Ve-iż yemkuru bike-lleżîne keferû liyuśbitûke ev yaktulûke ev yuḣricûk(e)(c) veyemkurûne veyemkuru(A)llâh(u)(s) va(A)llâhu ḣayru-lmâkirîn(e)
Hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke'den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar.
Enfâl Suresi'nin 30. ayeti, inkar edenlerin Hz. Peygamber'e karşı kurduğu tuzakları ve Allah'ın bu tuzakları boşa çıkarmasını ele almaktadır. Ayet, 'mekr' kavramının hem olumsuz hem de olumlu yönünü, yani hile ve plan yapmayı, aynı zamanda Allah'ın adil karşılığını vurgular. Dilbilimsel olarak, fiillerin farklı kipleri ve isimlerin kullanımı, olayın dinamizmini ve Allah'ın üstün iradesini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mekr' kelimesini, bir kimseyi fark ettirmeden kötü bir şeye sevk etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'yemkuru' fiili, müşriklerin Peygamber'e karşı gizlice kurdukları kötü niyetli planları, yani onu hapsetme, öldürme veya sürgün etme girişimlerini ifade eder. Bu, onların aldatıcı ve sinsi yaklaşımlarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mekr' kelimesini 'hile' ve 'tedbir' anlamlarında kullanır. Ayetteki 'yemkuru' fiili, inkar edenlerin Peygamber'e karşı uyguladıkları kurnazca ve gizli planları, yani onu etkisiz hale getirme veya ortadan kaldırma çabalarını mecazi bir dille anlatır. Bu, onların düşmanca stratejilerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mekr' kavramının Kur'an'da hem olumlu (Allah'a nispet edildiğinde) hem de olumsuz (insanlara nispet edildiğinde) anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yemkuru' fiili, inkar edenlerin kötü niyetli ve aldatıcı planlarını, yani Peygamber'e zarar verme girişimlerini ifade ederken, bu eylemin ahlaki açıdan olumsuz bir davranış olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'isbat' kelimesini 'hapsetmek, bağlamak' olarak açıklar. Ayetteki 'liyüsbitûke' ifadesi, müşriklerin Peygamber'i Medine'ye hicret etmeden önce Mekke'de tutuklayıp bir yere bağlama, yani hareket özgürlüğünü kısıtlama ve tebliğini engelleme niyetlerini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sebet' kökünün 'bir şeyi yerinde tutmak, sabitlemek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'liyüsbitûke' fiili, inkar edenlerin Peygamber'i bir yere sabitleme, yani onu hapsetme veya hareket edemez hale getirme planlarını ifade eder. Bu, onların Peygamber'i etkisiz hale getirme arzusunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'katl' kelimesini 'canı bedenden ayırmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'yaktulûke' fiili, müşriklerin Peygamber'i fiziksel olarak ortadan kaldırma, yani canına kastetme planlarını açıkça ortaya koyar. Bu, onların düşmanlıklarının en uç noktasını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'katl'in genel olarak 'canlı bir varlığın hayatına son vermek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yaktulûke' ifadesi, inkar edenlerin Peygamber'i öldürme, yani onun tebliğini ve varlığını tamamen sona erdirme niyetlerini vurgular. Bu, onların şiddetli muhalefetini yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ihrac' kelimesini 'bir yerden çıkarmak, sürgün etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yuhricûke' fiili, müşriklerin Peygamber'i Mekke'den zorla çıkarma, yani onu vatanından uzaklaştırma planlarını ifade eder. Bu, onların Peygamber'in nüfuzunu kırma ve tebliğini engelleme çabalarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihrac'ın 'bir şeyi bulunduğu yerden dışarı çıkarmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuhricûke' ifadesi, inkar edenlerin Peygamber'i Mekke'den sürgün etme, yani onu kendi topraklarından uzaklaştırma niyetlerini vurgular. Bu, onların Peygamber'in etkisini azaltma ve cemaatini dağıtma arzusunu yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayr' kelimesini 'istenilen, beğenilen şey' olarak tanımlar ve genellikle 'iyilik, üstünlük' anlamında kullanılır. Ayetteki 'hayru'l-mâkirîn' ifadesi, Allah'ın planlarının, inkar edenlerin kötü niyetli planlarından çok daha üstün, hikmetli ve adil olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın mutlak kudretini ve adaletini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hayr' kelimesinin Kur'an'da 'üstünlük, fazilet, iyilik' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hayru'l-mâkirîn' ifadesi, Allah'ın 'mekr'inin, yani planının, inkar edenlerin planlarından nitelik ve sonuç bakımından çok daha iyi ve hayırlı olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini ve iradesini ortaya koyar.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-iz yemkuru bike-llezîne keferû liyusbitûke ev yaktulûke ev yuhricûk(e) veyemkurûne veyemkuru(A)llâh(u) va(A)llâhu hayru-lmâkirîn(e)” Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (8/30)
Elmalı’lı Mealinde bu tuzak şöyle anlatılmaktadır.
Sen de o vakti hatırla ki, hani o kâfirler sana mekir kuruyor, hile yapıyorlardı seni tutup bağlasınlar diye veya seni öldürsünler, hepsi birlik olup katletsinler diye veya seni Mekke'den sürüp çıkarsınlar diye planlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Suikastlar tertip ediyor, bir takım oyunlara girişiyorlardı. Hicret öncesinde ve Hicret sırasında Mekke'deki durum bu idi.
Genellikle müfessirler olayın meydana gelişini şöyle nakletmişlerdir: Müşrikler Medine'den bir grup insan (Ensar)ın, İslâm'a girip Hz. Peygamber'e biat ettiklerini işitince hemen telaşa kapıldılar. Darü'n-Nedve denilen Mekke Şehir Meclisini toplayıp orada durumu müzakere ettiler. Yaşlı bir adam suretinde bir İblis de "Ben Necidliyim, toplantınızı işittim, ben de aranıza katılmak istedim. Herhalde benim de söylenecek bir iki faydalı sözüm olabilir." diyerek aralarına girdi. Sonra müzakereye başladılar. Ebu'l-Buhturî "Benim görüşüm" dedi, "onu bağlar, bir odaya hapsedersiniz ve bütün giriş çıkışları kaparsınız, sadece bir delik bırakır, ona oradan yiyecek içecek uzatırsınız. Ta ölünceye kadar böyle devam edersiniz". O ihtiyar "Ne fena fikir". Onun kavminden size silah çekip gelenler olur, onu elinizden kurtarırlar." dedi. Hişam b. Amir de "Benim görüşüm, onu bir deveye bindirip aranızdan uzaklaştırmak, Mekke dışına çıkarmaktır. Artık orada ne yaparsa yapsın, size bir zararı dokunmaz." dedi. Yine o ihtiyar, o Necidliyim diyen adam "Ne fena fikir! Gider başka kavimleri baştan çıkarır, sonra da onları toplayıp gelir, sizinle harb eder." dedi. Nihâyet Ebu Cehil "Ben o fikirdeyim ki, her aileden birer delikanlı alırsınız ve onlara birer kılıç verirsiniz, hepsi bir anda vurur, onu öldürürler, kanı bütün kabilelere dağılmış olur. Haşimoğulları da bütün Kureyş ile savaş yapamaz ya! Şâyet diyet isterlerse onu da öderiz" dedi. Bunun üzerine o ihtiyar "Bu yiğidin teklifi doğru." dedi. Buna karar verip dağıldılar. Derhal Cebrail gelip, durumu Hz. Peygamber'e haber verdi ve hicret emrini iletti. Peygamber Efendimiz de Hz. Ali'yi yatağına yatırdı ve Hz. Ebubekir ile beraber gidip mağaraya sığındı. Düşmanlar hazırlıklarını tamamlamış, etrafı kuşatmıştı ve her yanı gözetliyorlardı. Sabah olunca yatağa doğru hücum ettiler, fakat karşılarında Ali'yi gördüler. Hiç beklemedikleri birşeydi, hayret içinde donup kaldılar.
Onlar öyle mekirler ediyorlardı ve hâlâ mekirlerine devam ediyorlar, ona karşılık Allah da mekirler düzenler. Önce onlara yaptıkları mekirden bir ümit verir, sonra da mekirlerini boşa çıkarır, kendi başlarına geçirir. Nitekim onlara mekir yapmaları ve tertibat almaları için müsaade etti, uğraştırdı, yordu fakat bütün çabalarını sonuçsuz bırakıp gizlice Hz. Peygamber'in hicretini sağlayıverdi. Sonra yine onlara ümit verip Bedir'e kadar getirdi, müslümanları gözlerine az gösterdi, onlar da hemen saldırıya geçtiler ve göreceklerini gördüler. Evet, Allah işte böyle mekre karşı mekreder ve fakat Allah, mekredenlerin hayırlısıdır, hayrülmakirindir. Ona karşı hiçbir mekrin hükmü yoktur. O bütün mekircilerin mekrini iptal edip geçersiz kılıverir. Onun mekri de hayırdan ve hikmetten hâli (uzak) değildir. Bundan dolayı O'na "makir" veya "mekkar" diyemezsiniz. Çünkü O, hayrülmâkirindir. Allah'ın işi, hadd-i zatında bir hile ve tuzak olmaktan, bir mekir olmaktan çok uzaktır ve münezzehtir. O'nun işi, mekri savuşturmak ve geçersiz kılmaktan ibarettir. Mekircilerin mekrini önlemek bakımından umuma hayır olduğu gibi, mekircilere hadlerini bildirmek ve bir kısmının tevbe edip o işten vazgeçmesine sebep olmak bakımından da bizzat o mekri yapanlar için bile hayırdan başka bir şey değildir. Şu halde, bu ilâhî fiile "mekir" denilmesinin sebebi, mekircilerin mekrine karşılık olmak üzere onların haberi olmadan ve bütün tahminlerin dışında bambaşka bir tedbirle onların çabalarını boşa çıkarması bakımından bir müşakeledir, bir yanıltmadır. Yoksa Allah'a gerçekte doğrudan doğruya "mekir" isnad edilemez ve "makir" denilemez. Buradaki mekir de tıpkı Âl-i İmrân Sûresi'ndeki (3/54) gibi mekre karşı alınan bir tedbir ve bir müşakeledir. Bu anlamda olmak üzere ilâhî mekirden söz edilebilir. Bunda da "yani Allah'ın mekredenlerin en hayırlısı olduğu" tenzihinin unutulmaması lazım gelir.[71]
Ç.H.U kardeşimizin 124-İbretlik hikaye Satih-İnce dosyası için yazmış olduğu “Mekr” bölümünden özet olarak;
Tasavvuf ya da hakk yolu, türlü tuzaklarla kurulu kaygan bir zemini olan, sürekli kendinde olmayı gerektiren, bir yoldur.
Bu yolun tuzaklarından biriside “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma ma’nâsında da isim olarak kullanılır.
Mekr-i İlahi Allahu Teâlânın hile yapanların mekrini kendilerine çevirmesidir. Kurdukları tuzakları bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırmasıdır.
27/70.. Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden (mekr) dolayı bir sıkıntıya düşme...
Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.
Kûr’ân-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.
Hz. Rasulullahın, Mekke de öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.
Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.
Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.
“Vallahü hayrul mêkiriyn” dir.[72]
Mesnevi-i Şerif beyitlerinde ise bu âyetin tefsine bakalım;
3535. Mekri ki, o ferd olan İmâdü'l-Mülk etti, Mâlikul-mülk onu ona irşâd etti.
Ya’nî, ma’rifette ferd olan İmâdü’l-Mülk’ün Hârezmşâh’a karşı yaptığı mekre, Mülkün mâliki olan Hak Teâlâ irşâd etti ve bu mekri vezire Hak Teâlâ ilhâm buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ Enfâl, 8/30) [ya’nî “Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır] âyet-i kerîmesi mûcibince, mekr edicilerin hayırlısıdır; ve bu mekr ve hile öyle bir mekr ve hile idi ki, neticede Hârezm- şâh’ı zulm etmekten kurtardı; ve zulme mâni’ olan mekr ve hîle ise hayırlıdır.
3536. Hakk'ın mekri bu mekrlerin serçeşmesidir. Kalb, Kibriyanın iki parmağı arasındadır.
Ya’nî, Hakkın mekri efrâd-ı beşerde olan mekrlerin menba’ıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede (Ra’d, 13/42) "Bütün mekrler muhakkak Allah’ındır” buyurulur;' ve diğer bir âyet-i kerîmede dahi (Enfâl, 8/30) "Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır” buyurulur. Binâenaleyh anlaşılır ki, bu âlem-i kesâfette vâki’ olan mekrlerin hepsinde gizli bir hayır vardır. Zîrâ Hak Teâlâ hidâyetine müstaid olan bir kulunun kalbini doğruluğa ve şekâvete müstaid olan bir kulunun kalbini de eğriliğe çevirir. Hakkin bu çevirmesi kullann isti’dâdına göre bir atâ olduğundan ancak hayırdır. Bu sebebden hadîs-i şerîfte “Muhakkak Âdemoğlunun kalbleri Rahmânin parmaklanndan iki parmak arasındadır. Onu dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. “İki parmak”tan murâd, cemâlî ve celâlî olan sıfatlar ile Hakkin tecellîsidir.
3537. O ki, senin gönlünde mekr ve kıyâs yapar, pelâsa bir ateş vurmayı bilir.
“Pelâs", göçebelerin çergilerine örttükleri kıldan ma’mûl keçedir. Bundan murâd, muhabbet-i dünyâ ve fıkr-i mâsivâdır. “Kıyâs”, lügatte bir şeyi diğer şeyle takdir etmek demektir. Ya’nî, o Hak Teâlâ hazretleri ki, senin kalbinde birtakım mekr ve kıyâs yaratır ve îcâd eder. Binâenaleyh havâss-i zâhireden havâss-i bâtıne sarnıçlarına dolan pelâs mesâbesindeki muhabbet-i dünyâyı ve fikr-i mâsivâyı dahi kendi muhabbetinin ateşini vurup mahvetmesini de bilir.
Ma’lûm olsun ki, bu kıssanın zımmında Hz. Pîr efendimizin birçok işâret- leri vardır. Ezcümle, “şâh”tan murâd, sâlikin rûhudur; ve “lmâdü’l-Mülk”ten murâd, insân-ı kâmildir. “Af’tan murâd, zînet-i dünyâdır. Sâlikin rûhu nefsin hazzına tebean zînet-i dünyâya meyleder; ve insân-ı kâmil o zînet-i dünyâyı mekr ile zemmedip onun muhabbetinden rûhu vazgeçirir.[73]