İllâ mâ şâa(A)llâh(u)(c) innehu ya'lemu-lcehra vemâ yaḣfâ
Ancak Allah'ın dilediği başka. Şüphesiz O, açık olanı da bilir, gizliyi de.
Yalnız Allah'ın dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de.
Bu ayet, Allah'ın mutlak ilmini ve iradesini vurgulamaktadır. 'Dileme', 'bilme', 'açıklık' ve 'gizlilik' kavramları üzerinden Allah'ın her şeyi kuşatan bilgisi ve kudreti ifade edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' kelimesi, bir şeyin varlığını veya meydana gelmesini ifade eder. 'Şâe' fiili ise Allah'ın bir şeyi irade etmesi, dilemesi ve onu var etmesi anlamına gelir. Ayetteki 'illâ mâ şâellâhu' ifadesi, Allah'ın dilemesinin her şeyin üstünde olduğunu, O'nun iradesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet (dileme), bir şeyin varlığını veya yokluğunu belirleyen ilahi iradedir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın dilediği şeylerin istisna olduğunu, yani O'nun iradesinin mutlak olduğunu ve her şeyi kapsadığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Alime' fiili, bir şeyi idrak etmek, kavramak ve hakkında bilgi sahibi olmak demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun ilminin sınırsızlığını ve her şeyi kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'innehu ya'lemu' ifadesi, Allah'ın açığı da gizliyi de tam olarak bildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Allah'ın ilmi, gizli ve açık, geçmiş ve gelecek her şeyi kuşatır. Ayetteki 'ya'lemu' fiili, Allah'ın sadece görüneni değil, aynı zamanda kalplerde saklı olanı ve gelecekte olacakları da bildiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' kavramı, Allah'ın mutlak ve her şeyi kuşatan bilgisi olarak merkezi bir yer tutar. Bu bilgi, sadece dışsal gerçeklikleri değil, aynı zamanda insan ruhunun derinliklerini ve gelecekteki olayları da kapsar. Ayetteki 'ya'lemu' fiili, Allah'ın bu evrensel ve sınırsız ilmini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cehr, bir şeyin yüksek sesle söylenmesi veya açıkça ortaya konulmasıdır. Ayetteki 'el-cehr' ifadesi, insanların açıkça ifade ettikleri sözleri, yaptıkları eylemleri ve dışarıdan görünen her şeyi kapsar. Allah'ın bunları bildiği vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cehr, bir şeyin gizli olmaktan çıkıp aşikâr hale gelmesidir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanların açıkça yaptıkları, söyledikleri ve düşündükleri her şeyi bildiğini ifade eder. Bu, Allah'ın bilgisinin şeffaf olan her şeyi kapsadığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hafâ, bir şeyin gizli kalması, örtülü olmasıdır. Ayetteki 'mâ yahfâ' ifadesi, insanların kalplerinde sakladıkları düşünceleri, niyetleri, gizlice yaptıkları işleri ve henüz ortaya çıkmamış her şeyi kapsar. Allah'ın bunları da bildiği vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hafâ, bir şeyin gözden veya idrakten uzak olmasıdır. Ayetteki 'mâ yahfâ' ifadesi, Allah'ın sadece görüneni değil, aynı zamanda en derin sırları, en gizli niyetleri ve henüz gerçekleşmemiş olayları da bildiğini gösterir. Bu, Allah'ın ilminin mutlak ve sınırsız olduğunu pekiştirir.
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İllâ mâ şâa(A)llâh(u) innehu ya’lemu-lcehra vemâ yahfâ” Yalnız Allah'ın dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de. (87/7)
“Maşâa” Dileme – Meşiyet tir. Allahın dilemeside İlâhi dilemedir. Allah dilediğine Kûr’ân-ı okutur, dilediğini de okutmaz. Kûr’ân-ı hakikati ile de okuyan Kûr’ân-ı Natık yani “konuşan Kur’an” olan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’dır.
Sen ona korkma de kûr’ân‐ı natık, Gönül ka’besine gir ol mutabık, Devreyle ol ka’benin etrafını, Devrederler bir gün gelir şems‐i zâtını.
Diye ifade etmiştir, ehlulah.
Zâhir ve Bâtın esmâ’ül hüsnadandır. Onun için Allah gizliyi ve açığı bilir.
Meşiet; Allah’a emirleri, hükümleri ve fiillerinde hür olması anlamında nisbet edilen sübûtî sıfatlardan biridir.
Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin “Meşiyyet” bölümü açıklamaları “mâ şâa(A)llâh” kavramının açıklama bölümlerini buraya alarak konunun anlaşılmasında faydalı olacaktır;
"Meşiyet yâni dileme" dediğimiz şey "ilm"e ve ilim de "ma'lûm"a tâbi' olan birer bağıntıdır. Çünkü ma'lûm olmayan bir şeye irâde ve dilemenin isâbet etmesi mümkün olmadığı gibi, ortada da bilinen bir şey olmadıkça bil- mek durumu da oluşmaz. Daha açıkçası, bir şeyi istemek onu bilmeğe bağlı- dır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz. Ve bir şeyi bilmek için de ma'lûmun yâni bilinenin belirli bir sûretinin mevcût olması lâzımdır. İşte ma'lûm sensin ve senin ayn-ı sâbitenin halleridir. Ve ayn-ı sâbite bir dîğerinin zıddı olan iki şeyden birisinin vücûdunu icâb ettirir. Yânî hidâyet ve dalâletten birisini icâb ettiricidir. Bundan dolayı dileme de, o bir olan hükme isâbet eder. Bu sûrette, a'yân-ı sâbiteden her birisi, Hakk'a ne hüküm vermiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın ma'lûmu yâni bilineni olur.[27]
Şeyh-i Ekber (r.a) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde: "Ârifte himmet olmaz" buyurduklarının ma‟nâsına gelince: Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu ma‟nâyı böyle îzâh buyururlar: "İmkân dâhilinde olanın kendi zâtının hakîkatine göre hiçbir şeyi yoktur. Ve onda kemâl vasıflardan ilim, kudret ve irâde gibi ne kadar vasıf var ise hepsi emânettir. Ve bu vasıflar Hak Teâlâ hazretlerinindir. Bundan dolayı ârif, hâlini bilip dâimâ hakîkî fakr makâmında durur. Ve emânet olan o vasıflar ile görünmez. Fakat ilâhî inâyetin yânî yar- dımın kemâli ve sonsuz hâlis lütuf ile nefsânî ve şeytânî vesveselerden kurtulmuş olan zâtların kendi bâtınlarını Hak Teâlâ Hazretlerinin irâdesine ve meşiyetine tâbî kılmaları lâzım gelir.[28]
Yânî mu'cize işlerinin te'sîri umûmî olmadığı için, Hak Teâlâ, peygamberlerin en kâmili ve hálkın en âlimi ve en sâdığı olan Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'e hitâben: “İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu” (Kasas, 28/56) buyurur. Yânî "Yâ Habibim, sen cesed yönünden olan akrabalık ve bâzı tabiî sıfatlar gereğince sevdiğin kimseye, Muhammed denilen kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdun ile hidâyet etmezsin; fakat ilâhi ilimde a'yân-ı sâbiteleri, yapılmamış isti'dâdlarıyla Hak'tan hidâyet taleb etmiş olan kimselerin bu şehâdet hazretinde hidâyetle açığa çıkmalarına ilâhi meşiyet yânî irâde bağlanır" buyurdu.[29]
Kazâ ve kader ve irâde ve meşiyet ya‟nî üst irâde, ilâhi ilme; ve ilâhi ilim de "bilinen kader" olan sâbit ayn‟a tâbi'dir. Örneğin yetmiş sene ömrü olan bir kimsenin doğduğu günden vefâtına kadar olan yediği yemekler kendisine bir def‟ada gelmemiş, belki belirli vakitlerde azar azar gelmiştir. Ve aynı şekilde ondan çıkan güzel ve çirkin fiillerin tamamı da birden bire açığa çıkmayıp vakit vakit çıkmıştır. Ve aynı şekilde, ondaki ilim ve ilâhi bilgi de bir def‟ada inmeyip günden güne ve an be an dereceli bir şekilde yavaş yavaş peydâ olmuştur.[30]
Günümüzde âlemde, her ne kadar şeriat hükmü denilen ve zâhirde kararlaştırılmış olan hükümlere aykırı birtakım haller gerçekleşmekte ise de, o âlemin tamâmında işleyen her bir hüküm yine muhakkak Allâh'ın hükmüdür. Çünkü ulûhiyet ya‟nî ilâhlık bir olan mertebedir ve ilâh, bir olan ilâhtır. Bundan dolayı işin aslında ancak Allâh'ın hükmü işleyicidir. Çünkü âlemde gerçekleşen iş, varlıksal ayn‟lardan her birinin hakîkati olan sâbit ayn‟ının isti'dâd lisânı ile Hak'tan talep ettiği hal ne ise, onun üzerine bağlanan ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde hükmüncedir. Sâbit ayn‟ların ilâhî ilimde sâbitliği sûreti ve isti'dâd bahisleri Üzeyr Fassı'nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Gerçi şerîat hükmünün kararlaştırılması da ilâhî meşiyetten olmuştur. Fakat âlemde olan işin hepsi, kararlaşmış şerîat hükmü üzerine değildir. Çünkü âlemde şerîat hükmü ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Bundan dolayı ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde şerîat hükmünü nasıl kararlaştırmış ise, şerîat hükümlerine aykırı olan işleri de öylece kararlaştırmıştır. Çünkü âlemde süren hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette olur; dilemediği şeyin olması mümkün değildir.
Bilinsin ki "meşiyet" sözlükte istek ve irâde ma'nâsınadır. Fakat "meşiyet" ile "irâde" arasında, tahkîk ehli terimlerince fark vardır. Şöyle ki Hakk‟ın "meşiyet"i, ezelî ve ebedîdir ve onun menşei zâttır. Ve o, bir yokluk- ta olanın îcâdına veyâ bir mevcûdun yokluğa gitmesine bağlanan isteyiştir. "İrâde" ise, yine zâtî isteyiştir. Fakat bir yoklukta olanın îcâdına bağlanan isteyiştir. Şu halde "meşiyet", "irâde"den daha kapsamlı olur. Ya'nî her irâde meşiyettir, fakat her meşiyet irâde değildir. Ve Hakk'ın zâtına mensûp olan isteyişin ma'nâsı, Hakk'ın zâtının kendi zâtına tecellîsine zâtın isteyişidir. Bundan dolayı bu talebin menşei zâttır; isimler ve sıfâtlar değildir. Çünkü sırf zât mertebesinde isimler ve sıfatlar yoktur ki, talebin ve isteyişin menşei olabilsinler. Onlar ancak bu zâtî tecellî ile Hakk'ın ilminde peydâ olurlar. Ve ondan sonra, o isimlerin îcâdına ilâhî irâde bağlanır. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “İnnemâ kavlünâ li Ģey‟in izâ erednâhu en nekûle lehü kün fe yekûn” ya‟nî “Bir Ģeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim sözümüz, ona sadece: “Ol!” dememizdir. O, hemen olur” (Nahl, 16/40). Bu âyet-i kerîme ile beyan buyrulan hakîkatler ve var etme bahsi Sâlih Fassı'nda ayrıntılı anlatılmıştır. Bu bahis gâyet hassastır; iyi incelenmesi lâzımdır.
Bu îzâhlardan anlaşıldığı üzere "meşiyet"in saltanatı, kuvveti ve kudreti büyüktür. İşte bunun için Ebû Tâlib Mekkî (k.a.s.) hazretleri meşiyeti "zâtın arşı" kıldı. Ebû Tâlib Mekkî hazretleri tahkîk ehlinin ileri gelenlerinden bir zât-ı şerîftir. Hâlinin tercümesi Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns ile Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Tezkiretü'l Evliyâ'sında bulunmaktadır. Ve Kûtü'l-Kulûb ismindeki yüksek eserin sâhibidir. Ve "meşiyet"in “zâtın arşı” olmasının sebebi budur ki; meşiyet, zâtından dolayı bir hüküm gerektirir. Bundan dolayı "meşiyet"ten hâriç olarak hiçbir şey mevcût ve hiçbir şey yok olmaz. Ya'nî îcâd ve yok etme meşiyetin saltanatı ve kuvveti altındadır.
Şu halde şerîat hükümlerinin varlığı meşiyetin hükmüyle olduğu gibi, şerîate muhâlefetin varlığı da yine meşiyetin hükmüyledir. Ve şerîat, nebîler (aleyhimü's-selâm) vâsıtalarıyla olan emirdir; "Kün-Ol!" sözüyle olan emir ya'nî "emr-i tekvînî ya‟nî var etmeye dönük emir" değildir. Bundan dolayı namaz kılmak ve oruç tutmak gibi nebîler vâsıtasıyla gelen emir "meşiyet" yönünden olan emir olmadığı için, bu emre muhâlefet olunabilir ve muhâlefet olunuşunda da ona "ma'sıyet ya‟nî itaâtsizlik" ismi verilir. Eğer şerîat ile amel, meşiyet yönünden olsa idi, hiçbir kimsenin muhâlefete mecâli olmaz idi. Çünkü Allah Teâlâ'nın "meşiyet" yönünden olan bütün fiillerinde, hiçbir kimse Allah Teâlâ'ya muhâlefet edemez. Bundan dolayı Allah Teâlâ'ya olan muhâlefet, ancak nebîler vâsıtasıyla gelen emirde oldu. Bu bahis, hem mühim ve hem de incedir, iyi anla!
Meşiyet emri hakîkatte kendisinden fiil çıkan kimsenin üzerine değil, o kimseden çıkan fiilin "ayn"ının îcâdına dönük olur. Çünkü bir şeyin varlığı ve yokluğu "meşiyet ya‟nî üst irâde"nin kuvvet ve saltanatı altındadır. Onun kudretinin dışında hiçbir şeyin olmadı mümkün değildir.
Bilinsin ki "meşiyet" ahadiyyet mertebesinde zâtın açığa çıkmaya olan isteyişinden ibârettir. İşte bu meşiyet dolayısıyla zât, kendine tecellî ettiğinde, zâtında potansiyel olarak bulunan bağıntıların sûretleri, onun ilminde peydâ olur. Ve bu bağıntısal sûretler "sâbit ayn‟lar" olarak isimlendirilir. Ve sâbit ayn‟lar sâbit oluşları esnâsında Hakk'ın ne sûretle bilineni oldularsa, ilâhî irâde de, hâricî vücûtta, onların o sûretlerle açığa çıkmalarına bağlanır. Şu halde, "ilim", bilinmiş olan sâbit ayn‟lara ve "irâde" de ilme ve bunların hepsi de "meşiyet"e tâbi' olurlar. Ve mâdemki îcâd ve yok etme ancak meşiyetin hükmüyle olmaktadır, bu takdirde meşiyet tabî'ki kuldan çıkan fiilin "ayn"ının îcâdına dönük olur. Yoksa kendisinden fiil çıkan kulun üzerine dönük olmaz. Çünkü cebir yoktur. Belki kulun iki eli üzerinde açığa çıkan fiil kendi ezelî isti'dâdı dolayısıyladır. Eğer kul fiilinde mecbûr ise, bu cebir Hak tarafından değil belki kulun kendi tarafındandır. Kulun ezelî isti'dâdına gelince, bu isti'dâd yapılmış ve mahlûk değildir ki, "Bu isti'dâdı ona kim vermiştir?" sorusu sorulabilsin. Sâbit ayn‟ların sâbitliği ve "yapılmamış isti'dâd" Üzeyr Fassı'nda örnekler ile îzâh edilmiştir, oraya mürâcaat buyrulsun.
Şimdi bu detaylar bilindikten sonra anlaşılır ki, kula fiilin "ayn"ının gerçekleşmemesi imkânsız olur. Fakat meşiyet emri bu emri kabûl edici ayn olan kulun kābiliyetindeki fiilin "ayn"ını ona hâs mahal olan bu kulda îcâd eder. Böyle olunca kuldan çıkan fiile, bir i'tibâra göre, ilâhî emre "muhâlefet" denilir ve bir i'tibâra göre de ilâhî emre "uymak" ve "itaât etmek" denilir.
Bilinsin ki, ilâhî emir iki kısımdır: Biri nebîlerin ve evliyânın ve içtihat veren imâmların vâsıtasıyla olan "teklîfî emir"dir. Diğeri de ilâhî meşiyet ile bir şeyin olmasına olan "tekvînî ya‟nî var etmeye dönük emir"dir. Kulun ezelî isti'dâdı üzerine isâbet eden tekvînî emir, eğer teklîfî emre muhâlefeti gerektiriyorsa, hâricî vücûtta muhakkak ondan muhâlefet açığa çıkar. Bundan dolayı ondan küfür, cehâlet ve isyân çıkar. Çünkü "tekvînî emrin" îcâbı budur. Ve onun sâbit ayn‟ı isti'dâd lisânı ile Hak'tan bu şekilde açığa çıkmayı talep etmiş- tir ve Hak da onun o şekilde olmasını murâd etmiştir. Böyle olunca kul kendi isti'dâdının gereğine muhâlefet edemez. Şu halde hâricî vücûtta, ya'nî bu âlemde, kuldan küfür ve isyân çıktığından "teklîfî emre" göre, Allâh'a muhâlefet etti, deriz; ve "tekvînî emre" göre ilâhî emre uydu ve itâat etti, deriz.
Ve bu şekilde övme ve yerme lisânı, şehâdet âleminde fiilin gerçekleşmesine göre, ancak bu fiile tâbi' olur. Ya'nî kuldan açığa çıkan fiil, "teklîfî emre" ve vâsıta ile olan ilâhî emre uygun ise, şerîate göre övülmüş olur. Ve eğer muhâlif ise o fiil şerîate göre yerilmiş olur. Meşiyet emrine göre kul her iki halde de Hakk'a itâat etmiş bulunur. Çünkü kul, kendi hâs Rabb‟i olan ilâhî ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür. Ve hiçbir kimsenin kendi hâs Rabb‟i olan ismin hükümlerine muhâlefete kudreti yoktur. Bundan dolayı her bir isim, kendi kulundan râzıdır ve kul da bütün hallerinde ona itaâtkârdır.
Ya'nî bu husûs, işin aslında bizim dediğimiz gibi olup meşiyet ya‟nî üst irâde i'tibâriyle hiçbir kimsenin Hakk'a muhâlefete mecâli olmayınca, elbette bütün hálk edilmişlerin âkıbeti saâdete ulaşır. Çünkü gerek "teklifî emir" olan şerîate uymakla amel etsin, gerek etmesin, herkes "tekvînî emir" olan meşiyet ya‟nî üst irâde emrine itâatkârdır ve boyun eğmiştir. Ve itâatkâr ve boyun eğmiş olanların sonu da elbette saâdete çıkar. Fakat saâdetin muhtelif türleri vardır. Çünkü saâdet, göreceli bir iştir. Nitekim bu âlemde de böyledir. Bir hal birisine göre saâdettir ve diğerine göre değildir. Örneğin adam vardır ki, âile sorunlarıyla uğraşmayı kendisi için saâdet sayar. Çünkü onun isti'dâdı, meş- rebi ve zevki bunu gerektirir. Fakat yine adam vardır ki, yalnızlığı ve âile so- runları olmadan kendi başına yaşamayı saâdet bilir. Bu da onun isti'dâdına göre olan bir meşreb ve zevktir. Diğer birçok haller de buna kıyaslanabilir.
Bundan dolayı Hak Teâlâ'nın “ve rahmetî vesiat külle şey‟in” (A'râf, 7/156) ya'nî "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" âyet-i kerîmesi bu makâmı beyan buyurmuştur. Ve “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsi gereğince, muhakkak ilâhî rahmet ilâhî gazabı geçmiştir; ya'nî rahmet gazabtan evveldir. Çünkü rahmet aslî ve gazab geçicidir. Asıl olan şey elbette evveldir. Ve geçici olan şey de arkada kalmıştır ve önde olan rahmet, geçici olan gazab üzerine önceliklidir. Çünkü gazab şerîat emrine muhâlif olan amel- lere karşı onlar işlendikten sonra olur. Oysa “Kul küllün ya‟melu alâ şâkiletihi” ya‟nî “De ki: Herkes kendi şâkilesi üzere amel eder” (İsrâ, 17/84) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu şekilde, âlem ehlinin hepsi meşiyet ya‟nî üst irâde emrine itâat üzeredir. İlâhî meşiyet hükmü ile Hakk‟ın vücûd aynasında, sâbit ayn‟lar peydâ oldu. O ayn‟lar ne sûretle sâbit oldular ise, o sûretle Hakk'ın bilineni oldular. Bundan dolayı varlıksal vücûd da o yön ile açığa çıkmaları için ilâhî irâdeye bağlandı. Onlar da bu âlemde öylece açığa çıktılar. Şimdi meşiyet ya‟nî üst irâdenin emrine muhâlefete kimin mecâli olur? İşte, kötü sondan ziyâde kötü başlangıçtan korkmak lâzımdır, dediklerinin ma'nâsı budur.
Rubâî:
Tercüme: "Ey her gizlemiş olduğum şey sana zâhir olan zât-ı kerîm! Bütün isyânı örtersin ümidiyle icrâ ettim. Farz edeyim ki şerîat emrine muhâlif bir- çok amel ettim. Nihâyet sen her ne murâd etmiş isen ben onu yapmadım mı?" Mâdemki rahmet, öne geçmiş ve önceliklidir, şu halde kul üzerine, "teklîfî emre" muhâlif amelinden dolayı, hükmeden bu amelinin arkasından gelen gazab, kula ulaştığı vakit, bu kul üzerine önceliği olan rahmet hükmeder. Böyle olunca rahmet, kulu kapsar. Çünkü rahmetten başka öne geçmiş olan bir şey yoktur. Bunda dolayı herkesin âkıbetinin "rahmet"e çıktığı sâbit oldu. Çünkü hiçbir kimsenin meşiyet ya‟nî üst irâde emrine muhâlefete kudreti yoktur. İşte bu bahsedilen kelâm “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsinin ma'nâsıdır. "Rahmet"e ulaşmış olan kimse üzerine, o rahmetin hükmetmesi için, Hakk'ın asıl olan rahmeti, geçici olan gazabını geçti. Çünkü rahmet yolun sonunda beklemektedir. Ve hálk edilmişlerin hepsi de gâyeye ulaşmak için yürümektedir. Ve hálk edilmişler mâdemki yürümektedir, elbette yolun sonunda olan rahmete ulaşacaktır ve rahmete ulaşmak ile gazaptan ayrılacaktır. Bundan dolayı rahmete ulaşan her bir kimsenin hâli, onun ne şekilde rahmete ulaşmasını gerektirmiş ise, rahmete ulaşmış olan her bir kimse hakkında, hüküm rahmetindir. Çünkü rahmete ulaşmış olan kimselerin halleri muhteliftir. Bundan dolayı onlar üzerine hâkim olan rahmet dahi muhtelif olur.
Örneğin, ba'zı kimselerin isti'dâdı gazabın gereklerinden lezzet almayı îcâb eder. Şu halde cehennem denilen mahal, onun hakkında cennetin aynı olur. Eğer cennet denilen râhatlık mahalline dâhil edilse, orada rahatsız olur.[31]
Meşiyet ya‟nî üst irâde Zât'a ve irâde Mürîd ismine bağlandığı için, aralarında fark vardır. "Meşiyet ya‟nî üst irâde" zâtın açığa çıkmaya meyli ve isteyişidir. Bundan dolayı meşiyet zâtın aynıdır ve vücûda getirme ile vücûdu kaldırmayı ihâta etmiştir. "İrâde" ise vücûda getirmeye bağlanır. Şu halde meşiyet, irâdeden daha kapsamlıdır. Gıdâ insan vücûdunda gizlenir ve vücût, gizlenmiş olan bu gıdânın hükümlerinden gelişme ve büyüme bulup kesîflik peydâ eder ve gıdâ vücûdun rızkıdır.
Bu ön bilgi anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin şerh olarak ma'nâsı şu olur ki: Allah Teâlâ'nın meşiyeti ya‟nî üst irâdesi, kendi vücûdu için rızık irâdesine bağlandığı zaman, varlıkların hepsi O'nun gıdâsıdır. Çünkü Hak, isimleri ve sıfatları yönünden, şehâdet âleminde ancak varlıksal ayn‟lar ile açığa çıkar. Ve zâhir olmaktan ve bâtın olmaktan ve isimlerden ve sıfatlardan i‟tibâr kaldırıl- dığında, zâtı yönünden âlemlerden ganîdir. Şimdi ulûhiyet ya‟nî ilâhlık ve vâhidiyyet ya‟nî birliksellik mertebesinde, Hakk‟ın vücûdunda sâbitlik bulan sâbit ayn‟ların, onda gizlenişi ve Hakk‟ın vücûdunun, sâbit ayn‟lar ile kesîf ve taayyün edici oluşu yönüyle, bu bahsedilen ayn‟lar Hakk'ın gıdâsı olur ve Hak bunlar ile rızıklanan olur. Bundan dolayı ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde, rızık irâdesine bağlandığı zaman, varlıksal ayn‟ların hepsi Hakk'ın gıdâsı olur.
Hakk‟ın zâtı, açığa çıkmaya meyledip bizi rızıklandırmak isterse, meşiyetin gerektirdiği gibi, Hak bizim için gıdâdır. Çünkü zâtî üst irâdesi gereğince, Hak kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettiğinde zâtında potansiyel olarak bulunan bağıntıların sûretleri, ilminde peydâ olur. Ve bu vâhidiyyet ya‟nî birliksellik mertebesinde Hakk‟ın zâtı bu ilmî sûretlerde, ya'nî sâbit ayn‟larda, gizlenir; ve Hakk‟ın zâtı bu şekilde sâbit ayn‟ların gıdâsı olup onları kendi vücûdu ile rızıklanmış kılar. Ve bu mertebeden sonra gelen rûhlar ve misâl ve şehâdet mertebelerinde de latîf olan Hakk, kendi vücûdunu, bu sâbit ayn‟ları dolayısıyla kesîfleştirmiştir. Bundan dolayı Hak bizi, kendi üst irâdesinin gerektirdiği gibi, kendi vücûdu ile vücûda getirmiştir. Ve gıdâ, gıdâlananda nasıl gizlenmiş ise, Hakk‟ın hüviyyeti de bizim vücûdumuzda öylece gizlenmiş olarak bulunmuştur.
"Meşiyet ya‟nî üst irâde", Zât'ın aynıdır. Çünkü Zât'ın açığa çıkma- ya olan meylidir. Ve "irâde" Mürîd isminin menşe'i olan sıfattır. Ve sıfat ise zâtî işlerden ibâret oluşu yönüyle zâtın aynıdır ve aynı şekilde meşiyet vücûda getirmeye ve vücûdu kaldırmaya bağlanır. İrâde ise, yalnız vücûda getirmeye bağlanır. Bundan dolayı yok hükmünde olan bir şeyin vücûda getirilmesinde "meşiyet ya‟nî üst irâde" ile "irâde" birlikte ve müttefik olurlar. İşte bu i'tibârlar üzere Hakk'ın meşiyeti, onun irâdesi olmuş olur. Şimdi Hakk‟ın zâtı, açığa çıkmaya meylettiğinde ve istediğinde, bu meşiyeti ile bütün sıfatların sâbitliğini diledi. Ve irâde ise bu sıfatlardan bir sıfattır. Bundan dolayı Hak bu arada meşiyeti ile irâdeyi de diledi ve meşiyet irâdeyi dileyince irâde meşiyetin murâdı olmuş olur. Bundan dolayı meşiyet ve irâde hakkında, siz bu bahsedilen hükmü veriniz.
Meşiyet ba'zen arttırmayı, ya'nî yok hükmünde olan şeyin vücûda getirilmesini irâde eder ve ba'zen de eksiltmeyi ya'nî mevcût olan şeyin vücûdunun kaldırılmasını irâde eder. Oysa gerek vücûda getirmede ve gerek vücûdu kaldırmada mutlak meşiyetten başka Hakk'ın meşiyeti yoktur.
Ya‟nî yukarıda îzâh edildiği üzere meşiyet ile irâde arasında bir yönden fark ve ayrılık vardır. Bu farkı iyi araştır! Ve bir yönden de Hakk'ın meşiyeti, O'nun irâdesi olduğundan ikisinin “ayn”ı müsâvî ve birliktedir.
Zâtının aynı olan Hakk‟ın meşiyeti ya‟nî üst irâdesi ile ya'nî Hakk'ın zâtının açığa çıkmaya olan meyli ile Hakk'ın zâtında potansiyel olarak bulunan işler ilâhî ilimde taayyün edip ilmî taayyün elbisesi giyerler; ve ilâhî ilimde ne sûretle taayyün etmişlerse, o sûretle Hakk'ın bilineni olurlar ve bu işlerin her biri bu mertebede bir diğerinden ayrılırlar. İşte bu ilmî sûretlere "gaybî şeyler" denilir ve bu mertebenin adı vâhidiyyet ya‟nî birliksellik mertebesidir ki, Hakk'ın latîf zâtının vahdet ya‟nî birlik mertebesinden bu mertebeye inmesinden ibârettir. Hissî ve şehâdetsel vücûda gelen herbir vücût, ilâhî irâde ile bu mertebeden inerek mevcût olur.[32]
Mutlak vücûd sonsuz bağıntılar ve izâfeler sâhibi olup bunlar onun ahadiyyet ya‟nî teklik mertebesinde mahvolmuş ve helâk olmuştur. Meşiyet ya‟nî üst irâde bağıntısı açığa çıkmaya ve açığa çıkarmaya bağlandığında, o mutlak vücûd, bu isimler ve sıfatlar sûretiyle ilim mertebesine tenezzül eder. Bu öyle bir tecellîdir ki, onun zâtından zâtına olur. Çünkü hakîkî vücûd sonsuz olduğundan onun vücûdunun sınırları yoktur ki, edeceği tecellî kendi vücûdunun hâricine olabilsin. İşte "akdes feyz" denilen bu tecellî ile zâtında bulunan bütün isimlerin ve sıfatların sûretleri onun ilim mertebesinde sâbit oldu. Ve her bir isim ve sıfat kendilerine mahsûs olan haller ile bir diğerinden bu mertebede farklılaşıp ayrıldı.
Açığa çıkmanın aslı evvelce yoklukta sâkin olan âlemin vücûda hareketidir. Çünkü ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde açığa çıkmaya bağlandığında, Hakk-'ın zâtında bulunan ve izâfî yoklukta sâkin olan ilâhî isimler hâricî ve izâfî vücûd tarafına hareket etti. Ve bu şekilde kesîfleşmekten izâfî ve imkân dâhi- linde olan vücûd hâsıl oldu. İşte bunun için, vücûd işi sükûndan harekettir, denilir. Ve âlemin vücûdu ki, latîf olan zâtın kendisinde bulunan ve izâfî yoklukta sâkin olan isimleri dolayısıyla kesîflik mertebesinde taayyününden ibârettir ve bu taay- yün; latîflik mertebesinden kesîflik mertebesine harekettir. Ve bu hareket dahi zâtın açığa çıkmaya olan muhabbeti ile olmaktadır. Bundan dolayı âlemin vücûdundan ibâret olan hareket, ilâhî zâtî muhabbetten kaynaklanan bir hare- ket olur. Ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz “Küntü kenzen lem u'raf feahbebtü en u'raf” ya‟nî “Ben bir hazîne idim, bilinmedim. Bundan dolayı bilinmeye muhabbet ettim” sözüyle âlemin yokluktan vücûda hareketinin, muhabbet hareketi olduğu ma'nâsına işâret buyurdu. Eğer Hak Teâlâ'nın bu zâtî muhabbeti olmasa idi; âlem, hâricî vücûttan ibâret olan kendi "ayn"ında zâhir olmazdı.[33]