Vel-ardi żâti-ssad'(i)
Yarık yarık çatlamış yere andolsun.
O yarılıp çatlayan yere,
Târık Suresi'nin 12. ayeti, yemin formunda, göğün dönüşlülüğü ve yerin yarılması gibi kozmik olaylara dikkat çekerek, Kur'an'ın hakikatini vurgulamaktadır. Ayet, 'arz' ve 'sad'' kelimeleri üzerinden yeryüzünün belirli bir özelliğini öne çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'arz' kelimesini 'yeryüzü' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle göğün zıttı olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette de göğe yemin edildikten hemen sonra yeryüzüne yemin edilmesi, bu zıtlık ve tamamlayıcılık ilişkisini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'arz'ı 'üzerinde durulan, yayılmış olan' anlamında açıklar. Ayetteki 'arz' kelimesi, yeryüzünün genişliğini ve üzerinde meydana gelen olayları kapsayan bir varlık olarak ele alınır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'arz' kavramının sadece fiziksel bir mekan olmanın ötesinde, Allah'ın kudretinin tecelli ettiği, üzerinde hayatın sürdüğü ve kıyamet alametlerinin yaşanacağı bir varlık olarak ele alındığını belirtir. Bu ayetteki yemin, yeryüzünün bu kozmik önemine işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zât' kelimesinin bir şeye ait olma, onunla birlikte bulunma anlamını taşıdığını ifade eder. Ayette 'el-arz' ile birlikte kullanılarak, yeryüzünün 'sad'' özelliğine sahip olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zât' kelimesinin 'sahip olma' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu belirtir. Burada yeryüzünün 'yarılma' özelliğini taşıdığını, bu özelliğin ona ait olduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zât'ın bir ismin sıfatı olarak geldiğinde o ismin niteliğini veya özelliğini belirttiğini açıklar. Ayette 'el-arz'ın 'es-sad'' özelliğine sahip olduğunu, yani yeryüzünün yarılan bir niteliğe sahip olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sad'' kelimesini 'bir şeyin ikiye ayrılması, çatlaması' olarak açıklar. Ayetteki 'el-arzı zâti's-sad'' ifadesi, yeryüzünün bitkilerin çıkması için yarıldığına veya depremlerle çatladığına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sad'' kelimesinin 'bir şeyi ayırmak, yarmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Kur'an'da bu kelime, genellikle bitkilerin topraktan çıkması için toprağın yarılması veya kıyamet alameti olarak dağların yarılması gibi bağlamlarda geçer. Bu ayette, yeryüzünün bitkilerin çıkması için yarılan özelliğine vurgu yapılır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sad'' kelimesinin semantik alanının 'ayrılma, açılma, çatlama' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, yeryüzünün hayatı barındırmak için gösterdiği doğal bir işlev olan bitkilerin filizlenmesi için yarılmasına işaret eder.
Târık Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12 - O yarılıp çatlayan yere, (86/12)
“Kıyamet zâtın zuhuru sıfât saltanatının sönüşüdür.” Denmiştir.
Gökyüzü çatladığı/ yarıldığı, zaman. (82/1) İnfitar sûresinde gökyüzünün çatlaması anlatılmıştır.
Burada ard/yer çatlayan yere denmiştir ki, zaman olarak yarılma/çatlananın gerçekleşme anıdır. Bunu okuyan kim ise okududuğu zaman ard/yer onun için çatlamış demektir.
Bize bu, kıyamet olduğunda yeryüzünde oluşacak birçok fiziki ve fiili hallerin bazılarının, bu şekilde bildirilmesidir.
Bedeni yaşamın bir süresi vardır. Yâni yeryüzü düzenin bir süresi vardır. Bu düzenin süresi bittiği zaman yeryüzü bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi beder arzımız da bu böyle olacak. Hayali bir yeryüzü, her birerlerimizin hayali cennetinde mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.
İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni bedeninde-varlığında muhabbet sesleri, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl-vehim gücün çatlamaya başlar. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar.
İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması mümkün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, yerleri çöker. İşte bizim de nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer duvarlarının, direklerinin ortadan kalkmasıyla, o yeryüzü yâni varlık sahamız vücudumuz, kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, beden arzı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Ve sonunda ölümü tadışla bu nihayet bulur. Zâten, bu bizi saran vücudumuz en büyük günahımızdır. İşte böylece nefsin hayvani sıfâtlarının, inasının yeryüzünün insân-i ilâhi sıfatlarının, ayrılması çatlamasıdır.
Varlığımızın hayâl dünyası çatlamadıktan sonra, gerçek beden arzına ulaşmamız mümkün değildir. Yani mâna-i Âdem ve Havva’yı hayal cennetinden beden arzımıza indirmemiz gerekir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz varlık-vücut çatlamadıkça, yani “mute kalbe en-temûte” “ölmeden önce ölünüz” bizlerde gerçekleşmezse hayali varlığımızın dışına çıkmamız mümkün olamıyor.