Fîhâ sururun merfû'a(tun)
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
Yükseltilmiş divanlar,
Bu ayet, cennet tasvirinin bir parçası olarak 'yükseltilmiş tahtlar' kavramını sunar. 'Surur' kelimesi, oturma yerlerinin ihtişamını ve rahatlığını, 'merfû'a' ise bu tahtların konumunun yüceliğini ve değerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سرير' kelimesinin 'سرور' (sevinç) kökünden geldiğini ve üzerine oturulduğunda sevinç veren, rahatlık sağlayan yüksek oturma yeri olduğunu belirtir. Ayetteki 'surur' kelimesi, cennet ehlinin nail olacağı bu özel ve sevinç verici tahtları ifade eder. (el-Müfredât, s. 403)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'surur' kelimesini 'yüksek oturma yerleri' olarak açıklar. Cennet tasvirinde bu kelimenin kullanılması, cennet ehlinin makamının yüceliğini ve onlara sunulan ikramın ihtişamını mecazi olarak vurgular. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 306)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'سرير' kelimesinin 'sevinç ve neşe veren şey' anlamıyla bağlantısını kurar. Cennetteki 'surur'lar, sadece oturma yeri değil, aynı zamanda cennet ehlinin ruhsal ve fiziksel olarak huzur ve mutluluk bulacağı mekanlardır. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 222)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'merfû'a' kelimesini 'yüksekte olan, kaldırılmış' olarak açıklar. Cennetteki tahtların 'yükseltilmiş' olması, onların değerini, ihtişamını ve cennet ehlinin makamının yüceliğini gösterir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 506)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رفع' fiilinin 'bir şeyi aşağıdan yukarıya kaldırmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Merfû'a' kelimesi, bu tahtların sadece fiziksel olarak yüksekte olmasını değil, aynı zamanda şan ve şeref bakımından da yüce bir mertebede bulunduğunu ifade eder. Cennet ehlinin bu tahtlara oturması, onların derecesinin yüksekliğine işaret eder. (el-Müfredât, s. 350)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'yükseklik' (ref') kavramının sadece fiziksel bir boyutu değil, aynı zamanda manevi bir yüceliği ve üstünlüğü de ifade ettiğini belirtir. 'Merfû'a' kelimesi, cennetteki tahtların hem fiziksel olarak yüksekte konumlandırıldığını hem de cennet ehlinin elde ettiği manevi rütbenin bir göstergesi olduğunu vurgular. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 187)
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fîhâ sururun merfû’a(tun)” Yükseltilmiş divanlar,(88/13)
Bu divanlar-tahtlar Kamer sûresinde geçen Makam-ı sıdk doğruluk-tasdik ile sürûr Türkçede sevinç anlamını taşır. Tasdik ve sevinç içinde irfaniyet tahtalırında otururlar. Kişinin gerçek ve hakiki postuda budur. Tarikatta bulunan post bir remiz ve tiyatro sahnesidir.
Makam-ı Sıdk yukarıda geçen Mesnevi beyitleri devamında açıklanmıştır.
1764. Onun meclisi ve mahalli ve makamı ve rütbesi, onun âlî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir.
Ya’ni, ârifin meclis-i maârifi, âlî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir ki, o taht o sırrın hakikatidir ve o hakîkat onun ayn-ı sâbitesidir; ve kezâ o sırının tahtı üzerinde onun mahall-i mahsûsu ve makâm-ı mümtâzı ve ism-i hâssı iktizâsınca[57] rütbesi vardır.
1765. Bir mak'ad-ı sıdkdır hi, sıddıkler, onda hep latîf ve mesrûr ve tâze-rû- durlar.
“O âlî-himmet olan sırrın tahtı bir mak’ad-ı sıdkdır ki, o hakîkatü’l-hakâyık olan vücûd-ı mutlaktır. Sıddîkların hakîkat-i zâtiyyeleri o taht üzerinde latîf ve kesâfetten ârî ve mesrûr ve inkılâbdan muarrâ[58] ve tâze-rûdurlar.” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu makâm hakkında şöyle buyurulur: (Kamer, 54/54,55) ya’ni “Muhakkak muttâkıler cennetlerde ve nehirlerdedir; melîk-i muktedir indinde olan mak’ad-ı sıdkdadırlar.” “Ser-sebz”, tâze, genç ve ikbâlli ve tâli’i uygun olan ma’nâsınadır.
1766. Onların hamdi, bahardan gülşenin hamdi gibidir, yüz nişan ve yüz gîr u dâr tutar.
“Gîr u dâr”, emr edicilik ve hükümrânlık demektir. Ya’ni “Kâmillerin hamdi, bahârın te’sîrinden ve tecellîsinden, gülşenin hamd-i fiilîsi gibidir, zîrâ gülşen bahânn tecellîsinden güllerini izhâr eder; bu ızhâr-ı letâif onun hamd-i fiilîsidir. İnsân-ı kâmil dahi Hakk’ın tecelliyât-ı mütenevviasından, türlü türlü maârif güllerini izhâr eder. Bu da gülşenin bahârdan olan hamd-i fiilîsi gibidir. rıbu hamd-i fiililerinin birçok alâmeti ve birçok hükümranlığı vardır. O hükümranlıklar dahi onlarda âsâr-ı esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûru- dur ki, ölüyü diriltirler ve diriyi bir nazar ile öldürürler.[59]