İçeriğe atla
Nâziât 41Cüz 30 · Sayfa 584

Nâziât Sûresi 41. Âyet

النازعات

Sohbete sor

Fe-inne-lcennete hiye-lme/vâ

(40-41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.

Nâziât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(79/40) - Fakat kim ki, Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini hevâdan nehyetmiş ise.

İZAH: Nefis ancak kendini bilirse onu görür ve yönetebilir. Arzularının farkına varır. Görünenin ardındaki görünmeyeni sezer ve ona göre yaşar.

Salik yola düştüğünde görmez. Görüldüğünü bilerek yaşar. İhsan verildiğinde Muhsin olur. Huzurda olduğunu sadece bilmez aynı zamanda görür. Havf’ı haşyete döner artık.

Geldiği yer tevhid veya nefs mertebelerinden hangisi ise cennetler de ona göre olur.[50] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

Polisin öfkesi, ateşin şulesi hevâdandır. Çarmıhın ve darağacının heybeti hevâdandır.

“Şıhne”, zâbıta me’mûru, zamânımızda polis demektir. “Çârmîh”, eski zamanda bir işkence usûlünün adıdır. Mücrimleri yüz üstü veyâ arka üstü yatırıp, ellerini ve ayaklarını gerip dört çiviye bağlarlar idi. Ya’nî, polisin mücrimler hakkında öfkesi hevâ-yı nefsânîdendir. Zîrâ öfke nefsin sıfatlarından birisidir; ve ateşin şulesi dahi hevâdandır, ya’nî ateşin şu’lesi hevâdan ibâret olan müvellidü’l-humûzadan şiddet bulur; ve kezâ mücrimleri gerdikleri çarmıhın ve astıklan darağacımn heybeti dahi o mücrimlerin hevâ-yı nefsâ- nîlerine karşı vaz’ edilmiştir.

Yeryüzünde cisimlerin zabıta me'mürunu gördün; cân ahkâmının polisini de gör!

Ya’nî, bu zikr olunan şeylerin hepsi cisimlerin polisleri ve zâbıta me’mûrlarıdır. Binâenaleyh yeryüzünde cisimlerin polislerini gördün; bunlardan başka, rûha âid hükümlerin zâbıta me’mûrlan vardır ki, onlar azâb melekleridir ve kuvâ-yı kahriyyedir, binâenaleyh bunları da gör!

Rûh için gaybda muhakkak işkenceler vardır. Fakat sıçramadıkça işkence hafâdadır.

Ya’nî, muhakkak, rûh için dahi gayb âleminde işkenceler ve azâblar vardır. Fakat bu cismâniyet âleminden sıçrayıp çıkmadıkça, rûhun o işkence ve azâblan gizlidir ve örtülüdür.

Vaktaki kurtuldun, işkenceyi ve helâki görürsün. Zîra ki zıd zıddan âşikâr olur.

“Demâr", “helâklik ve kökünden koparmak” demektir. Ya’nî, rûh bu kesâfet âleminden olmadığı için, kesâfet âleminden olan cisme bağlı kalmasından dolayı, ma’nâ âleminde azâblar ve işkenceler içindedir. Zîrâ nefsânî sıfatların ve kuvvetlerin her birisi rûhu her ân kamçılar durur. Fakat insan bu cismâniyet âleminde bu ta’zîbin farkında değildir. Vaktâki bu cismâniyet âleminden ya ihtiyârî veyâ ıztırârî ölüm ile kurtuldun, rûhun işkencesini ve sıfât-ı nefsâniyyenin ta’zîbi yüzünden nasıl bir helâke ma’rûz kaldığını görürsün. Çünkü latîf olan rûh, kesîf olan cismin zıddıdır. Âlem-i kesâfetin hükmü cârî iken, âlem-i letafet gizlidir. Vaktâki kesâfet kalkar ve letafet âlemi zâhir olup rûhun sıfatları belli olur, cismâniyet âleminde rûha vâki’ olan sıfât-ı cismâniyyenin darbelerinden mütevellid işkenceler ve helâklik meydana çıkar.

O ki kuyuda ve kara suda doğdu, o sahranın letafetini ve kuyunun rencini ne bilir?

Meselâ, kuyuda karanlıkta ve kara ve bulanık su içinde doğan bir mahlûk, “hayat ancak bundan ibârettir” zanneder; ve sahradaki letâfeti ve güşâyişi ve kuyunun karanlığı içindeki zahmeti ve meşakkati birbirinden ayırt edemez. Bunun gibi, dünyâda ve tabîat karanlığı içinde peydâ olan efrâd-ı beşer, hayâtı ancak bu hayât-ı dünyâdan ibâret zannedip, rûhâniyet âleminin letafetini ve aydınlığını idrâk edemez.

Vaktâki hevâyı Hakk korkusundan terk ettin, Hakk'ın Tesnîm’inden kadeh erişir.

“Sağrâk”, çiniden veyâ topraktan yapılmış olan lüleli bardak ve kadeh demektir {Burhan). “Tesnim", cennette bir pınarın adıdır. Nitekim (Mutaffıfîn, 83/27-28) “O şarâbın mizâcı bir çeşme olan Tesnîm cinsindendir ki, onu mukarrebler içer” buyurulur. Ya’nî vaktâki Hak korkusundan dolayı nefsânî olan hevâyı ve şehevâtı terk edip emr-i İlâhîye ittibâ’ ettin ve (Nâziât, 79/40-41) “Rabbinin makâm-ı azametinden korkup nefsini hevâdan nehyeden kimsenin me’vâsı ve karârgâhı cennettir” âyet-i kerîmesi mûcibince cennet-i ‘âcile dâhil oldun. Bu hâl içinde sana Hakk’m Tesnîm’inden doldurulmuş olan lüleli kadeh erişir. Bu şarâb-ı aşk-ı İlâhîdir.

Hevânda yol ittihâz etme! Selsebîl tarafına cenâbullâhtan yol iste!

Birinci mısra’daki “sel", “suâl”den emr-i hâzır olup “iste!" demektir. “Sebil”, “yol” ma’nâsınadır. İkinci mısra’daki “Selsebîl”, cennette bir çeşmenin adıdır. Nitekim (İnsân, 76/18) ya’nî “Cennette bir çeşme vardır ki, Selsebîl tesmiye olunur” buyurulur. Ya’nî, ey Hak yolunun sâliki! Kendine nefsinin hevâsında ve arzûlarında yol yapıp, bu hayât-ı dünyeviyyende o yolda yürüme! Hakk’ın va’d buyurduğu Selsebîl tarafına cenâbullâhtan yol iste ve o çeşmeye vâsıl ol!

Ot gibi hevâya itâat edici olma! Muhakkak arşın gölgesi arîşten evlâdır.

“Arîş”, bağlarda çalı ve çırpıdan yaptıklan gölgelik ma’nâsınadır. “Arş", lügatte “taht” ma’nâsınadır. Burada murâd, (Tâhâ, 20/5) [ya’nî “Rahmân arşa istivâ etti”] âyet-i kerîmesindeki işâret mûcibince Hakk’ın makâm-ı rahmâniyyetidir; ve “arş” ile mezâhir-i kevniyyeye işâret buyurulur. Ya’nî, ey sâlik! Vücûd-i hakîkî güneşinin harâreti hem rûha ve hem de nefse sârîdir. İnsan bu harâretten dolayı eğer hevâyı nefse tâbi’ olup gölgelenip mahfuz olmak için, çalı ve çırpıdan yapılmış olan çardak mesabesindeki suver-i kevniyyeden müstefîd olmak tarafına meyi eder. Ve eğer rûhunun arzûsuna tâbi’ olursa, Hakkin makam-ı rahmâniyyetine iltica edip haz bulur. Binâenaleyh sen otlar ve nebâtlar gibi zayıf olup hevâ-yı nefsânîye tâbi’ olma! Muhakkak makâm-ı rahmâniyyetin gölgesi ve hazzı, arîş mesâbesindeki huzûzât-ı dünyeviyyeden evlâdır.[51]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)