Ve-ssâbikûne-l-evvelûne mine-lmuhâcirîne vel-ensâri velleżîne-ttebe'ûhum bi-ihsânin radiya(A)llâhu ‘anhum veradû ‘anhu vee'adde lehum cennâtin tecrî tahtehâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) żâlike-lfevzu-l'azîm(u)
İslam'ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O'ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.
Muhacir ve Ensar'dan İslâm'a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'dan razı oldular ve onlara, altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur.
Bu ayet, İslam'ın ilk dönemlerindeki öncü şahsiyetleri ve onlara tabi olanları övmekte, Allah'ın onlardan razı olduğunu ve onlara büyük bir mükafat hazırladığını bildirmektedir. Ayet, 'sâbikûn', 'muhâcirîn', 'ensâr', 'ihsân', 'radıye' ve 'fawz' gibi temel kavramlar üzerinden bu ilahi rızayı ve vaadi dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sebaka' fiilinin bir şeyde öne geçmek, bir başkasını geride bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sâbikûn' kelimesi, iman ve hicret gibi hayırlı amellerde diğerlerinden önce davranan, öncülük eden kimseleri ifade eder. Bu, sadece zaman olarak ilk olmak değil, aynı zamanda fazilet ve mertebe olarak da önde olmayı içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sâbikûn' kelimesini 'önce gelenler' olarak açıklar ve bu bağlamda İslam'ı ilk kabul eden Muhacir ve Ensar'a işaret ettiğini belirtir. Bu kelime, onların İslam davasındaki öncü rollerini ve bu rollerinin getirdiği fazileti vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sebaka' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'öncelik', 'yarışta öne geçme' ve 'üstünlük' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Sâbikûn' kavramı, İslam toplumunun kuruluşunda kilit rol oynayan, iman ve fedakarlıkta diğerlerine örnek olan ilk nesli ifade eder ve onların manevi üstünlüğünü vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hicret' kelimesinin bir yerden başka bir yere göç etmek anlamına geldiğini, ancak Kur'an bağlamında özellikle Mekke'den Medine'ye Allah rızası için yapılan göçü ifade ettiğini belirtir. 'Muhâcirîn', bu göçü gerçekleştiren, dinleri uğruna vatanlarını terk eden kimselerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hicr' kökünün bir şeyi terk etmek, ayrılmak anlamına geldiğini, 'hicret'in ise bir yerden başka bir yere intikal etmek olduğunu açıklar. Kur'an'daki 'Muhâcirîn' terimi, dinlerini korumak ve yaymak amacıyla yurtlarını terk eden, bu uğurda büyük fedakarlıklar yapan ilk Müslümanları ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hicret' kavramının sadece fiziki bir göç olmadığını, aynı zamanda kötüden iyiye, günahtan sevaba bir geçişi de ifade ettiğini belirtir. 'Muhâcirîn', bu manevi hicreti de gerçekleştiren, Allah yolunda her türlü zorluğa katlanan öncü şahsiyetlerdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nasr' kökünün yardım etmek, destek olmak anlamına geldiğini belirtir. 'Ensâr' kelimesi, özellikle Medine'de Peygamber Efendimiz'e ve Mekke'den hicret eden Muhacirlere barınma, destek ve yardım sağlayan Medineli Müslümanlara verilen özel bir isimdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'nasr'ın birine karşı galip gelmesine yardım etmek olduğunu ifade eder. 'Ensâr', Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden, bu uğurda canlarını ve mallarını feda eden kimselerdir. Bu ayette, onların bu yüce vasfı ve Allah katındaki değeri vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Ensâr'ın, Peygamber'e ve Muhacirlere yardım etmeleri sebebiyle Allah tarafından kendilerine verilen özel bir lakap olduğunu belirtir. Bu isim, onların İslam'ın yayılmasındaki kritik rollerini ve fedakarlıklarını simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ihsân' kelimesinin 'hüsün' (güzellik) kökünden geldiğini ve bir işi en güzel şekilde yapmak, iyilikte bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi-ihsânin', Muhacir ve Ensar'a tabi olmanın sadece zahiri bir takip değil, aynı zamanda samimiyet, ihlas ve güzel ahlakla birlikte olması gerektiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihsân'ın, bir fiili en mükemmel ve en güzel biçimde yerine getirmek olduğunu açıklar. Bu bağlamda, Muhacir ve Ensar'a 'ihsân' ile tabi olmak, onların yolunu en doğru, en samimi ve en güzel şekilde izlemek demektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihsân' kavramının Kur'an'da 'iyilik yapma', 'güzel davranma' ve 'mükemmellik' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, Muhacir ve Ensar'ın izinden gidenlerin, bu takibi sadece şeklen değil, aynı zamanda niyet ve amel olarak da en güzel şekilde yapmaları gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rıdâ' kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'radıye' fiili, Allah'ın Muhacir, Ensar ve onlara güzelce tabi olanlardan razı olduğunu, onların amellerini ve imanlarını kabul ettiğini ifade eder. Karşılıklı rıza, Allah ile kul arasındaki en yüce mertebelerden biridir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rıdâ'nın kalbin bir şeye meyletmesi ve onu kabul etmesi olduğunu açıklar. Allah'ın kullarından razı olması, onlara rahmet ve mağfiretini bahşetmesi; kulların Allah'tan razı olması ise, O'nun hükümlerine teslimiyet ve kaderine rıza göstermesidir. Bu ayet, bu karşılıklı rızayı müjdeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'fevz' kelimesinin bir şeye ulaşmak, kurtuluşa ermek ve arzu edilene nail olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-fevzu'l-azîm' (büyük kurtuluş), cennet nimetlerine kavuşmak, Allah'ın rızasını kazanmak ve ebedi azaptan kurtulmak gibi en yüce başarıyı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fevz'in, istenilen şeye ulaşmak ve korkulan şeyden kurtulmak olduğunu açıklar. Kur'an'da 'fevz' genellikle ahiret saadetini, cennete girmeyi ve Allah'ın azabından emin olmayı ifade eder. Bu ayetteki 'büyük kurtuluş', müminler için vaat edilen en üst düzeydeki mükafattır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fevz' kavramının Kur'an'da 'zafer', 'başarı' ve 'kurtuluş' anlamlarını taşıdığını ve genellikle ahiret bağlamında kullanıldığını belirtir. 'El-fevzu'l-azîm', dünyevi başarıların ötesinde, Allah'ın rızasını kazanarak cennete girmekle elde edilen nihai ve ebedi kurtuluşu ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve-ssâbikûne-l-evvelûne mine-lmuhâcirîne vel-ensâri vellezîne-ttebe’ûhum bi-ihsânin radiya(A)llâhu anhum veradû anhu vee’adde lehum cennâtin tecrî tahtehâ-l-enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(en) zâlike-lfevzu-l’azîm(u) İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır. (9/100)
Muhacir hicret edendir, nasara ise hicret edenleri yardımcılarıdır.
Her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.[100]
“Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[101]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır.
Şems sûresinde;
(Vel kameri izâ telâhâ.)
(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”
Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.
Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[102]
“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarsır.
“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir.
“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.
Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[103]
e-ttebe’ûhum bi-ihsânin; iyilik (ihsan) ile tabii olanlar.
Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
İşte bu mir’ac hicret ettireni bulursan ihsan ile tabii olursun. Bunun hakikati ise Rahman sûresindedir.
hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?
“ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” Çok geniş ve derin manalar ifade eden bu ayet-i kerimeyi yavaş yavaş incelemeye çalışalım.
Evvela “ceza” ve “ihsan” kelimelerine kısaca bakalım.
“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir;
İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.
“İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir.
Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır.
Bu oluşumu biraz açmağa çalışalım.
Burada bahsi geçen ihsan, “İhsan” hakikatinin beş mertebesinden dördüncü mertebesini ifade etmektedir.
“İhsan” ın birinci mertebesi;
“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *[104] özetle şöyledir:
Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar.
Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır.
Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[105]
Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap;
“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”
“sanki/tıpkı ennekesin/sen, erâhu/onu/kendisini era/rüyet ediyor, görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir.
bu halde ki einnehu/kesin o/kendisi seni era/rüyet ediyor, görüyor, “ şeklindedir.
“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.
Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz.
“Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır.
Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır.
Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.
“İhsan” ın ikinci mertebesi;
Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım.
Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. Âyette iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el alemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti.
Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Sûresi 6. sûre 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. Ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar.
Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder.
İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur.
Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.
“İhsan”ın üçüncü mertebesi;
Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne inne/muhakkak/kesin allah rahmeti muhsinlerden karib/yakındır “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir.
Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.
Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.
“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya;
Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette len teraniy asla benim era/rüyet edemez, göremezsin “Sen beni göremezsin” olmuştur.
Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi”
“mahfiyyen/gizli kenz/hazine idim bu halde arif olunmamı/tanınmamı ahbeb/hub/muhabbet ettim/sevdim/arzu ettim bu halde bihi/onun ile (bunu) arif olunma/tanınmaya halk ettim “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.
“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, hel cezaül ıhsani illel ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?
“ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.
Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.
“İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar.
İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.
“İhsan”ın beşinci mertebesi ise;
Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. âyette innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”
“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.
Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan “ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”
“havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir.
Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette;
Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:
“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş.
Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler.
Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
“Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
Yirmi üçüncü defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de Cenab-ı Hak, kendisinin Zati zuhur ve müşahedesini, gerçek rü’yeti “ihsan” oluşumu içerisinde açık olarak ifade etmekte ve bunun inkarının mümkün olmadığım bildirmektedir.
Bu âlemde “Allah’tan başka bir şey görmedim” dersen, doğru söylemiş olursun.
Çünkü, Burasını Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sure 115. ayet anlatır ki;
feeynema tüvellu fesemme vechullahi “bu halde nereye tevelle/dönerseniz artık Allah’ın vechi semme/oradadır.”
“Nereye baksanız Hakk’ın vechi oradadır.” ve benzeri ayetlerde bu oluşum çok açık olarak bildirilmiştir.
ve bu rü’yet “ümmet-i Muhammed”e hastır.
Bu Âlemde “Allah görülmez” dersen, sana göre o da doğrudur. Ancak, sen sende olduğun sürece O’nu görmen, bilmen, anlaman mümkün olamaz; ta ki bir ihsan ehline ulaşıncaya kadar.
O sende kabiliyet görürse, seni velayet suyuyla yıkayıp bireysel nefs cenabetinden tahir edip, beşeri varlığını “nesh” (kaldırmak) suretiyle gerçek hakikatine ulaştırır. Bu da “ihsan” hakikatinin olgusudur. O zaman ne eski beşeri varlığını bulabilirsin, ve ne de âlemde Hak’’tan başka bir şey görebilirsin.
Ariflerden birine “Allah’ı görmek mümkün mü?” diye sorduklarında,
- “görmemek mümkün mü?” diye cevap vermiştir.
Ebu Yezid (El Bistami’den rivayet olduğuna göre) şöyle demiştir:
“Rabbımı rüyada gördüm ve “Sana nasıl varılır?” diye sordum.
Buyurdu ki: “Nefsini bırak ve gel” İtikatte imamımız İmam-ı Maturudi de, “dünyada iken Allah’ı görmenin mümkün olabileceğin! ifade etmiştir.”*[106]
Rabbınızın size lütfetmiş olduğu bu Zati ihsanları hadi inkar edin bakalım diyerek tekrar dikkatimizi çekip bu dünyaya geliş nedenimizi hatırlatmadadır.[107]
Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.
Burada bahesile razı ve merziye nefis mertebeleri içinde geçen nefsi radiyye ve mardiyye değil. Uluhiyet mertebesinden razılık ve marziyyedir.
Bu cennetler hakkında bilgi (Tevbe/89) âyetinde verilmişti.