İçeriğe atla
Târık 13Cüz 30 · Sayfa 591

Târık Sûresi 13. Âyet

الطارق

Sohbete sor

İnnehu lekavlun fasl(un)

Şüphesiz o Kur'an, hak ile batılı ayırd eden bir sözdür.

Târık Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“İnnehu lekavlun fasl(un)” Kuşkusuz Kur'ân, ayırıcı bir sözdür. (86/13)


Bu âyette (فَصْلٌ) “fasl” birden fazla anlam yüklenmiştir. Sözlükte; Ayrılma, ayrılık. Kesme. Kesin olarak bitirme. Bir kitabın bölümlerinden her biri. Mevsim. Tiyatro eserinin bölümlerinde her biri, perde. Bir defada icra olunan musiki. Çekiştirme, dedikodu. Bölüm. Evre. Aşama. Kısım. Perde. Detay. Zaman. Parça. Cüz. Bent. Demektir.

Âyette muhahkak O söz ile bu da Hakk’ın sözü için (لَقَوْلٌ) kavlin (söz) başındaki (Le)[154] Mukakkak O’nun sözü olan Kûr’ân (Zât-i sözü için) kesin ve mutlaktır. Diyor. Peyi niye böyle bir ifade kullanılıyor. Bu söz (كُن فَيَكُونُ) “Kün Fe Yekün” yani ol der ve oluverir. “Zât-İrade-Kavl”, Ferd-i selase denilen üçlü ferdiyettir. Bu açılımı Muhyiddin Arabi Hazretleri Fusûs’ül hikemde Salih fassında bildirmiştir…


5.Paragraf:

Malûmun olsun ki, Allah seni muvaffak eylesin, muhakkak emir, nefsinde "ferdiyyet" üzerine mebnidir; ve onun için teslîs vardır. O da "üç"ten ve mâ-fevkındendir. İmdi "üç", efradın evvelidir; ve âlem bu hazretti ilâhiyyeden mevcûd oldu. Zîrâ Hak Teâlâ buyurdu: "Tahkîkan bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliğimizdir; o da olur" (Nahl, 16/40 كُن فَيَكُونُ) Şimdi bu zât, "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "zât" ve onun bir emrin tekvininin tahsisine nisbet-i teveccühünden ibaret olan "irâde"si olmasaydı, ondan sonra o şeye teveccühü indinde onun "Kün!" kavli olmasaydı, bu şey olmazdı (5).


İşte o üç şey “Zât, irade ve kavil”dir, işte teslis buradan geliyor, bir bakıma iseviyetin hakikati de budur.

Ya'nî "vücut verme" işi, zâtında teklik üzerine bina olunmuştur; ve teklik dahî adedin iki müsavi kısma taksîm olunamaması hâlidir. Yani bir ortadan ayrılamıyor, ortadan ayrılırsa iki yarım oluyor ki bir işe yaramıyor. Yani çift, çift, eşit olarak ayrılamıyor. Mesela 49’u ikiye bölemiyorsun, 48 ikiye bölünüyor da 24 çıkıyor, 49 ise 24,5 çıkıyor tam sayı olmamış oluyor. Teklik dediği bu, teklik dahi adedin iki müsavi kısma taksim olunamaması halidir.

Ve teklik adedlerde "üç"ten i'tibâren başlayıp yani tek sayısı birden değil üçten başlamaktadır, üç, beş, yedi, dokuz, on bir ilh... Yukarıya doğru gider. Yani tek sayıların başlangıcı bir değil üçtür.

"Üç"ten evvel "bir" ile "iki" vardır; ve "bir" ise aded değildir. Kaynak olduğu için adet değildir. O zaman kaynak da bir olarak sayılmıyor. Marmara denizinden dışarıya akan uçlar veya nehirler çıkmaya başladığı yerde bir oluyor. Ama Marmara denizi kaynaktır. İşte bir de böyle bir kaynaktır. Bütün adetler yani sayılar “bir” in tekrarından meydana gelir. Biz nasıl silsile-i mübarekede (a.s.v.) Efendimizi birinci sıraya koyamıyoruz çünkü kaynak odur, bir kaynaktan çıkan bir olmaktadır. Bir kaynaktır. Rakamlarda bir, kaynak harflerde “Elif” kaynak, Hakikat-i Muhammedi kaynak bu kaynağın ortaya çıkması da üç ile mevcuttur, Zât, irade ve kavil iledir. Yani 13’ün hakikati de budur. Zîrâ cemî-i a'dâdın menşeidir; ve cemî-i a'dâd yani adetler vahidin tekrarlanmasından zuhura gelir. Meselâ bir vâhid, bir vâhid daha "iki"; ve bir vâhid daha ilâve olunca "üç" olur. Binâenaleyh "üç”ten evvel iki aded "iki" olup, bu da çifttir. Bu surette "üç" adedi tek adedlerin birincisidir. Ve teslisi içine alan ferdiyyette fert de bir mânâsınadır, ibâret bulunan hazret-i ilâhiyyeden âlem meydana geldi. Yani tek fertten üçlü bir zuhur ile âlem meydana geldi. Zât, irade, kavl idi. İşte bu üçten ferdiyyet, ferdiyetten bu üç meydana geldi.

Zîrâ vücut yani mevcut, meydana geliş, ulûhiyyet mertebesinde olur. Yani zuhur uluhiyet mertebesinde başlar. Çünkü o mertebede zâtı ilâhiyye sıfat ve esmâsıyla zahir olur. Yani uluhiyet mertebesinde ilahi Zât, sıfât ve isimleriyle meydana gelebilir, Ve ahadiyyet mertebesind asla isim ve nat yoktur. Yani ahadiyet mertebesinde isimlerin zuhurları, kimlikleri, varlıkları, sıfatların kimlikleri ve zuhurları yoktur. Ve zât-ı ilâhiyye kendinin sıfatı olan "irâde" ve "kelâm" ile meydana gelmedikçe icad da "vücut verme" mümkin olmaz. Yani bir şeyin var olması için onun Zât’ı lazım, Zât’ının zuhura getirmesi onu icat etmesi için yani ona mutlak hakim olabilmesi için iradesi gerekmektedir. İradenin de daha sonra gerektirdiği kelam olması, kelam da şöyle veya böyle olması gibi yani ilim olması gereklidir. İşte buna işâreten Hak Teâlâ: "Bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliğimizdir" (Nahl, 16/40) buyurur.

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

Binâenaleyh bir şeyin vücut verilmesi için "zât", "irâde" 've "kavl" olmalıdır. Böyle olunca hazret-i ferdiyyette varlığında mevcut olan zât-ı ilâhiyye, zât-ı mucide "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "zât-ı mucide" ve herhangi bir emrin tekvini tahsîsine teveccühünün nisbetinden ibaret olan onun "irâde"si olmasaydı; irade bir bakım teveccüh, yani yönelmedir ve sonra O'nun teveccühü indinde o şey'e "Kün" kavli olmasaydı, bir şey mevcûd olmazdı. İşte “Kün” kavlinin ortaya çıkması için evvela onun zatı gerekmektedir, Zât’ının da iradesi gerekmekte, iradesinin de “Kelam”ı yani “Kün” neticede “ol” demesi gerekmektedir.

Ol emriyle meydana gelenler üçlü sistemle meydana geliyor bunlar Zât-i irade ve kavliyle ortaya geliyor. Yani tekevvün, mükevvenat bu üç oluşumla yani üç aşama ile meydana geliyor. Zât-i ferdiyet yani ahadiyet; tek, yani bir, bunda mevcut olan Zât, irade, kavl onun iradesi ile ortaya çıkmış oluyor. Ahadiyeti ferdiyeti, uluhiyete dönüştüğü zaman bu üç özelliği ile tecelli ediyor. Yani Zat’i faaliyet, iradi faaliyet ve de kelami faaliyet. Bunların neticesi de “Kün” lafzında hepsi topludur. Bakın o “kelam” da “Zat” ve “irade” içinde mevcut, “Kün” dediği zaman bunu Zât’ıyla söylüyor ve iradesiyle yaptırımını ortaya koyuyor. İşte bu üç aslında birin üç şekliyle faaliyete geçmesidir.

O zaman ne oluyor, Zât-ı ahadiyet, “Bir” ve bunun zuhuru ikili üçlü kesretli bir zuhur değildir, üç ama yine de birdir. Yani o Bir’in üçlü sistem içinde faaliyete geçmesidir. Üç ayrı şey olarak değildir. İşte bir ile üçü yan yana getirdiğimiz zaman 13 oluyor. İşte 13’ün mutlak hakikati budur, esas kaynağı budur. Hakikat-i Muhammediye’nin ana kaynağı budur. Ahadiyet’in bir’iyle kevnin ortaya çıkması için gereken ZÂT, İRADE ve KAVL bunlar üçü meydana getiriyor bir ile üç’ü yan yana koyunca 13 eder.

İşte bu da uluhiyet mertebesinde Hakikat-i Muhammediye’nin zuhurudur. Bir de daha evvel de bildiğimiz gibi o 1’in zaten Ahadiyyet’in 1’i 12 zahir, bir batın noktası olduğu yönüyle de 13, asli bir 13, 13 olarak da onun zuhuru 3 olarak da onun zuhurudur. Aslında bu 13 sayısına batılılar uğursuz diyorlar ya kendilerinin de uğurlu sayısı olduğunun farkında değillerdir.

Onlar zahir olarak meseleye bakıyorlar, teslis bakın üç işte. Teslis dediği bir bakıma da budur. Eba, Ebi ve Ruh-ul Kudüs, işte teslisin bir başka ifadesi de budur. Onların besmelesi de budur. Kün kavli olmasaydı yani Zât, İrade ve Kavl, olmasaydı bir şey mevcut olmazdı. Zira Vahid, Vahid olarak durdukça yani bir, bir olarak durdukça ondan hiçbir adet çıkmayacağı gibi Zât-ı Vahide dahi Zât-ı Vahide olarak kaldıkça yani o “Zât, İrade, Kavl” dediğimiz o Zât, dahi iradeye dönüşmeden tek Zât olarak kalsa idi gene de bir şey olmazdı.

Fakat vahidin zâtında mündemiç olan nisbetler zahir olunca, meselâ ½ , 1/3 , ¼ , 1/5 , ilh..vahidin yarısı, üçtebiri, dörttebiri ve beştebiri zuhur edince, adedler peyda olur. İşte bunun gibi "irâde" ve "kavl" zât-ı ulûhiyyetin sıfatları ve nisbetleridir. Yani bunlar uluhiyet mertebesinin özellikleridir. Vücut verme onların zuhuruna bağlı bir keyfiyyettir. Şu halde "zât" ve "irâde" ve "güç" üç şeydir; bunların mecmû'undan "ferdiyyet" hâsıl olmuştur. Yani oluşum, yani ferd-i Vahid bunlardan meydana gelmiştir.


6. Paragraf:

Ondan sonra kezâlik bu şeyde üçe mensûb olan teklik zahir oldu; ve o sebeble onun tarafından onun tekvini ve vücûd ile ittisâfı sahîh oldu; ve o dahî onun "şey'iyyet'i ve "işitme"si ve Mükevvin'in îcâd ile olan "emrine imtisâl”idir (6).


Ya'nî hazret-i ferdiyyette meydana gelmiş olan hazret-i ilâhiyye, ya'nî hazret-i Mucide için ferdiyyet-i selâsiyye yani üçlü ferdiyet sabit olduktan sonra, buna mukabil olarak vücûdu kabul eden "şey"de dahî, kezâlik ferdiyyet-i selâsiyye zahir oldu; yani vücudu kabul eden varlıkta yine ferdiyet-i selasiye, üçlü fert zahir oldu ve o ferdiyyet-i selâsiyye sebebiyle o şey tarafından onun tekvini ve vücûd ile vasıflanması sahih yani gerçek oldu. "Tekvin" bir şeyi meydana getirilmiş kılmaktır. Ma'nâsı budur ki, Hak Teâlâ bir şeye "Kün!" kavliyle emr ettikde, o şey kendi nefsini mevcûd kılar. Cenab-ı Hakk herhangi bir şeye “Kün” dediği zaman o şey kendi nefsiyle meydana gelir, kendi nefsini ortaya çıkarır. Zaten batında var olan o varlığın Zat’ında mevcut olan ama “Kün” hükmüyle mütekevvin olmakta yani meydana gelmekte “Kün” emriyle.

O zaman kendi nefsini mevcut kılıyor. Neye o amir hüküm verilmişse o şey kendi nefsini mevcut ediyor. Çünkü kendi özünde vardır. Kendi özünde Zat’ı var, kendi özünde iradesi var, kendi özünde de o kavl, “Kün” sözünü anlayacak idraki vardır. Kavli anlayacak idraki vardır. İmdi bir "şey"in kendi nefsini mevcûd kılması onun nefsi tarafından olan ferdiyyet-i selâsiyye iledir. Yani kendi nefsinde var olan özünde var olan yani programında yani ayan-ı sabitesinde var olan ferdiyet-i selasiye iledir. Eğer icat eden Zât’ın ferdiyyet-i selâsiyyesine mukabil, onun da ferdiyyet-i selâsiyyesi olmasaydı, ferdiyyet-i ilâhiyyenin te'sîri olmazdı.

Zîrâ "müessir"in mukabilinde bir "müteessir" yani tesir edicinin karşısında tesir alan olmayınca hiçbir eser zahir olmaz. Müteessir tesiri alan demektir. Her birimizin elinde bir kalem var diyelim, kağıt üzerine çizdik burada kalem müessir çizilen de müteessirdir. Yani üzerinde irade kullanılan müteessir olandır. Ondan tesir alan etkilenen manasınadır, acımak manasına değildir.

Biz günlük işlerimizde müteessiri üzülmek manasına, acımak manasına kullanıyoruz. O irade, kavl müteessir olanda olmasaydı bunu alamaz ortaya çıkaramazdı. O halde iki taraflı hem Zât-ı ilahiyede “Zat, İrade, Kavl” var, yani “KÜN” denildiğinde hem de “KÜN” lafzını kabul eden yerde de aynı şey vardır. Ki o “Kün” emrini aldığında aman o iradeyi ve o Zat’ını o iradesini “Kün” emriyle ortaya çıkarmış oluyor. Yani müteessir olması varlığındaki özünü ortaya çıkarmasıdır. Mesela çayın içine şeker attığımız zaman ne oldu, şekerli su oldu, müteessir oldu yani su şekerden müteessir oldu, etkilendi, ama tatlı olarak müteessir oldu, acı bir tesir değildir. Tesir ama tatlı bir tesirdir. Yani müteessir olmak sadece ağlamak, gözyaşı dökmek değildir.

Her türlü oluşumu bünyesine kabul eden müteessir olmuş oluyor. Mesela birisi sana geldi iki tane güzel söz söyledi seni güldürmeye başladı, işte sen orada müteessir oldun. Birisi geldi kötü söz söyledi ağlamaya başladın acı bir haber geldi, biz ancak ona müteessir oldu zannediyoruz. Halbu ki acısı da tatlısı da o tesir içerisindedir. “Ceal” kelimesini izah ederken; müessirin, tesir edicinin eser üzerindeki tesiridir deniyor.

Yani yaptığı şeye hakim olmasıdır ceal, dilemesidir, atom da o şekilde ortaya çıkıyor, atomun da bir Zatı var, bir iradesi var, bir kavli var, kavilden maksat onun tabi lisanıdır. Yani yapmış olduğu faaliyetidir. Veya ona yaptırılan faaliyettir. Zira müessirin karşısında bir müteesir olmayınca hiçbir eser zahir olmaz. Şimdi elimizde kalem var ama kağıt olmadığı için yazamıyoruz, çünkü mukabilinde başka bir şey yoksa müessir yoksa onu kabul edecek bir şey olmayınca biz istediğimiz kadar sanatkar olalım. Ustanın elinde deri olmazsa çekiç, boya, çivi olsa tesir edip ayakkabı yapamazsın. Binâenaleyh müessirdeki te'sîrin sabit olması, müteessirin vücûdu ile olur. Yani tesir edicinin varlığı ile olur. İşte bunun gibi ferdiyyet-i Hakk'ın sübûtu, dahî "şey"in ferdiyyetine mütevakkıftır. Yani eşyanın kendindeki fertliğine bağlıdır. Ve "şey"in, eşyanın ferdiyyeti dahî, evvelâ onun ilm-i ilâhide sâbit olan "şey'iyyet”idir.

Saniyen[155] "Kün!" kavl-i ilâhîsini "işitme”sidir. Sâlisen[156] kendi vücûdunu icadında Mükevvin'i tarafından vâki' olan "emre imtisal" etmesidir, uymasıdır, boyun eğmesidir. Yani sen deriyi aldığın zaman deriyi keseceğin yerden kesersin, beni bu tarafımdan kesme diye sana uymazsa o zaman yine müessir olmaz. Yani varlık ayakkabı ortaya çıkmaz. Şu halde bir şeyin icadını gerektiren şey, gerek kendinin ve gerek Mûcid'in ferdiyyetidir. Alıcı üç, verici üç birbiri ile karşılaştığı zaman zuhur olmaktadır.


7. Paragraf:

İmdi üç, üçe mukabil oldu. "Şey"in ademi halinde sabit olan "zât"ı, Mûcid'inin Zât'ı muvâzenesindedir; ve "işitme"si Mûcid'inin "irâde"si muvâzenesindedir; ve Mûcid'inin tekvinden ona onunla emr ettiği şeye "imtisal" ile onun kabûlü, Mûcid'inin "Kün!" kavli muvâzenesindedir. İmdi o mevcûd oldu (7).


Ya'nî Hakk'ın ferdiyyet-i selâsiyyesi, "şey"in ferdiyyet-i selâsiyyesi ne mukabil oldu. Yani eşyanın ferdiyet-i selasiyesiyesinin karşılığı oldu. Şöyle ki, "şey"in ilm-i ilâhî mertebesinde adem-i halinde sabit olan "zât"ı, Mûcid'inin "zât"ına mukabildir. Yani bir şeyin Zât’ı yokluğu anında programı var ama daha kevn olmamış yani “Kün” hükmü zerine tasarruf etmemiş, ilm-i İlâhi mertebesinde yokluğu halinde sabit olan Zât-ı mucidinin Zât’ına mukabildir.

Ve o şeyin Hakk'ın "0l!" kelâmını işitmesi dahi, Mûcid'inin "irâde"si mukabilindedir; yani o şeydeki “Kün” emrini işitmesi “kün” emrinin mukabilidir ve Mûcid'i o "şey"in kendi vücûdunu îcâdda ne gibi bir şeyle emr etmişse, o "emre uyma“ ile o şeyin kabulü Mûcid'inin "'Kün, 0l!" kavli mukabilindedir. Böyle olunca "îcâd"ı kabul eden şey, Mûcid'in emrine uyma ile mevcûd oldu. Yani meydana gelmeyi kabul eden şey mucidin “kün” ol kavli ile meydana geldi.


8. Paragraf:

İmdi tekvini ona nisbet etti. Eğer bu kavl indinde onun kuvvetinde kendi nefsinden tekvin / olmasaydı, mütekevvin olmazdı. İmdi bu şey ma'dûm (yokluk) olduktan sonra, emr-i tekvin indinde, ancak kendi nefsini icâd etti (8).


Yani tesir edici müteessirini icad ettiği yerde kendi nefsini icad etmiş oldu. Hangi varlık nerede irade edilmişse, nerede varlığı zuhura çıkması irade edilmişse işte o irade edenin Zât’ı iradesi ve “Kün” emri oraya ulaştığında onun programı olan şey kendi zatından ve kendi iradesinden meydana gelen bir oluşumla oluşmaktadır. Yoksa dışarıdan birisinin amir olmasıyla değildir. Orada tek söz onu faaliyete geçiren “Kün” hükmünün zuhura çıkmasıdır. Yani “Kün” hükmünün ona ulaşmasıdır. Oraya ulaştığında oradaki programını faaliyete geçirip oradaki iradeyi, oradaki zatı evvela faaliyete geçirip zâtın iradesini faaliyete geçirmesi ve kendi varlığında kendi kendine “Kün” “ol” olayım demesidir ayrıca. İşte kendi kendini icat etmesi demek budur.

Yoksa dışarıdan bir şey gelip de başka bir şekilde başka bir varlığı icat etmiyor. Çekirdeğin indeki ağaç kendi kendini icat ettiği gibi. Dışarıdan gelen bir şey yoktur. İşte bütün âlemin doğuş, meydana gelişi sistemi budur. Vahidiyet yani tek ahadiyetinin birliği O uluhiyet mertebesine tenezzül ettiğinde “Zât, İrade, Kavl” ile zuhura çıkması işte o başındaki bir ve neticede o üçle birlikte 13 ün ortaya çıkmış olmasıdır.

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri (Nahl, 16/40)

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

âyet-i kerimesinde كُن فَيَكُونُ kavliyle tekvîni "şey"e nisbet etti. Ya'ni O "şey kendi kendine mevcûd olur" buyurdu. Nasıl oluyor, kendi varlığındakini ortaya çıkarmış oluyor, yoksa dışarıdan birilerinin gelip de orada mesela ağacı melekler gelip orada icat etmiyorlar ki. Tabi ki melaike-i kiram sistem içerisinde oluşumuna yardım ediyor ama o asli kendinde vardır. “Kün” emrini söyledi, “Feyekün” o da hemen oldu, oluşum şeyde hemen oldu. Kendi özünden oldu başka birisi yaptırmadı.

Zira eğer o "şey"de bu "kavl"i işittiği vakit tekvine isti'dâd ve kendi kendine mevcûd olmaya kabiliyyet bulunmasaydı, o şey meydana gelmezdi. Demek ki bütün âlemde ne kadar varlık varsa asli itibariyle özlerinde, hakikatlerinde programları var ve de tekvine uygun haldedirler. Ancak zaman beklemektedirler bu da onların kaderidir. Zuhura gelme vakti geldiğinde bu emri almaktadırlar. Bahar geliyor, bütün bu dünya âlemine bizim âlemimize “Kün” emri gelmektedir bahar ile beraber. Bakın “Kün” emri geliyor, hayat emri geliyor, ağaçlar otlar yeşermeye başlıyorlar. “Feyekün” onlar da hemen oluyorlar. Biz bunu belki duymuyoruz ama bütün aleme sari bir “Kün” emri oluyor.

Ve bu istidâd ve kabiliyyet o şeyde mevcut ve gizlidir. Çünkü "feyz-i akdes" ile hâsıl olmuştur. Feyz-i akdes; Zat’ın kendi kendine olan feyzidir, kendindeki feyzidir. Feyz-i akdes, çok mukaddes demektir. Feyz-i mukaddes de sıfat mertebesinde zuhura çıkıştaki feyzdir. Yani ilk zuhura çıkıştaki feyizdir. Mademki gaybın derinliğinde ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan "şey"in kuvvetinde zuhur vardır, yani bâtında mevcut olan şey’de kendi kuvvetinde zuhur vardır. Onun tekevvünü için emir meydana çıktığı vakit o "şey", ancak kendi nefsini, kendi icâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Kendi varlığında değil çünkü kendi varlığı diye bir varlık yoktur. Nasıl çocuk anne rahminde kendi kendini kendi varlığı ile icat etmektedir. Batın esmasından ZÂhir esmâsına bürünmektedir.

Zîrâ ism-ı Bâtın’ın zâtı "ayn"ı olduğu gibi ism-i Zâhir'in de Zât’ıdır. Ve Hak için "iki el" sabit olup, birisiyle "fail" ve diğeriyle "kabil" olduğu, ya'nî bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle "kabil", aynıyla "fail" olmuş olur. Aslında burada bir eliyle verip diğer eliyle alması amil, mamul hükmüne de giriyor. Yani ism-i fail, ism-i meful yani alıcı verici hükmüne de girmiş oluyor. Celâl, Cemâl sıfâtları diye de belirtiliyor iki elini.


9. Paragraf:

İmdi Hak isbat etti ki, "tekvin" (meydana geliş) Hak için değil, "şey"in nefsi içindir. Ve Hak için olan şey, o şeyde onun emr-i hâssıdır. Ve keza Hak Teâlâ: إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُون (Nahl,16/ 40) kavlinde, kendi nefsinden haber verdi. Binâenaleyh Allah'ın emrinde vâki' olan "tekvîn"i "şey"in nefsine nisbet etti. Halbuki Hak Teâlâ sözünde sâdıktır. Bu dahî nefs-i emirde ma'küldur. Nitekim havf olunan ve isyan olunmayan âmir, kölesine "kalk!"der. Abd de efendisinin emrine imtisâlen (boyun eğerek) kalkar. İmdi bu kölenin kıyamında, seyyidin (efendisinin) ona kıyam ile emrinden gayrı bir şeyi yoktur. Kıyam ise, efendinin fiilinden değil, abdin fiilindendir (9).


Ya'nî Hak, "feyekûn" kavliyle isbât etti kî, bir "şey"in vücûd bulması, o "şey"in kendi nefsindendir. O şey hemen olduğuna göre o şeyin hemen olması o şeyin vücudundan meydana gelmektedir. Yalnız “Kün” demekle o şeydeki tekvinin vaktinin geldiğini bildirmiş olmaktadır. Yani kaderinin artık zuhura çıkması gerektiği zamanın bildirilmesidir. Emr-i tekvinde, Hakk'ın emr-i hâssından gayri o "şey" üzerinde bir şey sabit değildir. Emr-i has dediği özel bir emirdir, yani şu şeyin tekvini için o eşyaya mahsus bir “Kün” dür. Yani nerede ne meydana gelecekse zaten bunların hepsi ademde mevcuttur, yani yoklukta mevcuttur, vakti geldiğinde o ademden zuhura çıkması gereken her ne şey ise o eşya o varlık Cenab-ı Hakk ona “Kün” demesiyle “Feyekün” o da hemen olmaktadır. Kendi zatından meydana gelmektedir. Ya'nî Hak emr etmiş, o "şey" dahî kendi nefsini îcâd etmiştir.

Hak, âyet-i kerîmede bize bunu böyle haber verip, O'nun emrinden vâki' olan "tekvîn"i "şey"in nefsine izafe etti. Şüphe yoktur ki, hakikat-i hâl neden ibaret ise Hak onu buyurmuştur. Ve "tekvîn"i "şey"in nefsine bağlı kılmak, hadd-i zâtında ma'kul bir şeydir. Binâenaleyh "tekvin" me’’mûr olan "şey'e nisbet olunur; yoksa âmire nisbet olunmaz. Meselâ kendisinden korkulan ve emrine muhalefet olunamıyan bir âmir kölesine "Kalk!" diye emreder. Köle de, efendisinin bu emrine uyarak hemen kalkar. Binâenaleyh bu abdin kıyamında, efendisinin emrinden başka bir te'sîr mevcut değildir. Diyelim ki köle hasta olup yere düştü efendisi ona kalk dedi gücü yoktu kalkamadı, efendisi kolundan tuttu yardım etti kaldırdı. Bakın bu fiille kölenin kendi kendine kalkması arasında fark vardır. Orada tekvini hem efendisi “Kün” dedi, emri söyledi, hem de tekvini vücuda getirdi köleyi kaldırmakla. Neden böyle oldu, köle kalkamadığı için. Ama köle kendi başına kalktığında efendisinin sadece orada bir kelam bir “Kün” hükmü vardır, fiil şey’e bağlanmaktadır. Köle kendi kendini ayağa kaldırmakta dolayısıyla o kalkma fiilini icat etmektedir.

Kıyam abdin fiilindendir; efendinin fiilinden değildir. Ancak efendinin emri kıyama sebeb olmuştur. Şu halde sebebiyyet i'tibâriyle fiil, efendiye nisbet olunur. Yani kölenin kalkmasına efendi sebep olduğundan aslında onun kalkması yine efendinin kaldırmasıdır. Sudûr i'tibâriyle abde bağlı kılınır. Yani sadır olması, meydana gelmesi itibariyle abde izafe olunur. İşte bunun gibi ilm-i ilâhîde sabit olup, vücûd-ı hâricisi yok olan olan Allah’ın ilminde sabit ama vücudu gizli olan daha zuhura gelmemiş olan "şey", emri ilâhî meydana geldiği vakit, ilm-i ilâhîde sureti nasıl ise, emre uyarak vücûd-ı haricî ile var olan olur.

Zîrâ abd’de keyfiyyet-i kıyam, nasıl ki bi'l-kuvve sabit ise, yani o kölede kalkma kuvveti kendi varlığında mevcut ise yani kendi kendine kalkabiliyor ise ilm-i ilâhîde sabit olan "şey"de dahî, vücûd-ı haricî ile vücuda gelme öylece bi'lkuvve sabittir. Yani kün emrine uyacak kuvvet kendi varlığında mevcuttur. Binâenaleyh "şey"in ilm-i ilâhîdeki sureti üzere zuhuru Hak canibinden değil, kendi tarafındandır. Ve Hak tarafından ancak emir sâdır olmuştur; ve emrin meydana gelmesine kadar o "şey" kuvvede kalıp, fiile gelmez; kendine “Kün” emri gelinceye kadar o şey batında kalır. Ve mademki "şey"in zuhurundu Hakk'ın te'sîri, ancak emirden ibarettir, o şey ilmi ilâhîdeki sureti üzerine zahir oldukda, onun fenalıkları elbette nefsine nisbet olunmak lâzım gelir. Ve bu Hak için açık bir delildir. Yani o kalk denilen abd kalktıya işte onun kalkması açık bir delildir, kendisi için bir delil olur.


10. Paragraf:

Böyle olunca "tekvîn"in aslı teslis üzere, ya'nî Hak tarafından ve halk tarafından olarak iki taraftan "üç"ten kâim oldu (10)


Ya'nî yukarıda îzah olunduğu üzere tekvin aslı Hak tarafından kaim olan "zât", "irâde" ve "kavl'den ibaret bulunan üç şey ile; ve halk tarafıdan da bu üçe mukabil olarak kaim olan "şey'iyyet (dilemek)" "istima“ ve "emre uymak " keyfiyetlerinden ibaret bulunan keza üç şey ile olmuş olur. Binâenaleyh tekvin için iki taraftan teslisin sabit olması lâzımdır. Bunlardan birisi noksan olsa "tekvin" meydana gelmez. Bu üçlü Zât’ın kendinden bir üçlü de şey’in kendi zatındandır. Zâtındaki varlığında olması gerekiyor.[157]

Kün Fe Yekün

Ol dedi! Ezelden, ebede geldin, Aşkı buldun, duydun, gördüğün sendin, Maşukun nurundan gönüller deldin, Külün harlanır Feyekün[158] seslenir.

Semme vechullah[159] şüphesiz bakılır, Hakk’lan aynı ama gayrı sayılır, Halk’tan gayrı ilham alan bayılır, Külün harlanır Feyekün dinlenir.

Künfe muradın abduhu sislenir, Kum biiznillah[160] bülbül dillenir, Gül okunur resüluhu birlenir, Külün harlanır Feyekün gözlenir.

25-02-2018

Murat DERÛNİ


وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ {الطارق/14}

“Vemâ huve bil-hezl(i)”