Efelâ yenzurûne ilâ-l-ibili keyfe ḣulikat
Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!
Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış?
Ğâşiye Suresi'nin 17. ayeti, Allah'ın yaratma kudretini ve evrendeki düzeni vurgulamak amacıyla insanları düşünmeye sevk eden bir dizi sorudan ilkidir. Ayet, özellikle devenin yaratılışındaki inceliklere dikkat çekerek, gözlem ve tefekkür yoluyla imana ulaşmanın önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nazar' kelimesinin hem gözle görmek hem de akılla düşünmek, tefekkür etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yenẓurûne' ifadesi, sadece fiziksel bir bakışı değil, aynı zamanda devenin yaratılışındaki hikmeti ve kudreti idrak etmek için derinlemesine bir düşünmeyi ve ibret almayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nazar' kelimesinin Kur'an'da bazen 'düşünmek, ibret almak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, devenin yaratılışındaki olağanüstülüğü fark ederek Allah'ın kudretine delil getirme amacını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nazar' kavramının Kur'an'da sadece 'görmek' değil, aynı zamanda 'düşünmek, tefekkür etmek, ibret almak' gibi daha derin anlamlar taşıdığını vurgular. Ayetteki 'yenẓurûne' ifadesi, insanları devenin yaratılışındaki ilahi sanatı ve düzeni idrak etmeye, böylece Allah'ın varlığı ve birliği üzerine düşünmeye davet eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ibil' kelimesinin tekil ve çoğul için kullanılan bir isim olduğunu ve Araplar için çöl hayatının vazgeçilmez bir parçası olan develeri ifade ettiğini belirtir. Ayette, devenin yaratılışındaki mucizevi özelliklere dikkat çekilerek Allah'ın kudreti vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ibil' kelimesinin deve sürüsü anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle bu hayvanın çöl şartlarına uyumu, dayanıklılığı ve insanlara sağladığı faydalar bağlamında zikredildiğini ifade eder. Ayetteki 'el-ibil' ifadesi, Allah'ın yaratma sanatının somut bir örneği olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ibil' kelimesinin Kur'an'da genellikle çöl ortamında yaşamın sürdürülmesi için Allah'ın bir nimeti olarak sunulduğunu belirtir. Ayetteki 'el-ibil'in yaratılışına dikkat çekilmesi, insanların bu hayvanın özelliklerini düşünerek Allah'ın kudretini ve hikmetini anlamalarına yöneliktir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'halk' kelimesinin 'yoktan var etmek, bir şeyi belirli bir ölçü ve düzen içinde meydana getirmek' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'hulikat' ifadesi, devenin tesadüfen değil, belirli bir amaç ve düzen içinde Allah tarafından yaratıldığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'halk' kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde 'yoktan var etme, örneksiz yaratma' anlamı taşıdığını belirtir. 'Hulikat' kelimesi, devenin yaratılışındaki benzersizliği ve mükemmelliği ifade ederek, Allah'ın yaratma kudretinin bir delili olarak sunulur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk' kavramının Allah'ın sıfatlarından biri olduğunu ve O'nun her şeyi bir ölçü ve hikmetle yarattığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hulikat' ifadesi, devenin yaratılışındaki ince detaylara ve çöl şartlarına uyumuna dikkat çekerek, bu yaratılışın tesadüfî olmadığını, aksine ilahi bir planın ürünü olduğunu gösterir.
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Efelâ yenzurûne ilâ-l-ibili keyfe hulikat” Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış? (halk edilmiş) (88/17)
Deve seyr-i süluk yolunda kişinin beden devesidir. Bu deve saliki hacca götürür. Ve gönül kâ’besinde hacc vazifesini yapmasına mânen vesile olmuş olur. Âyette yaşıyan bir hayvan olarak zâhire bakılması yanında bu mânevi beden devesinin hakliyetine de bakılması istenmektedir.
Şöyle bir hikaye anlatılır. 100 devesi olan bir ticaret kervanı yola çıkmış. Belli bir mesafe gitikkten sonra devenin biri yükü ile beraber çökmüş ve canını teslim etmiş. Kervan sahibi devenin başına gelip, feryad-ı figan ağlamaya başlamış. Aradan epey bir zaman geçmiş kervan yolcuları bakmış olacak gibi değil. Yoldan geri kalıyorlar, kervan hareket etmiyor. Aralarında nasıl olacak bu iş diye istişare edip, kervan sahibi ile konuşmaya gidiyorlar.
- Yüz tane deven var, birini kaybettin diye bu kadar üzülmeye değer mi?
Kervan sahibi;
- Siz devenin ölümüne onu kaybettiğime üzüldüğümü zannediyorsunuz. Deve mi? Yükü taşıyordu? Yük mü deveyi taşıyordu? Yükse yük burada? Deveyse devede burada, ben bunları kim taşıyordu onu düşünüyordum diyor.
Araf sûresinde anlatılan Salih a.s. ın devesinin hakikati bu konuda faydalı olacaktır.
فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ {الأعراف/77}
“Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.”
“Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” (7/77)
“Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.
Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi.
Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar.
Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvameyi ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvame değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi.
Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vadiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler.
İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12)
(7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir.
Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım.
Baktığımızda açık olarak görüyoruz ki dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.
Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiği gibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak bir şey değildir. Ümid ederiz ki bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir.[62]