Ve-ssâbihâti sebhâ(n)
Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,
Yüzüp yüzüp gidenlere,
Nâziât Suresi'nin 3. ayeti, 'yüzüp gidenler' anlamındaki 'es-Sâbihât' kelimesiyle, hareketin ve akışın derin semantik boyutlarını vurgular. Bu kavram, hem maddi hem de manevi bir akışı, sürati ve kolaylığı ifade ederken, aynı zamanda ilahi kudretin evrendeki tecellilerine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebh' (سَبْح) kelimesinin asıl anlamının 'suda veya havada hızlı hareket etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'es-Sâbihât' ise, bu hızlı ve kolay hareketi gerçekleştiren varlıkları, yani melekleri veya yıldızları ifade eder. Bu, ilahi emri yerine getirmedeki sürati ve engelsizliği vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'es-Sâbihât'ı 'yüzüp giden atlar' veya 'yıldızlar' olarak tefsir eder. Ona göre bu, hareketin akıcılığını ve sürekliliğini mecazi bir dille anlatır. Ayetteki kullanımı, bu varlıkların belirli bir düzen içinde ve hızla hareket ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sebh' kökünün Kur'an'daki kullanımının, sadece fiziksel bir yüzmeyi değil, aynı zamanda ilahi takdir doğrultusunda gerçekleşen düzenli ve kesintisiz bir hareketi de kapsadığını belirtir. 'es-Sâbihât' kavramı, evrensel düzendeki ilahi iradenin tecellisini ve bu düzenin kusursuz işleyişini sembolize eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sebhân' kelimesinin 'sebh' fiilinin masdarı olarak geldiğini ve fiilin anlamını pekiştirdiğini ifade eder. Ayetteki 'sebhân' kullanımı, 'yüzüp gidenlerin' bu eylemi tam bir sürat ve akıcılıkla gerçekleştirdiğini, hareketin niteliğini vurguladığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sebh' kelimesinin 'hızlı hareket etmek, suda veya havada akmak' anlamlarına geldiğini ve 'sebhân'ın bu hareketin yoğunluğunu ve sürekliliğini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bu kullanım, yemin edilen varlıkların hareketindeki kesintisizliği ve ilahi emre itaatteki kararlılığı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, masdarların fiilin anlamını pekiştirme ve genelleştirme işlevine dikkat çeker. 'Sebhân' kelimesi, 'es-Sâbihât'ın gerçekleştirdiği yüzme veya akma eyleminin sadece bir kez değil, sürekli ve güçlü bir şekilde vuku bulduğunu, bu hareketin bir niteliği olduğunu belirtir.
Nâziât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Sâbihât (yüzüp yüzüp gidenler) – ruhları hızla, kolayca alıp götüren melekler.
Diyanet Meali:
(79/3) - Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
(79/3) - Ve yüzüp yüzüp gidenlere.
Aslında biz dünyalılar bu âyetin hükmü altındayız. Dünyamız güneş sistemi içerisinde dönmesinde-yüzüp yüzüp gitmektedir. Aynı şekilde sabit hiçbir gezegen olmadığından hepsi kendi yörüngelerinde yüzüp yüzüp gitmektedirler. Bizim dünyamızda bizler böyle olduğumuz gibi, diğer gökyüzü âlemlerinde olan insan nesli-sülâleleri de kendi yollarında yüzüp yüzüp gitmektedirler. [10] “ İz- -T-B- ”
Bu işte Yedi deniz beş deryayı geçmek ile olur. Aslında bizler oksijen deryasında hakikat-i muhammedi denilen beden tekneleri ile hareket etmeteyiz. Nusret Babam r.a. dediği kişi bazen bu geminin önünde bazen geminin arkasında olur. Ama gemide olduğu müddetçe onu hedefine ulaştırır. Hakikat-i ilahiyye deryasında nasıl yüzüp, yüzüp gidileceği İrfan mektebi kitabımızda detaylı olarak anlatılmıştır.(M.D.)
Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde “nefs”-i “yedi” mertebe-ye ayırmışlardır.
YEDİ NEFİS MERTEBESİ
1. Nefs-i emmâre,
- Nefs-i levvâme,
- Nefs-i mülhime,
- Nefs-i mutmeinne,
- Nefs-i Râdıye,
- Nefs-i mârdiyye.
- Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir.
Bu mertebelerden sonra Hakk’a Mi’râc etmek için beş Hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için burada izahına geçmiyoruz. Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir.
Hakk’a varmak ister isen.
Gönül yolun tutman gerek.
Üzerinden varlık yükün.
Hemen çözüp atman gerek.
Bir de kâmil yere varıp.
Evvel elin tutman gerek.
Yedi deniz beş deryayı.
Kanat açıp geçmen gerek.
diye belirtilen,
yedi deniz “nefs” mertebeleri,
beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir.
Kûr’ân-ı Keriym, Yûsuf Sûresi, (12/53) Âyetinde;
“vema überriu nefsi innennefse leemmâretün
Mealen; “Ben nefsimi temize çıkarmam. nefs daima kötülüğü emredicidir,” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zulmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zulum etmiş olmaktayız.
Evet, nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik onun küçük bir sahasını işgal eder eğer eğitilmesse varlığımızın her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik” ten kurtularak Mi’râc’a doğru kanat açılır.
Diğer kitaplarımızda da bahsedilen “nefes-i Rahmân-i” genel olarak bütün âlem- lere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte
bu yoldan “nefs’ini bilen kişi Rabb’ı nı bilmiş,” olabilmektedir.
Hadîs-i Şerifte belirtilen;
“men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu.”
“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’i ne arif oldu.”
Burada arif olunan -bilinen, nefsin sadece “emmâre”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikat-i itibariyle bilinen “nefs”tir.
Kûr’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) Âyetinde;
“inneküm zâlemtüm enfüseküm”
Meâlen; “ Muhakkak sizler nefislerinize zûlm ettiniz”
Yani, nefsinizi gerçek mânâ da tanıyıp ona göre muamele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görünmekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) Âyetinde;
”faktülü enfüseküm”
Meâlen; “nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet te mutlak uzaklığa götürür.
Kûr’ân-ı Keriym, Tâhâ Sûresi, (20/41) Âyetinde;
“vestena’tüke linefsiy”
Meâlen; “ve seni kendi nefsim için seçtim” ifadesinde Cenab-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebe-i Mûseviyyet” ten haber vermektedir.
Kûr’ân-ı Keriym, Tevbe Sûresi, (9/128) Âyetinde;
“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün”
Meâlen; “Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içinizden yani “nefsinizden” bir aziz “rasûl” geldi.
Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilhâm-ı ilâhi” ye nefsimiz “mahal” Zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim
Kûr’ân-ı Keriym, Âli İmrân Sûresi, (3/185) Âyetinde;
”küllü nefsin zaikatül mevti”
Meâlen; “Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadılacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir.
O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır. Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından değil “nefis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne kadar büyük tesiri ve yeri olduğuda da görülmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym, Fecr Sûresi, (89/27-28) Âyetinde;
“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)
“irci’ıy ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyyeten” (28)
Meâlen; “Ey Mutmeinne nefse ulaşan Râdıyye ve Merdıyye olarak rabb’ına dön” ifadesinde, bireysel nefsi emmâre siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazat ve mücahedelerle “levvâme” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mutmeinne” nefse, uruc eder, (yükselir.)
Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir.
Diğer mertebelerde hitap insanlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ı da o mahal- de kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halde nefs’ in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.
Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok Âyet vardır, misal olarak bu kadarla yetinenelim ve yolumuza devam edelim.
Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kulanmıştır.
“nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki;”
Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir-i de “kâimi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır.
Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi vardır. Peygamberimizin de bir nefsi vardır. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi vardır. Bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli”nin var olduğudur.
Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.
Arifler nefsi şöyle tarif ettiler.
- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.
- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.
- Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmi ile doludur.
- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.
- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.
- Akl-ı küllün sembolü Âdem, nefs-i küllün sembolü Havva’dır.
- Allah-ü Teâlâ Rasûlüllah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.
- Âdem (a.s.) mın nefsini Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin nefsinden bir sûret olarak halketti.
- Âdem’in zâtı ise Rububiyyet zâtından meydana getirilmiştir.
- Allah’ın zâtı kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zira o nefsi ile kaimdir. (“kaimi bi nefsihi”
Bu izahlardan sonra, insân’a yani kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışalım. İnsânın yapısında dört ana hakikat vardır.
1. Akl
2. Rûh
3. (Nefs) Nûr
4. Beden’ dir.
“ Rûh” ile “Beden” in birleşmesinden, yarı lâtif yarı kesif bir varlık ortaya çıkar ki; adı “nefs”tir. İnsânda ki karşılığı “Esmâ- Nûr-Rububiyyet” mertebesidir.
İki ayrı özellikten meydana geldiğinden, iki yüzü vardır. Bir yüzü toprağa,tabiata, bir yüzü de semaya, aslı olan Rûh’a bakar. Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcuttur.
Eğer güzel bir eğitim görürse toprağa bağlı tabiatından kurtulur, tümüyle Rûhaniyyetine ulaşır, gök ehli gönül ehli, olur. Eğer eğitim, yani nefs terbiyesi görmesse toprağa bağlı olan tabiat zindanında habs olur, sonu cehennemdir.
Âriflerden biri bu hususta şöyle dedi:
İnsân iki halden ayrı değil,
ya tenini, can eyledi gitti,
ya canını, ten eyledi gitti.
Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu hususta:
“Biz ne suç işlemişiz ki; bu dünya zindanına atılmışız? Bizim buraya konuluşumuzun sebebi birkaç mahbusu bu dünya zindanından kurtarmak içindir,” diye buyurmuştur.
Bu dünyada insânın iki kabri (zindanı) vardır. Biri kendi toprak bedeni, diğeri ise toprak bedeni de içine alan toprak (çukur) kabridir.
Burada bize o kabirlerden kurtulmak için Yunus (a.s.) duası lâzım olmaktadır.
Nefsi; duyguların ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da tanımlayabiliriz.
Toprağa bakan yönünden gelen duygular ve hislerin en şiddetlisi, tabiatının ve dünya yı arzulayan yönünün ismi “nefs-i emmâre”dir, hilesi çoktur, daima dünya yı ve kendini kayırmayı arzular.
Burada kullanılan akıl da, “akl-ı isnâ aşer” yani “on ikinci” akıldır, “akl-ı maaş” “maişet-iaşe aklı” da denir. Bu nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir insâna çok zaman ve çok şey kaybettirir.
Daha sonra “levvâme” nefsin de terkedilmesi gerekir.
Daha sonra da, “nefs-i mülhime”nin evham tarafının da terkedilmesi sadece ilham tarafının faaliyete geçirilmesi gerekir.
İşte başlangıçta insân için bu üç nefs mertebesini bilmesi ve onlarla mücadele etmesi çok lüzumludur.
Bunları aşabilen kimse “esfeli sâfilin’den kurtulup yücelere doğru “alâyı illiyyin” yükselmeye başlar ve asli makamına ulaşır.
Hacılar Kâ’be de “tavaf,” Sâfa ve Merve arasında “sa’yı” ederken, ilk üç tavaf ve sa’yı hızlı, hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar.
Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak diğerlerinin de hakk’ını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir.
Yeri gelmişken size dikkat çekici bir şey söyliyeyim, her insânda mevcud olan bu üç nefs mertebesi “Allah-u â’lem” (Allah daha iyisini bilir,) Meryem oğlu İsâ Mesih’te istisna olarak yoktu, çünkü O’na bu nefslerin tabiatını aşılayacak (nefha) fizik babası yoktu. Baba rolünü “rûh’ul kudüs” (Cebrâil) üstlendiğinden ondaki nefs “mutmeinne” den başlıyordu, diyebiliriz.
Onun için onda O’nu dünya ya çekecek bir duygular sistemi yoktu, o yüzden de sadece rûhani bir hayat yaşayarak sıfat mertebesinde kaldı. Bu yüzden sıfati tecellilerin ağır basmasıyle kendisinde zahiri mucizeler ortaya çıkmaya başladı.
Bu hâl her ne kadar o mertebe de bir kemâl ise de, “mertebe-i Muhammediyye” de değildir. Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir Seyr sahası, âlemi “misâl” ile “sıfat” mertebesi arasında olmuştur. Oysa ki;
“Mertebe-i Muhammediyye” nin seyr sahası ise “Hz. şehâdet” ten başlayan, “İnsân-ı Kâmil” mertebesin de biten beş hazret, “hazârat-ı hamse” mertebeleri kap- samında dır.[11] “ İz- -T-B- ”