Seyeżżekkeru men yaḣşâ
Allah'a karşı derin saygı duyarak O'ndan korkan öğüt alacaktır.
Saygısı olan öğüt alacaktır.
A'lâ Suresi'nin 10. ayeti, Allah'tan korkanların öğüt alacağını ifade ederek, takva ile zikir arasındaki ilişkiyi vurgular. Ayet, 'zikir' ve 'haşyet' kavramları üzerinden insanın manevi gelişimine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem kalple hatırlama hem de dille ifade etme anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'seyedzekkeru' formu, tezekkür babından olup, bir şeyi tekrar tekrar düşünerek, üzerinde yoğunlaşarak hatırlama ve idrak etme manasını taşır. Ayetteki kullanımı, Allah'tan korkan kişinin, kendisine yapılan uyarıları ve hakikatleri derinlemesine düşüneceği ve onlardan ibret alacağı anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da 'öğüt' ve 'hatırlatma' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. 'Seyedzekkeru' ifadesi, Allah'ın ayetlerini ve peygamberin tebliğini işiten kişinin, kalbinde bir uyanış yaşayarak bu öğütleri benimseyeceğini ve gereğini yapacağını mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece hatırlama değil, aynı zamanda 'uyanış', 'idrak' ve 'Allah'ın varlığını ve kudretini sürekli akılda tutma' anlamlarını da içerdiğini vurgular. Bu ayetteki 'seyedzekkeru', Allah'tan korkan kişinin, Allah'ın ayetleri karşısında pasif kalmayıp aktif bir şekilde düşünerek ve idrak ederek manevi bir uyanış yaşayacağını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'men' kelimesinin akıllı varlıklar için kullanılan bir ism-i mevsûl olduğunu ve umum ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'men yahşâ' ifadesi, Allah'tan korkma niteliğini taşıyan her bireyi kapsayan genel bir hükmü ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'men' kelimesinin şart edatı olarak da kullanılabileceğini ve bu durumda bir şart ve cevabını gerektirdiğini açıklar. Ayetteki 'men yahşâ' ifadesi, 'kim korkarsa' şartını, 'seyedzekkeru' ise bu şartın cevabını, yani 'o öğüt alacaktır' sonucunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haşyet' kelimesini 'bilgiye dayalı korku' olarak tanımlar. Bu, cehaletten kaynaklanan korkudan farklı olarak, korkulan şeyin yüceliğini ve gücünü idrak etmekten doğan bir saygı ve çekinme halidir. Ayetteki 'yahşâ' ifadesi, Allah'ın azametini ve kudretini bilen, O'na karşı derin bir saygı ve sorumluluk bilinci taşıyan kişiyi ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'haşyet'in 'korku' anlamına geldiğini, ancak 'havf'tan daha özel olduğunu belirtir. Haşyet, genellikle bir şeyin büyüklüğünden ve yüceliğinden kaynaklanan bir korkudur. Bu ayetteki 'yahşâ', Allah'ın yüceliği ve azameti karşısında duyulan, kişiyi günahlardan alıkoyan ve itaate sevk eden derin bir saygı ve korkuyu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'haşyet'in Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan, bilgi ve idrakle beslenen bir korku olduğunu belirtir. Bu korku, kişiyi Allah'ın emirlerine uymaya ve yasaklarından kaçınmaya yönlendirir. Ayetteki 'yahşâ', bu tür bir korkuya sahip olanların, kendilerine yapılan öğütlerden faydalanacaklarını vurgular.
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Seyezzekkeru men yahşâ” Saygısı olan öğüt alacaktır. (87/10)
“yahşâ” kelime kökü “haşyet”tir. Haşyet sözlükte; Korku ve dehşet. Hürmetle karışık korku. Korku, ürperti dir. Tasavvufta aynı ma’nâyı içeren “Havf” ile kullanılır. “Havf ve Reca” Allah’tan saygı ve hürmet ile çekinme ve ümit besleme olma halidir.
Bu hal salikte sonra kabz ve bast; “daralma, büzülme; tutukluk, durgunluk, sıkılma, tasalanma” gibi anlamlara gelen kabz, tasavvuf terimi olarak sâlikin bir anda kalbine gelen mânevî sıkıntı, huzursuzluk sebebiyle hissettiği tutukluk ve durgunluk halini anlatır ve genellikle karşıtı olan bast ile (rahatlık, ferahlık) birlikte kullanılır. Kabz ve bast halleri diğer mânevî haller gibi geçicidir.[37]
Bu halden sonra salikte “Heybet ve Üns” hali oluşur.
Sözlükte “alışkanlık, yakınlık, samimi olma, nazlanma” gibi anlamlara gelen üns (ünsiyyet) kelimesi, tasavvuf literatüründe çoğunlukla Allah’ın cemâl tecellilerine mazhar olan sûfînin kalbinde bu ilâhî tecellileri müşahede etmesi ve Hak ile huzurda bulunma halini ifade etmek üzere kullanılır. Ünsiyet kazanmaya, yakınlık kurmaya istînâs denir. Hakk’ın celâl tecellileri karşısında kulun varlığının silinmesi heybet terimiyle ifade edilir ki üns halinin zıddıdır.[38]
Saygısı olan “yahşa” kendi hakikati olan varlığındaki hakkı hatırlıyacacaktır.
(يَخْشَى) sayısal değerine bakacak olursak, “Ye: 10” “Hı: 600” “Şın: 300” “Ye: 10” dur. Toplarsak, 10+600+300+10= 920 dir.
Bir önceki âyette hesaplanan “zikr” sayısal değerinin de aynı olması ilginçtir.
(ذكر) “zikr” in toplam Ebced sayı değeri (920) dir. Toplarsak, (9+2=11) dir, buda mertebe-i Muhammediyyet-tir.
“Yahşa” haşyetin başında ve sonunda bulunan “Ye” harfi zikrin seyirleri olan İlm’el Yâkın, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn seyirlerini ifade etmektedir. Sadece haşyet korkma değil, aynı zamanda hürmeti olan “men” kim yani hakkın varlığının aslında onun kimliği olduğunu hatırlayan “zikr” eder. “Men” aynı zamanda “ben” dir. Kim kendi benliğini ifna edip, hakkın benliği olan ilâhi benlik, kimliğini hatırlarsa öğüt almıştır.