler var. Dağlar var dereler var. Aylar güneşler var. Bir sürü şeyler var. Bunları ayırmıyor. Yani güneşi halk etti şunu halk etti, bunu halk etti diye Allah-ü Teâlâ nefsini halketti diyor. İşte buradaki nefisten maksat Nefsi Mutlaktır. Mutlak nefistir. Bizim anladığınız mânâda izâfî, beşerî nefisler değildir. Beşerî varlıklar değildir. Bu sözün dışına, bu varlıkta olan hiçbir şeyin çıkması mümkün olmadığına göre, O halde FEYNNEMA TUVELLU FESEMME VECHULLAH (2/115) âyeti de bunu destekliyor.
Yani bunun aynını anlatıyor. Aynı ifadeyi başka yönlü anlatıyor. NEREYE DÖNERSENİZ HAKKIN VECHİ ORADADIR diyor. Orasıdır diyor. Dolayısıyla Allah kendi nefsini halk etti, ancak, şurada Allah Halk etti veya halkedemedi veya az halk etti veya çok halk etti, bazılarını eksik halk etti bazılarını fazla halk etti gibi sorular gelir akla. İşte her mahalde neyi diliyorsa orada o şekilde kendini zuhura getirdi. O zaten vardı, yok değildi ki, zaten vardı. Gene var, gene var olacak. Herhangi bir mahallin ortadan kalkması belirli bir mahallin ortadan kalkması, Hakkın varlığının yok olması demek değildir ki. İnsanın saçları uzar tras olur. Saçlarını atar gider. Sakalını tıraş eder, bıyığını keser, atar gider... Tırnağını keser, gider. Fakat kendi varlığı vardır, ortadadır. Ebedidir. İşte kıyamet diye bir hüküm var. Deniyor ya, Kıyamet kopacak. Her yer mahvolacak gidecek geçecek. Aslında bu söylenen ve belirtilmek istenen şey, kısmi kıyamettir. Yani bütün âlemde olacak şey değildir bu. Kıyametten bahsedilen mesele, bizim güneş sistemimizin değişikliğe uğramasıdır. Yani insânların üstünde bulunduğu mahal. Ve onunla irtibatlı olan mahallerin düzeninin karışmasıdır.
Yoksa başka yerlerde hayatın devamı vardır, bakidir ve ebedidir. Allah’ın varlığının olduğu bir yerde. Allah’ın var olduğu bir yede her şey vardır. Ef'ali de var, esmâsı da var, sıfatı da var, Zatı da var hepsiyle birliktedir. Dolayısıyla âlemin tamamı için son diye bir şeyin düşünülmesi mümkün değildir. Bu gibi sözler bilinmeyen bir şey hakkında konuşmak demek olur. Biz zannediyoruz ki kendi anladığımız mânâda bir hayat olacak, güneşte de hayat var. Ateşten kaynaklanan bir hayat var. Nasıl ki semender denilen o hayvan ateşe girdiği zaman yanmıyor, orda hayatını sürdürüyor. Dolayısıyla güneşte de bir sürü hayvan olabilir. Biz yaşayamayız ama oranın tabiatına uygun bir varlık orada rahatlıkla yaşayabilir. Nasıl ki denizde balıklar yaşıyor, suya çıktıkları zaman yaşayamıyorlarsa ki bu dünya üzerinde olan basit bir örnektir. Sistemi ona göre kurulu olan, ateşe göre kurulu olan ateşe göre kurulu olan, ateşle arkadaşlık eder. Sobanın içerisine kömür koyarsın kömürü yakar, su koyarsan suyu yakar mı? Yakmaz. Bu da aynı. Su ateşi aksine söndürür.
İşte bu öyle bir mesele ki her birerlerimiz bunu kendi tefekkürümüzde genişletip geliştirmemiz lâzım. Ne diyordu: Allah Hakk Teâlâ kendi nefsini halletti. İşte burada a’madan zuhura çıkış halini belirtiyor ama bu aslında bizlere öyle bir âyetin yerinden sesleniyor ki, şu anda anlayabilsek biz bu işin değerini, şu anda ve diğer, anlarda EY ÖRTÜSÜNE BÜRÜNMÜŞ OLAN, (74/1) Ya Eyyühel Müddessir... Bu hitap Peygambere geldi değil mi? Ümmetine gelmedi mi? işte bizim de üstümüzde beşeriyet örtüsü varsa HakTeâlâ. Kendini halketti idrakini anlamamız mümkün değildir. Ne zamanki beşeriyet örtüsünden Müdessir hükmünü idrak edeceğiz, örtüden sıyrılacağız, işte bunu o zaman apaşikâr ve açık olarak göreceğiz, görürüz. Aslında görüş denen şey de beşerî gözle görünen bir şey değildir. İdraktir, basirettir. Baktığının dışından içine nüfûz edecek. Yani burada beyin ve kafa çalışması gerek. Yoksa kurukuru ya ben Müslümanım beş vakit namazımı kılıyorum. Tabii ki onlar da olacak, fakat sadece o kadarla işimiz bitti deyip o namazı askıya asamayız. Ve yaptığımız birtakım fiilleri de. Uyandığımız zaman bakacağız ki Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Veli ve diğer isimlerle baktığımız varlıklar, Hakkın ta kendisinden HÜVE HÜVE kendisinden başka bir varlık değilmiş. Ancak burada çok dikkat edilmesi, lâzım gelen bir nokta vardır. Bu pek açıklanmaz, belirtilmez ama kişinin şüphede kalmaması için bunu bilmesi lâzımdır. Yani, bakış açısının ne sûretle olacağını bilmesi lâzımdır, şimdi, kendimize göre o idrake gelmiş olan kimselere göre baktığı her mahalde Hakkın varlığını mutlak olarak görmesi yüzde bin beş yüz şarttır. Başka yolu yok, zaten işin aslı da budur. Yalnız, gören mahalle göre gerçekte bütün varlıklar Hakkın varlığından başka bir varlık değildir. Kendi de dahil olmak sûretiyle. Çünkü nereye dönerseniz dönün Hakkın veçhi oradadır diyordu ya. Karşıdaki de döndüğü zaman onu görüyor o da bunu görüyor. Kim karşısına geldi ise o onun hedefi oluyor. Bana göre şu beden Hakkın veçhesi ise Ona göre de şu beden Hakkın veçhesi oluyor. Dolayısıyla her mahal Hakkın veçhesi oluyor. Hatta burada artık her mahal diye bir şey söz konusu değil. Mahal tek mahaldir. Hakk tek olduğuna göre bütün varlıklar tek bir varlıktır. Ki bu işte ancak tevhidi ef'al ancak bu idrake gelmekle olur.
Şimdi, diyeceğiz ki karşımızda bulunan varlıkta bir sürü eksiklikler var. Fazlalıklar gördük, bize göre o varlık Hakkın varlığıdır, o varlığın kendine göre iradesi, düşüncesi her ne ise o odur. Burayı iyice anlayalım. Mahallin özelliği vardır çünkü. Bize göre varlık Haktır. Tamamıyla Haktır. Ama oradaki varlık kendini nasıl ve ne sûretle şekille görüyor ve hissediyor ise, oradaki o odur. Ona göre o odur. Ve de mahalden bir şey çıktığı anda o mahalli ilgilendirir. Hakkı ilgilendirmez. Bizim için Haktır. Bu işi böyle bilen için çıkan fiil de Haktır, her türlü hal geçerlidir, Haktır. Ama kişinin varlığına göre, o mahallin özelliğine göre onun mesulü odur. O mahal derken ayrı bir mahal değildir, yine Hakkın varlığıdır. Ancak kişinin kendi varlığının Hakkın varlığı olduğunu idrak edememesi neticesinde ki bu da Haktandır, başkasından değildir. Vehim ve hayal perdesi ile o mahalli meydana getirmiştir. Dolayısıyla hayal yönlü kanaat ve bilgi orada hakimdir.
İşte genelde biz Hakkın varlığı olduğunu bileceğiz. Çünkü bazı işler olur ki Hakkın varlığını konduramayız ona. Hakk nasıl bu işi yapar deriz. Çünkü teşbih hükümlerini gerçekten yaşayamadığımız için daha henüz, tenzih ederiz deriz Hakkı böyle olgulardan böyle sûret ve düşüncelerden. İşte bundan kurtulmak için de mahalle bunu hamledip o mahalli ilgilendirir deyip bize lâzım olanı, alıp yaşayacağız ve bırakıp gideceğiz, o aşağıda olanları. İşte, böylece idrak ettiğimizde bunu, bu fikri kendimizde de yerleştireceğiz. Bilgi olarak âlemin varlığı Hakkın varlığından başka bir varlık değildir. Ancak bizde onun varlığından başka bir şey değiliz. Dolayısıyla Hakk dilediğini yapar bende dilediğimi yaparım diyerek oraya kaymayacağız. Nasıl ki karşımızdaki mahalli mahal olarak kabul ettiğimizde, oradan çıkan özellikleri mahallin özellikleri olarak bildiğimizde o zaman bizden çıkanları da bu mahallin, şu mahallerin özelliği olarak bilip ona göre kontrolü elden bırakmayacağız.
Ancak şu olur, istisna olur, tabii bu genel anlamda bir yaşantıdır. İstisna olur, öyle bir hale gelir ki, gerçekten bu düşünce ilim halinden yaşam haline geçer. Artık kişi, işte İnsanı Kâmil olmanın yolunu anlatıyordu ya, Arif kime derler, nasıl bir Ariftir. Arif hiçbir kayda girmez esas Ariflik hükmü geldiği zaman. Hiçbir itikatla itikatlanmaz, hiçbir mezheple mezheplenmez. Hüda mezhebindedir. Böyle olduğu zaman kendinde kendini göremeyince kendinde fiil de göremez. Fiil de Hakkın olur. İşte o zaman artık iyi yapt kötü yaptı diye ne kendinde araştırma yapar, ne de ona bir sınır getirir. Çünkü varlığı yok ki sınır getirsin. Sınır varlığa göre olan bir şeydir. Dolayısıyla bu iki noktayı elden bırakmayacağız. Birisi, genelde Hakkın varlığıdır, bütün varlık. Bunu böyle kafamıza yerleştireceğiz. Hani ne diyordu Yunus Emre: “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan şer’in evliyası dahi olsa hakîkatte asi durur.” Daha nasıl söylesin ve nasıl anlatsın. Ama bunu biz böyle duyarız, okuruz, anlarız, gene de hep kendimizi bütün bunların dışında zannederiz. Diğer kimseler belirli düşünce yapısında olanlar yetmiş iki milletin içerisindedir, kabul etmezler, yetmiş üçüncü biziz derler. Yani Fırka-i Naciye biziz derler. Bütün fırkalar ayrılır ayrılır, hepsi kendi fırkasının doğru olduğunu kabul eder ve de fırka-ı Naciye biziz derler. Peki o iddia ediyor, bu iddia ediyor ve yetmiş iki fırkanın tamamı iddia ediyor fırka-i Naciye biziz diye, gerçekten hangisi acaba necat bulmuştur... Bu fırka-i Naciye gerçekten hangisi?
İşte fırka-i Naciye hükmü ile hükümlenenler demin bahsettiğiniz şekilde bakış açısı içerisinde olanlardır. Fırka-i Naciye demek bütün fırkaların gerçekliğini Haklığını kabul etmiş demektir. Bütün fırkaların Hakkını vermiş, hiçbirini Hakkın dışında bırakmamış hepsini kabullenmiş, ancak hepsini yerlerinde kabullenmiştir. Yani, hepsi gerçektir. İşte hepsinin belirli yerlerde Farklı olduklarını bilmek. Yalnız haklılığı bir düzeydedir. Bütün düzeylerde, bütün yaşantılarda değildir. Onun için fırkanın bir kısmı kendi idrak ettiği sahadan İslam’ı idrak etmiş, anlamış ve İslamiyet budur demiş, gerçektir de onun için, bulunduğu yerde. Bir üst idrake gelmiş olan bir başkası, bir başka gurup, onların önderleri vasıtasıyla İslamiyet budur demiş. Onlar orada kalmış, doğrudur ve haklıdırlar. Bir başka gurup gelmiş bir üst gurup onlar da tamam biz burasını kabul ediyoruz, yani İslamiyet’i böyle kabul ediyoruz, demişler ama bulundukları yerin çerçevesi içerisinde kalmışlar. Gerçekte hepsi mahal olarak haklıdırlar.
Nasıl ki insânlar mahal olarak değişik değişik yapılarda iseler, işte düşünce yapıları da genelde birleşmiş, birbirine uygun düşünce yapıları, belirli bir sistem ortaya konmuş, dolayısıyla birçok fırkalara bölünmüştür. İşte Fırka-ı Naciye dediği Hz. Peygamberin, o mübarek zatın, HAKK TEALA KENDİ NEFSİNİ HALKETTİ sözünü eğer idrak edebilirsek, gerçekten idrak edebilirsek İnşallah Fırka-i Naciye içerisine gireriz. Yani ahirette gözümüz kapandığı zaman veya dünyada bize ters gelen bir varlık görmekten kendimizi kurtarırsak hiçbir yerde suç aramazsak, hiç kimseye suç isnad etmezsek Hakkın varlığıdır diye düşünebilirsek bütün fırkaların da belirli bir yerde geçerli olduğunu düşünürsek (onları da Hakkın dışına atamayız) Hakk’ın zuhurları olduklarına göre onlarda da bir özellik vardır. Dolayısıyla fırka-ı Naciye inşallah bu tür düşünenler olur.
Ne diyor Yunus Hz. Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan. Şeriat buna evliya kisvesini de verebilir. Evliyada dese, ibadeti çok olabilir, şu olur bu olur, abdiyeti fazla olur, Kişilerin genelde evliya dedikleri kimseler bu gibilerdir. Halk arasında basit idrakta bu gibilerdir. Ki arifin anlaşılması mümkün olmaz zaten, genelde. İşte bir göz ile bakmazsa eğer, fırka-i Naciye olamıyor. Yani, yetmiş iki millete bir göz ile bakmazsa, bir göz ile demek Hakkın varlığıdır deyip kestirmeden gitmek. Hepsi Hakkın varlığıdır. İşte bir gözdür bu. İkinci bir göz yok ki görebilsin de fark ortataya getirsin. Yetmiş iki millete bir göz ile bakan ise yetmiş üçüncü fırkadır demek istiyor. Orada çok hassas bir ifade var. Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan fırka-i Naciye değildir. Yetmiş iki millete bir göz ile bakan ise o işte Fırka-i Naciyedir. Bunu dünya işlerine kullanılan akıl aklı maaş reddeder. Yani beşeriyet aklının bu hali kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü küçüklükten beri almış olduğu koyu şartlanmaların ve o bilgilerin neticesinde bunu kabul etmesi mümkün değildir. Bu da kendi kusurundandır.
Yani araştırıcı olmaması dolayısıyla kendi kusurundandır. Elbette ki çevresi ona bir şeyler verecek. Ailesi ona bir şeyler verecek. Bizim dünyaya geldiğimiz yer Türkiye veya medeni bir ülke. Afrika’da tamtamlar arasında dünyaya gelmedik ki. Orada gelsek bize tamtamca kelimeleri öğreteceklerdi. Ama en azından belirli bir oturmuş şartlanmış, kayıtlanmış da olsa bir ilim yapısına sahip olarak dünyaya geliyoruz. Ve az değildir zâhirde olan bilgiler. Ama biz kendimizi o sınırda bırakırsak suç bizdedir.
Cemiyette olmaz. İşte böylece araştırıcı olup. Bu hallerin dışına kaçmak, dışına çıkmak, kozayı delip dışına çıkmak lâzımdır. Bu hallerle yaşamak bizim rahatımıza gelir. Nefsimize uygun gelir hoşumuza gider orda kalırsak, işte bizim sınırımız da orda çizilmiş olur. Daha ileriye geçmemiz mümkün olmaz. Ama İnsan sınırsız bir varlıktır, çünkü Hakkın varlığının en ileri derecede zuhur mahallidir. Her yerde Hakk zuhur eder ama insândan zuhur ettiği gibi hiçbir varlık ve hiçbir yerden zuhur etmez. Dolayısıyla bize tanınan bu imkânı ne diye ufak tefek lüzumsuz şeylerle heba edelim. Çok kısa bir ömür süremiz içinde, bunu boşa geçirip ne diye heba edelim. Tabi ki dünya için de çalışacağız ama gerektiği kadar, yeteri kadar.
Bunu dünya işlerine kullanılan akıl, (akl-ı maaş) red eder! Bu da kendi kusurundandır! Bu hali idrak edemez aklı maaş. Aklı maaş ki aklı cüz'idir. Bu hali idrak edemez... Yani onuncu akıl diyorlar ya. Yukardan aklı evvel, birinci akıl birinci akıl olursa aklı küll falan böyle aşağı doğru gelince aklı cüz, aslında aklı cüz diye bir şey yok. Yani tüm olan bir varlığın aklı cüz’i aklı küllü olmaz. Külli akıldır ama işte mahal yönünde neyi idrak edebiliyorsa onun aldığı ifade aklı cüzdür. Bunu ancak aklı maad, yani ilim ve irfan ile terbiye olan geleceği kavrayan akıl anlar ve kavrar. Belirli bir eğitimden geçen ve kendinde geçekten aşama yapmasının gerekliliğini anlayan bir kimse, normal yaşantısının dışına çıkması gerektiğini anlayan bir kimse ancak bu işi anlayabilir. Bu işi anlamak gerçekten kolay bir iş değildir. Zincirler, prangalar her taraftan bizlere yapışmıştır. Bunları koparmak ve oralardan hürriyete geçmek tabi ki kolay iş değildir. Çünkü bu bedene, bu bedendeki birçok varlıklar sahip çıkıyor. Bu beden benimdir diye. Hayal sahip çıkıyor bunu ben kullanacağım diyor.
Vehim buna sahip çıkıyor, bunu ben kullanacağım diyor. Nefis dediğimiz o dünyaya çeken kısmı bu benimdir, bendendir, topraktır, bu benim malımdır diyor, sahip çıkıyor. Dolayısıyla aklı maaş dediğimiz o akıl ona sahip çıkıyor, bu benimdir diyor. Ben ev yapacağım, dükkân yapacağım şunu bunu yapacağım diyor. Bunu rahat ettireceğim diyor. Dolayısıyla birçok güç buna sahip oluyor. Esas sahibi biz varlığı kendimiz iken, biz bunu kaçırmışız elden, başkaları bu saltanatı sürüp gidiyorlar. Ve de neticede bu ihmalin verdiği zararı bize soracaklar. Bu arsayı istimlak etmişler. Parsellemişler. Hem de öyle bir arsa ki en güzel mekân kurulu bir arsa, çünkü hayal de bundan istifade ediyor, vehim de bundan istifade ediyor. Ve kullanıyor. Kendi istikametinde yürütüyor onu. Tamamen hâkim olmuş vaziyette. Vesveseler, hayaller, hepsi. Bizim, dışımızda her şey bunu yönetiyor, işte burada ihtilal gerekli değil mi? Melekler de bunu kullanıyor. Şeytanlar, cinler de kullanıyor. Bir kullanamayan garip insân. Haddizatında Hakk Teâlâ kendini halk etti demek zâhiren iyi görünmez. Zahid ehline göre düşük bir kelâm gibi anlaşılır. Tabii şartlanma, neticesinde bakarsa öyle anlar. Çünkü tenzih yünüyle idrak etmeye çalıştığı için, hayatı, Hakkı teşbihe indirmek onun için çok zor bir meseledir.[8] T.B.
74/3 “Ve rabbeke fekebbir” rabbini yücelt,
Efendimiz (s.a.v.) nin senin rabbin ifadesi ile rabbi Allah (c.c.) dir. Senin Rabbini senin rabbin için yücelt… Allah ve kebir… Allahuekber de yerini bulmaktadır.
Sûre üzerinde araştırma yaparken,
Bu âyetin tersten okunuşunun aynı olduğunu gördüm. Aslında “Rabbeke” ve “Kebir” de tersten gizli yazılışında aynı harfleri vermektedir. Görüldüğü gibi “Kebir” büyüklük senin rabbinin sende, senin içinde (enfüs) gizli olmasından kaynaklanmaktadır. Men arefe nefsehu fakad arefe rabbehu Nefsini bilen, Rabini bilir (Arif) olur denilmiştir. (M.D.)
ALLAH-u EKBER nedir?
Genelde bu tekbir kelimesi Tanrı uludur şekliyle ifade edilmeye çalışılır ki, kesinlikle karşılığı değildir.
Ayrıca, büyük ALLAH c.c. diye de genel olarak ifade etmeye çalışıyoruz ki, bu dahi olması gereken gerçek manayı ifade edemiyor.
Kebir büyük ekber en büyük manasına olduğundan, en büyük ALLAH’tır, demiş oluyoruz.
Fakat bu kelime, üzerinde çok durulup, düşünülmesi lazım gelen bir kelimedir.
Bunu gerçek yönüyle anlayabilmemiz için, evvela ALLAH c.c. kelimesinin neyi ifade ettiğini, ALLAH c.c. ve mertebelerinin mahiyetini ve huzurunda durduğumuz o azamet-i ilahiyenin ne olduğunu düşünmemiz ve anlamamız gerekmektedir.
Salat ibadetini ifa etmeye çalışan kişi bunları bilerek ellerini kulaklarına kaldırıp, ALLAH-u EKBER dediğinde, evvela dünyaya ait ne varsa hepsini geriye atmış olması gerekmektedir.
Abdullah bin Zeyd bir rüya gördü ve Peygamberimize gelerek anlattı. Şöyle ki:
Uykumda bir adam beni dolaştırdı ve namaza davetle ilgili olarak Allah-u ekber, Allah-u ekber dersin. Ve bu tekbiri dörtlemek suretiyle ezanı (sonuna kadar) anlattı.
İkameti kad kametissalah müstesna tek tek zikretti.
Abdullah diyor ki. Efendimiz, “İnşeallah bu hakikaten hak rüyadır,” buyurdu.
Ebu Davud’un süneninde bu hadis şu lafızlardır:
[Ben uyurken beni bir adam dolaştırdı, elinde bir çan taşıyordu, kendisine:
- Bu çanı satar mısın ya Abdullah, dedim,
- Ne yapacaksın onu? dedi.
- Onunla namaza davet edeceğiz, dedim.
- Ben sana bundan daha hayırlı bir şey gösetereyim mi? dedi.
- Hay hay, dedim.
- Allah-u ekber, Allah-u ekber dersin, ila ahır dedi. ]
Ezan-ı Muhammedinin başında 4 tane tekbir, ALLAH-u Ekber var, evvela ALLAH-u Ekber nedir? Buna bakalım:
Genel manada Türkçeleştirildiginde Tanrı uludur diye ifade edilmiştir.
Yeryüzünde konuşulan bütün dillerde, gerçek manasından çok farklı olarak (Tanrı, God, Dieu, Nirvana, Yahova) gibi tek kelime ile ifade edilen ALLAH c. c. lafzını büyük mütefekkir Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri, “İsm-üz-zat, cemi-üs sıfat, esmâ-i mütekabile ve sıfat-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c.” denir.
Yani Zatinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin topluluğu ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir diye tarif etmiştir.
Büyüklerimiz ALLAH c.c. lafzı üzerinde çok geniş açıklamalar yapmışlar,
ALLAH c.c. lafzının semavî olduğunu,
ALLAH’ın c. c. kendi kendine verdiği bir isim olduğunu, bazı lügat alimleri elehe yelehu sözünden kaynaklandığını ifade etmişlerdir.
Bazı büyüklerimiz de harflerinin ifadelerini izah yoluna giderek, () baştaki elif - lam’ın “elif lam” takısı (tahsis) olduğunu, esas zat isminin sondaki HU olduğunu, bazıları baştaki elif’in ehadiyyetini, birinci lam’ın uluhiyyetini, ikinci lam’ın risaletini, hu’nun hüviyyetini ifade ettiğini söylemişlerdir.
Bazıları da baştaki elif’in on iki noktadan meydana geldiğini bunlardan yedi noktanın nefis mertebeleri olduğunu, beş noktanın da beş ilahi mertebeyi ifade ettiğini ve bu elif’in muhtelif şekillere büründürülerek diğer harfleri meydana getirdiğin! açıklamışlardır.
(Mevlam nasip ederse, gelecekte nefs’in hakikati, işlevi, varlığı, özelliği, mertebeleri, faaliyeti hakkında özel bir yazımız olacaktır).
Burada özellikle belirtmek istediğimiz husus ALLAH lafzının, Tanrı kelimesiyle eş değerde tutulup onunla mana bulması mümkün olmadığıdır.
Eski Şaman dinine mensup ateşperest milletlerin güneş doğarken ona secde ettikleri, taptıkları zamanda tan yerinin aydınlanması hükmünde olan TAN’rı sözcüğünü kullanmaları ile gerçek ALLAH lafzının ifadesi bir olur mu?
Ancak başka karşılık kelime de olmadığı için genel manada Tanrı kelimesi kullanılıyor.
İşte bizler de gaflet hali ile ALLAH dersek Tanrı hükmünden başka bir şey dememiş oluruz. Eğer uyanıklık ile söylersek yukarıda az da olsa ifade edilen manaları idrak edip bilinçli bir gönülle gerçeğine yakın söylememiz mümkün olacaktır.
Kebir büyük Ekber ise, en büyük demektir. Fakat en büyük derken, sanki başka bazı büyükler varmış da onların arasında ALLAH en büyükmüş, manası çıkarılmamalıdır.
ALLAH-u Ekber, Allah en büyük manasına ama bunu çok iyi düşünmez ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğü değil, gerçek İlah olan ALLAH-u Teala hazretlerinin büyüklüğünü anlamaya çalışmamız gerekmektedir.
ALLAH-u Ekber deyen kişi, aklında, zihninde, olan veya hayal gücü ile kendinin varettiği tanrılardan, rablardan, putlardan ve sair sevdiklerinden arınmış olarak gerçek rabbına ulaşma yoluna girmiş olmaktadır.
Görülüyor ki ALLAH-u Ekber yerine Tanrı Uludur sözünü kullanmak yeterli olmamaktadır.
Sevgili kardeşim: ALLAH c.c. öyle bir ALLAH’tır ki c.c. O’nu
Zat-ı mutlak yönüyle anlamamız mümkün değildir.
Bu hususta Efendimiz ALLAH’ın zatını tefekkür etmeyiniz diye tavsiyede bulunmuştur,
O’nu ancak Zat-ı mukayyet, sıfatları, esmâları ve efalleri yönüyle idrak etmeye çalışmamız mümkün olabilmektedir.
Daha henüz kendi varlığını gerçek yönüyle idrak edemeyen, nefis perdelerini açamayan birim, bütün kainatı vareden mutlak varlığı nasıl idrak edebilir?
ALLAH-u Ekber sözünün söylediğimiz veya duyduğumuz zaman bunu öz ve batın manasıyla zat-ı mutlak yönünden anlamamız mümkün değildir.
Fakat ortada bu hükmün olması dolayısıyla, imkan dahilinde O’nu zat-ı mukayyet yönüyle, akl-ı cüz’ümüzü, akl-ı kül’e ulaştırmaya çalışarak, ondan alabileceğimiz yardımla anlamaya çalışmamız mümkün olabilecektir. Buna çok ihüyacımız vardır.
ALLAHÜ EKBER Tekbirleri
Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek ve o tektir, birdir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.
İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen ALLAH-u Ekber in ne demek olduğunu anlamaya çalış.
En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama, ifade bakımından böyle deniyor.
En alt: Fiiller âlemi ef’al mertebesi, yaşadığımız bu âlem, bu âlemin karşılığının ifadesidir.
Müezzin veya biz birinci tekbir olarak ALLAH-u Ekber dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani la faile illallah hükmünü gerçek manası ile yaşamamız gerekir.
Bu tekbirde ALLAH-u Ekber dendiği zaman, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.
İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ âleminin düzeyinde yani bu âlemi meydana getiren manalar âlemi, Esmâül hüsna ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bulunduğu âlem olduğunu düşünürüz.
İkinci tekbirde Esmâ âlemi de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.
Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.
Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık ALLAH-u Ekber lafzı ALLAH-u Ahad olur. Çünkü burası Zat bölgesidir.
İrfan ehli dördüncü tekbirin ALLAH-Ahad olduğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın ALLAH-u Ahad olması Ahadiyyet mertebesi itibariyledir.
Ahadiyyet mertebesi, Vahidiyyet mertebesinin üstündedir.
Hal böyle olunca dördüncü tekbirin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, manaları, özellikleri mevcutken Ahadiyyet mertebesine geçildiği zaman, artık orada Ahadiyyeti sırfı zatî durumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, büyüktür sözü, kendine bir ifade bulamaz.
Orada hüviyeti ve inniyeti ile tek bir Zat, mutlak varlık mevcuttur.
O halde artık orada sadece ALLAH-u Ahad hükmü geçerli olur.
Çünkü (İhlas Suresi 112/1) kul hüvallahü ehad dır.
İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız.
Yukarıdaki ifadeleri özetlersek;
Birinci tekbirde, ef’al âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu la faile illallah.
İkinci tekbirde esmâ âleminin de Hakk’ın varlığı ile var olduğunu la mevcude illallah.
Üçüncü tekbirde de sıfat âlemin de ALLAH’ın varlığı ile var olduğunu la mevsufe illallah.
Dördüncü tekbirde ise, Zat âlemi dahi ALLAH’ın varlığı olduğu la ma’bude illallah ve gerçek ifadesi ile la ilahe illallah sözünün hakikati söylenmiş olur.
Ef’al, esmâ, sıfat, mertebelelerine geçince sadece Ahadiyyeti sırf-ı zati mertebesi kalır.
Bunun da ifadesi, ALLAH’u Ahad olur.
Hal böyle de olsa, yine de bütün tekbirler ALLAH-u Ekber diye okunur, bu bir irfan ve idrak işidir aziz kardeşim.
Hazır mevzuumuz tekbir iken onun namaz içerisindeki özelliklerinden de kısaca bahs etmeğe çalışalım.
(Ankebut Suresi 29/45) vele zikrullahi ekberu
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriym de, en büyük zikrin ALLAH c.c. isminin zikri olduğunu beyan ediyor ve yine baktığımızda ifadelerin içerisinde en çok tekrar edilen kelimenin ALLAHu Ekber olduğunu görüyoruz.
Ezanlar dahil, bir günlük beş vakit namaz içerisinde (281) ve ayrıca da bir tek, tekbir vardır.
Namazda her hareketimiz tekbir ile başlar ve seyreder.
Ey irfan ehli olmak isteyen kardeşim, bunları anlamaya çalışalım.
Bahsimiz namaz olmadığı halde tekbirlerin izahını yaparken, konu ile yakın ilgisi dolayısıyla bir hususu burada belirtmekte fayda mülahaza ediyorum.
Şunu bilelim ki Cenab-ı Hak Mi’rac gecesi Efendimize beş vakit namazı en alt sayı olarak herkesin kolayca
yapabileceği şekliyle bildirdi.
Yani asgari müşterek, Kurbiyyet ehline ise Salat-u daimün denen elli vakti bildirdi.
daha azı kırk vakit,
daha azı otuz vakit,
daha azı yirmi vakit,
daha azı on vakit,
daha da azı beş vakit oldu.
Cenab-ı Hakk’ın söylediği hüküm geçersiz olamaz.
Buradaki sır, genel hükümlerle birlikte özel hükümlerin de varlığını idrak edip, irfaniyetimiz kadarıyla bunları tatbik etmeğe çalışmaktır.
Yukarda bahsi geçtiği üzere günde elli vakit namaz kılmış olsaydık her gün namazlarımız içinde (2811) ve ayrıca bir tek, tekbir getirmiş olacaktık.
Biz yine meseleye beş vakit hesapları ile bakalım.
Sondaki ayrı bir tek, tekbir, ALLAH’ın birliğini, iki yüz seksen birin (281) son tekbiri, sendeki Hakk’ın birliğini, iki yüz seksenin sıfırını (280) çıkarırsak geriye kalır yirmi sekiz (28) , işte bu yirmi sekiz de, yirmi sekiz (28) peygamberi ifade edip, her paygamberin en az bir hasletini almak olur.
Sıfırı (0) ilave edersek, her peygamberden on (10) haslet almak demek olur ki, işte kemalat yolu da budur.