Ve-in cenahû lisselmi fecnah lehâ vetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) innehu huve-ssemî'u-l'alîm(u)
Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah'a güven. Çünkü işiten ve bilen O'dur.
Enfâl Suresi 61. ayet, savaş ve barış hallerindeki Müslümanların tutumunu belirleyen önemli bir hükümdür. Ayet, düşmanın barışa yönelmesi durumunda Müslümanların da barışa meyletmesini emrederken, aynı zamanda Allah'a tevekkül etmenin gerekliliğini vurgular. Dilbilimsel olarak 'cenaha' fiilinin farklı türevleri ve 'selm' kavramı ayetin ana mesajını oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cenaha' fiilinin 'eğilmek, meyletmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'cenahu li's-selm' ifadesi, düşmanın barışa doğru eğilim göstermesi, barış teklifinde bulunması veya barışa yönelmesi olarak açıklanır. Bu, savaş durumunda olan taraflardan birinin barışçıl bir tutum sergilemesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cenaha' kelimesinin asıl anlamının 'kanat' (cenâh) olduğunu ve buradan türeyerek bir şeye doğru eğilmek, yönelmek anlamını kazandığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, düşmanın barışa doğru 'kanat germesi', yani barışa meyletmesi ve bu yönde adım atması olarak yorumlanır. Bu, bir tarafın barışa olan isteğini açıkça ortaya koymasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cenaha' fiilinin mecazi bir kullanım olduğunu ve 'barışa yönelmek, barışa eğilim göstermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, düşmanın barışa doğru bir hareket veya niyet göstermesi durumunda Müslümanların da aynı şekilde karşılık vermesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'selm' kelimesinin 'selâmet' kökünden geldiğini ve 'afetlerden, kusurlardan uzak olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'li's-selm' ifadesi, savaşın sona ermesiyle elde edilecek olan barış, güvenlik ve esenlik halini ifade eder. Bu, düşmanlığın bitirilip huzurlu bir duruma geçişi simgeler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'selm' kavramının Kur'an'da sadece savaşın zıttı olan 'barış' anlamında değil, aynı zamanda 'Allah'a teslimiyet' (İslam) ve 'esenlik' anlamlarında da kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'selm', düşmanla olan çatışmanın sona erdirilmesiyle elde edilecek olan dışsal barışı ifade ederken, aynı zamanda Müslümanların Allah'ın emrine teslimiyetini de ima eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'selm' kelimesinin 'barış, sulh, teslimiyet, esenlik' gibi birçok anlamı kapsadığını belirtir. Ayetteki 'li's-selm' ifadesi, düşmanın barış teklifine veya barışa yönelme eğilimine karşılık verilmesi gerektiğini, bu barışın hem maddi hem de manevi bir esenlik getireceğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fecnah' fiilinin 'cenaha' fiilinin emir kipi olduğunu ve 'sen de eğil, sen de yönel' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bu emir, düşmanın barışa yönelmesi durumunda Müslümanların da aynı şekilde barışa meyletmesi gerektiğini, yani barış teklifini kabul etmesi gerektiğini ifade eder. Bu, karşılıklı bir barış iradesinin önemini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'fecnah' fiilinin 'cenaha' fiilinden türediğini ve 'bir şeye doğru eğilmek, yönelmek' anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki kullanımı, düşmanın barışa yönelmesi halinde Müslümanların da tereddüt etmeden barışa yönelmesi gerektiğini, bu durumun Allah'ın emri olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevekkül' kelimesinin 'vekîl' kökünden geldiğini ve 'bir işi başkasına havale etmek, güvenmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tevekkül alâ Allah' ifadesi, barış anlaşması yapıldıktan sonra ortaya çıkabilecek olası tehlikelere karşı Allah'a güvenmeyi, işleri O'na bırakmayı ve O'nun yardımına sığınmayı emreder. Bu, barışın getirebileceği risklere karşı manevi bir güvence sağlar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tevekkül'ün, kalbin Allah'a tam bir güvenle bağlanması, işlerin sonucunu O'na havale etmesi ve sebeplere sarıldıktan sonra Allah'a dayanması olduğunu ifade eder. Ayetteki 'tevekkül alâ Allah' emri, barışa yönelme kararının ardından gelebilecek her türlü olumsuzluğa karşı müminlerin Allah'a tam bir teslimiyetle güvenmelerini, O'nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu hatırlatarak iç huzuru bulmalarını sağlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tevekkül' kavramının Kur'an'da genellikle bir eylemin ardından Allah'a güvenme ve O'na sığınma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, barışa yönelme gibi önemli bir kararın ardından, olası düşman hilelerine veya gelecekteki belirsizliklere karşı Allah'a güvenmenin, O'nun mutlak ilim ve kudretine teslim olmanın gerekliliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Semî'' isminin Allah'ın her şeyi işiten, gizli ve açık her sesi duyan sıfatı olduğunu belirtir. Ayetteki 'innehu hüve's-Semî'' ifadesi, Allah'ın düşmanların barışa yönelik niyetlerini veya olası hilelerini işittiğini, müminlerin dualarını ve tevekküllerini duyduğunu vurgular. Bu, müminlere güven verirken, düşmanlara da bir uyarı niteliği taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Alîm' isminin Allah'ın her şeyi bilen, geçmişi, geleceği ve gizli olanı kuşatan ilim sahibi sıfatı olduğunu açıklar. Ayetteki 'el-Alîm' ifadesi, Allah'ın düşmanların gerçek niyetlerini, barışın sonuçlarını ve müminlerin durumunu en iyi şekilde bildiğini ifade eder. Bu, müminlerin Allah'a tevekkül etmelerinin ve O'nun hükmüne güvenmelerinin bir gerekçesidir, çünkü Allah her şeyin en doğrusunu bilir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-in cenahû lisselmi fecnah lehâ vetevekkel ala(A)llâh(i) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)” Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/61)
Mü’minler bu takdirde Allah’a güvensinler yâni Cenâb-ı Hakk diğer isimleri zikretmiyor ve Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvenin hedefiniz Allah câmi’ ismi olsun demek istiyor.
O hakkıyla işiten ve bilendir. Onu hakkıyla işitenler, hakkıyla bilenlerdir.
60 ve 61. Âyetleri Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;
504. Vaktâki Resûl kılıç peygamberi olmuşlar, onan ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.
Bu beyt-i şerîfte (Tevbe, 9/73) ya’ni “Ey resûlüm! küffâra cihâd et!" âyet-i kerîmesiyle ya’ni Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerifine işâret buyurulur. Ma’lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile me’mûr olması küffârın tecâvüzlerine ve azgınlıklanna karşı mü’minlerin nefislerini müdâfaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk’ı tesbit içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve teblîğ-i hakâyık-ı ma’küle ile başlamıştır. Vaktâki küffâr kendilerine tebliğ olunan bu hakâyık-ı ma’kuleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sanldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylannın ellerinden silâhlannı almak için onlara mukabeleye me’mûr oldu. Nitekim bu hakikat Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir sûrette sûre-i Enfâl’de böyle beyân buyurulur: (Enfâl, 8/60) ya’ni “O küffâr için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlarını hazırlayınız ki, onunla Allâh’ın ve sizin düşmanlanmzı korkutursunuz” (Enfâl, 8/61) ya’ni “Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!” Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlarının, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!” diye vâki’ olan iddiaları bu beyânât-ı kur’âniyyeye karşı büyük bir iftiradır. İmdi, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.
505. Bizim dînimizde maslahat cenk ve heybettir. Dîn-i Îsâ da maslahat mağara ve dağdır.
“Maslahat”, bir husûsun icrâsı için iyi ve münâsib olan yol ma’nâsında müsta’meldir. “Şükûh”, heybet demektir. Ya’ni, bizim dîn-i Muhammedîmizde icrası münâsib ve iyi olan yol, halk ile ihtilât edip, zâhirde hakkı ibtâle çalışan insan şeytanlarıyla ve bâtında nefis ve şeytan düşmanlanyla cenk etmek ve onlara heybet ilkâ etmektir. Ve îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve mü- nâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgül olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i îsâ’nın is- ti’dâdlan budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin isti’dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri hâricinde teklîf yapılmış olur.
Ma’lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi’setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti’dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe’de (Sebe, 34/28) ya’ni “Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına ittibâ’ isti’dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur’ân’ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riâyet ederler. Bu hâlin delîl-i zahirîsi çoktur. Birkaçını saymak münâsib olur.
1- Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâzımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara’da (Bakara, 2/194) ya’ni “Kim ki, size tecâvüz ederse, size tecâvüz ettiği misliyle ona tecâvüz edin!” buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukâbele-i bi’l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukabilinde diğer yanağını çevirmek isti’dâdında değildir, derhâl mukabele eder; ve hattâ ağır bir söz mukabilinde düello teklîf eder.
2- Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne getirmek lâzımdır. Halbuki hükümdârlanna karşı tevâzu’ şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerifte “Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!” buyurulmuştur.
3- Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühüle izin isterler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur’ân-ı Kerîm’in (Nûr, 24/27) ya’ni "Ey mü’minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evlere girmeyiniz!” âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti’dâdla'rı budur, başka türlü yapamazlar.
Taaddüd-i zevcâtı münkir oldukları hâlde müteaddid metreslere arz-ı ihti-yâç etmeleri ve kadına ve ıtriyâta meyilleri dahi ümmet-i Muhammed isti'dadında olduklarının delilidir.[106]