Ve elkat mâ fîhâ ve teḣallet
(3-4) Yer uzatılıp dümdüz edildiği ve içindekileri atıp boşaldığı zaman,
İçinde ne varsa attığı ve tamamen boşaldığı
Bu ayet, kıyamet gününde yeryüzünün geçireceği dönüşümü, içindekileri dışarı atarak boşalmasını ve Rabbinin emrine boyun eğmesini tasvir etmektedir. Ayet, yeryüzünün bu eylemlerini canlı bir varlık gibi kişileştirerek, olayın dehşetini ve kaçınılmazlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'elka' fiilinin 'bırakmak, atmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 've elkat mâ fîhâ' ifadesi, yeryüzünün içinde barındırdığı ölüleri, hazineleri ve diğer her şeyi dışarı atması, ortaya çıkarması olarak açıklanır. Bu, kıyamet gününün dehşet verici sahnelerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'elka' fiilinin genellikle bir şeyi bir yere bırakmak, atmak veya düşürmek anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise yeryüzünün, içinde sakladığı şeyleri (özellikle ölüleri) dışarı fırlatması, ortaya çıkarması manasındadır. Bu, yeryüzünün yükünden kurtulması ve sırlarını ifşa etmesi olarak yorumlanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'elka' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, bu ayetteki 'elkat' fiilinin yeryüzünün içindekileri 'çıkarma, dışarı atma' eylemini ifade ettiğini belirtir. Bu, yeryüzünün kıyamet öncesi veya esnasında geçireceği fiziksel bir dönüşümü ve içindekileri ifşa etmesini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fîhâ' zamirinin yeryüzüne (el-ard) döndüğünü ve 'içinde olanlar' ifadesinin mecazi olarak yeryüzünün barındırdığı ölüleri ve sırları kastettiğini belirtir. Yeryüzü, kıyamet günü bu 'içindekileri' dışarı atarak boşalacaktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fî' edatının 'içinde bulunma, kapsama' anlamını taşıdığını ve 'fîhâ' ifadesinin yeryüzünün 'içerdiği' her şeyi kapsadığını açıklar. Bu ayette, yeryüzünün derinliklerinde saklı olan her şeyin (ölüler, madenler vb.) dışarı çıkarılacağına işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tehallet' fiilinin 'boşalmak, bir şeyden arınmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, yeryüzünün içindekileri dışarı attıktan sonra tamamen boş ve arınmış bir hale gelmesini ifade eder. Bu, kıyamet gününün bir başka dehşet verici tasviridir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'halâ' kökünün 'boş olmak, bir şeyden arınmak' anlamlarını taşıdığını ve 'tehallet' fiilinin yeryüzünün içindekilerden tamamen arınarak boş bir hale gelmesini ifade ettiğini açıklar. Bu, yeryüzünün eski halinden tamamen farklı bir duruma geçişini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'boşluk' ve 'yokluk' kavramlarını incelerken, 'tehallet' fiilinin yeryüzünün içindekilerden arınarak bir nevi 'boşluğa' ulaşmasını ifade ettiğini belirtir. Bu durum, kıyamet öncesi veya esnasında evrensel bir dönüşümün ve yeniden yapılanmanın bir parçasıdır.
İnşikâk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İçinde ne varsa attığı ve tamamen boşaldığı,“ (84/4)
Kıyâmet hadisesinde insanlar kabirlerinden çekirgeler gibi çıkacaklardır.[14] Burada yine hakîkat ve marifet ile beden arzı içinde yapılan çalışmalar ile bizlerde bulunan hakîkatlerin sarsıntılar sonucu gün yüzüne çıkarılacağından bahsedilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i Şerif’in fethi ile Kâbe’de bulunan putlar kırılıp dışarı çıkarıldıysa, gönül göğünün yarılması ile içinde bulunan hayâl, vehim, nefsi emmare putları kırılacak ve ruh meydana çıkacaktır. Burada faydalı olur düşüncesi ile bağlantısından dolayı Terzi Baba İnfitar sûresi 4. Âyet yorumunu alıyoruz.
وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ ~ ~ ~
(82/4) - Ve izel kubûru buğsirat.
(82/4) - Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,
Burada da kabirden bahsediliyor. Kabirlerin altı üstüne geldiği zaman, yâni alttaki kabirler üste çıktığı zaman. Burada da yine, zâhirde bu zelzeleleri belirttiği gibi, bâtında da bizim toprak hâlimizi anlatıyor, kabir toprak demek. Bizdeki beden toprağı, yâni beden kabrinde yaşa-yan, gizli kalmış olan, ölü âtıl kalmış olan, hakîkatimizi oradan çıkarıp yaşantıya nakletmek yaşantıya dön-dürmemizin gerektiğini bildirmektedir.
Dünya yüzüne çıkarmak, yâni yaşantıya zâhire çıkarmaktır. İşte biz bedenimizde, beden kabrinde yaşayan rûhumuzu, böyle bir sarsıntıyla kürekle, çapayla, çıkarmamız gerekiyor. Delmeden, kazmadan, küreklemeden, onun altı üstüne gelmez. Ya, tabî olarak zelzele olacak, altı üstüne gelecek veya biz üstünü kazarak o nu oradan çıkartacağız ki, ikisi de aynı şeydir mesele oradan onun çıkmasıdır. Neticede beden kabrinde hapiste olan rûhu-muz oradan başka türlü çıkması mümkün değildir. Yunus Aleyhisselâmın duâsı da bize bunu belirtiyor. Yunus Aleyhisselâmı balık yuttu, bir müddet balık onun tabutu ve kabri oldu. Dünyada tabutu ile yaşayan tek insan odur.
Yunus Aleyhisselâm kendi varlığında, bir beden kabrin-deydi. Yâni rûhaniyeti cesedinin, yâni toprak bedeninin içindeydi. Toprak arzının içindeydi. Birde o toprak arzıyla birlikte balığın midesine girdi. Balığın midesi de ona bir kabir oldu. Böylece Yunus Aleyhisselâmın yaşantısında iki kabir iç içeydi. Ve işte kendisi o balık, aslında onu yutan da nefis balığı kabirleri idi.
Nefis deryasında gezen nefsi emmâre balığı. Ama içindeki rûhaniyetini hazmedemedi. Yunus Aleyhisselâmın rûhaniyetini hazmedemedi. Dışarıya çıkarmak zorunda kaldı. Ve bilindiği gibi Yunus Aleyhisselâmın oradaki duâsı “fe nâdâ fizzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.” (21/87) Balığın karnından çıkması-nın tek ilâcı kelime-i tevhid’dir.
İşte Yunus Aleyhisselâm’ın söylediği, bize de duâ olarak gelen, o günden onun duâsıdır. Aynı zamanda duâ olarak bize gelen O’nun sünnetidir. Buradaki hakîkat, ise kelime-i tevhid olmadan, karanlık nefs kabrinden rûhumu-zun kurtulması mümkün olmadığı açıkça belirtilmektedir. Ve ne deniyor, “fe nâdâ fizzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.” (21/87) Nefs karanlıklarından nida ederek, ben zâlimlerden oldum. Zu-lûm ehli oldum, deniyor. Neden? Nefsani hakîkatlerini idrâk edemeyip, bâtıl olarak bıraktığından, zuhura çıkara-madığımdan, nefsime zulmettim deniyor.
Buradaki nefs-i emmâre nefse zulum değil, nefsi hakiki yâni ilâhî varlığına ulaştıramadığı içindir. “Nefs o şeyin hakîkatidir,” diye izâh edilmiştir.
Kendi hakîkatini ortaya çıkaramadığı için, ona zulmet-miş oldu. Dolayısıyla oradan kurtulmak için bu duâyı yaptı. Ve o duâ neticesinde yunusun içinden, midesinden kurtulabildi. İşte beden varlığı, beden dünyası beden arzı, yâni bizim için şu beden toprağı, beden arzı, bizim için, bizler için, gerçekten, gerçekten şu varlığımız çok mühim çok değerli bir mekanizmadır, çok değerli bir alettir. Evvelâ şunu iyi bilmeliyiz ki, bu varlık bizim kendimiz değildir. Bu varlık biz değiliz. Bu sadece bizim aracımız, arabamız. Ruhumuzun bindiği bir at, bir deve, bir otomobildir, nasıl düşünürsek öyle kabul edelim. Hacca götüren deveyi, eğer iyi kullanırsak bizi oraya götürür.
Eğer iyi kullanmazsak, bizi cehenneme götürür. İşte bu beden devesini böyle düşündüğümüz sürece, ondan faydalanmamız mümkündür. Ama onu kendimiz zannetti-ğimiz sürece, onun dışına çıkmamız mümkün değildir. Aksi halde biz onu sırtımızda taşımaktayız. O siccinde, yâni beden hapisanesinde ömrümüzü sürdürüp, orada ölmemiz yâni, hapisanede ölmemiz gerçekleşmiş olur. İşte Âdem Aleyhisselâm da, hayâl âleminden, diğer ifâdeyle hayâl cennetinden, yeryüzü arzına indirilmesi, kendi hayâlinden, kendi gerçek fizik bedenine, toprak arzına indirilmesidir. Gökyüzü cennetinden, toprak arzına indirilmesidir. Derken bu ne demektir? Şuurlanarak kişinin kendi varlığının hakîkatini idrâk etmesidir.
“Venefâhtü” (15/29) olarak varlığına indirmesini anlaması, bunu idrâk etmesidir. Bunu idrâk etmediği zaman kişi, dünyası da hayâldir kendisi de hayâldir, Rabbi de hayâldir, nefsi de hayâldir, bütün bildiklerinin hepsi de hayâldir. Kusura bakmayın. Belki biraz ağır ifâde gibi oluyor ama ne yazık ki veya ne güzel ki, işin gerçeği budur. Bunu idrâk etmediğimiz zaman, biz mutlak olarak daha henüz Âdem olmuş değilizdir. Âdem olmamız için “Venefahtü” (15/29) hakîkatinin bu beden mülküne inmesi gerek, buraya konması gerektir. Gönül âleminde, sonra onun faaliyete geçmesi gerekli ki, Âdemi hakîkatlerler o mahâlde hayat bulmaya başlasın. Bir yerde bir kafes, istediği kadar kafes olsun, kafes içerisinde kuş yoksa o kefes neye yarar? Öten bülbülün sesi o kafesinden çıkar mı? Çıkmaz çünkü içinde kuş yoktur.
Evvelâ o kafes olacak, sonra o kuşu gönül kuşunu oraya koyacaksınız. Ondan sonra o kuşun gelişmesi sağlanacak sonra da sesi çıkacaktır. Bunlar tabî mîsaldir. Buna gönül kuşu, rûh kuşu da diyorlar. İşte o kuş bizde vardır ancak beden kabrinde hapistir. (82/4) – “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,” hür olacaklardır.[15]
وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ {الإنشقاق/5}
“Ve ezinet li rabbihâ ve hukkat.“