İçeriğe atla
Tevbe 11Cüz 10 · Sayfa 188

Tevbe Sûresi 11. Âyet

التوبة

Sohbete sor

Fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fe-iḣvânukum fî-ddîn(i)(k) venufassilu-l-âyâti likavmin ya'lemûn(e)

Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekatı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme ayetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

Tevbe Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fe-ihvânukum fî-ddîn(i) venufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e) Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız. (9/11)


Âyetin zâhiri yönüne bakarsak ki tövbe edip kelime-i şehadet getirip, namaz kılar ve zekat verirlerse yani İslâm’ın şartlarını yerine getirirlerse onlar sizin din kardeşlerinizdir.

İçin iç yüzü yani bâtımızda din kardeşliği yani muhammediyet mertebesi yerine gelmiş olmakta mıdır?

Tevbe yani müşahade ile Hakikat-i muhammediyenin bir zuhuru olduğunu anlayıp, Âdem-i ve Havva-i mânânın hayal cennetinden beden arzına indirip peygamber hazeratının mertebelerini ikmal ederek namaz hali ile miracı yaparak muhammediyet mertebesine gönülde ulaşarak, elde edilen irfani bilgileri ihtiyaç sahibi olanlara 40 ta 1 değil, 39 unu vererek 1 ini kendine bırakak ilmi zekat’ın verilmesi gerekir ki bilen kavme hakkın âyetleri açıklansın.

Bu konu faydalı olur düşüncesi ile Nefsi Mülhime ve Nasuh Tevbesi hakkında malumat yerinde olacaktır.

NEFS-İ MÜLHİME” Nefs-i Mülhime: Kalbine gönlüne feyz ve ilham olunan kimse anlamındadır.

Zikri: “YA HU” dur.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

Kûr’ân-ı Keriym; Tahrim Sûresi; (66/8) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً

نَصُوحًا

(Ya eyyühellezine amenû tübû ilellahi tevbeten nasuha.) Meâlen: “Ey iman edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün.” Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmeye çalışmaktır.

Kûr’ân-ı Keriym; A’lâ Sûresi; (87/14) Âyetinde bu hâle işaret vardır.

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى

(Kad eflâha men tezekkâ) Meâlen: “Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer.” Yaşantısı: Nefs-i mülhime’nin iki yüzü vardır, biri levvâme’ ye diğeri, mutmeinne’ye bakar.

Görünüşü, (zahiri) zühd ve takva iledir, iç âlemi (batını) günah, haddini aşmak Hakk’tan ayrılmak yolundadır. Kendini beğenme, riya, medih edilme zevkidir. Kendini düşünen olup ham sofudur. Nefs-i mülhime’nin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır.

Ahlâkı şeytanidir, kibir, kendini beğenme, riya, mekr, huyudur, hâli, hile ve fitnedir, nasın ahlâkı fiilidir.

Nefs-i mülhime, hayra ve şerre kabiliyetli, ilham ve evham mertebesi’dir.

Rengi: Yeşildir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HU ismidir. Mürşidinin himmeti irşadı’dır.

Tarikat mertebesi’nin başlangıcıdır, KABZ ve BAST, hali’dir.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Evvelki hallerde samimiyyetle çalışmalarına devam eden sâlik bu mertebe’de Yavaş, yavaş hallerinin değiştiğini müşahede etmeğe başlar. Evvelce farkında olmadığı iç âlemine değişik duygular gelmeğe başlar, bunların bir kısmı (Melekî) ilham, daha çoğu’da (Şeytâni) evham’dır.

Burada en mühim mes’e le, gelen duyguları ayırd edebilme yeteneğine sahip olmağa çalışmaktır.

Eğer bu başarılırsa şeytâniler bertaraf edilip sadece melekilerden faydalanılmağa çalışılır. Buradan geriye dönmemek için tevbe-i NASÛH ile azmedip irade gücü oluşturulması yerinde olur.

Levvâme mertebesin de Yunus (a.s.) gibi balığın karnında yaşayan kimse burada balığın karnından çıkıp Nûh’un (a.s.) gemisine binmeğe çalışmalıdır.

“Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer” beyanıyla belirtilen iç ve dış bünyedeki temizlik, kişinin varlığının hakikatine doğru yolalmasını sağlar.

“Men esleme vechehu lillâhi ve hüve muhsinin” (4/125)

“Kim vechini-varlığını ALLAH’a teslim ederse ona ihsân olunur” Beyanında belirtildiği gibi daha sıkı bir çalışma ile yoluna devam eden salik bütün samimiyyetiyle Hakk’a yönelir. Bu çalışma onda zaman zaman ferahlık, zaman zamanda sıkıntı meydana getirir. Kolay olanı tercih ederse geri döner. Zor olanı tercih ederse daha ileriye gitme yolu açılır. Bu Hakk’ın ihsanıdır ve çok değerlidir. Ancak kendini tanıma yo- lunda olanla ra ihsan olunur.

*

* *

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevii Şerifi nin beşinci cildinde mevcud mevzuumuzla ilgili bir hikâyeyi özet olarak vermeğeçalışalım.

Geçmiş senelerde Nâsuh adlı bir kişi vardı. “hamam işçiliği” (Tellâklık) eder, bu sûretle kadınları avlardı.

Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü yoktu. Erkek olduğunu daima gizlerdi.

Kadınların hamamında tellâklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti.

Yıllarca böylece çalıştı, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile alamadı.

Çünkü sesi de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat nefsaniyette pek yüceydi, pek uyanıktı.

Çarşaf giyer başını örter, peçe takardı. Fakat nefsaniyeti azgın bir genç idi.

Bu sûretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı.

Tövbe etmeye çalışır, fakat kâfir nefs tövbesini bozdurup dururdu.

O kötü işli kişi, bir ârifin yanına gidip “benim için dua et” diye yalvardı.

O hür er, onun sırrını anladı ama Hakk hilmi gibi açığa vurmadı.

Dudağı kilitliydi ama, gönlünde sırlar vardı.

Dudağını yummuştu ama, gönlü seslerle doluydu.

Hakk şarabını içen ârifler, sırları bilirler ama örterler.

İşin sırlarını kime öğretirlerse de onun ağzını mühürlerler dikerler.

Ârif, tuhaf tuhaf güldü de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden, Hakk seni kurtarsın.

O dua, yedi ğöğü de geçti kabul edildi. O yoksulun işi, nihayet iyileşti, düzene girdi.

Çünkü ârifin o duası, her duaya benzemez. Ârif Hakk’da yok olmuştur, onun sözü Hakk sözüdür.

Hakk, kendi kendisinden, bir şey isterse, kendi isteğini nasıl reddeder?

Ululuk kaynağı Hakk, onu bu lânetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebeb halketti.

Nâsuh, hamamda tası doldururken padişahın kızının küpesindeki incilerden biri kayboldu ve bütün kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular.

Önce her kesin eşyasını araştırmak üzere hamamın kapısını iyice kapattılar.

Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi, inciyi çalanda rezil olmadı.

Bunun üzerine üstün körü işi bırakıp her kesin ağzını, kulağını, vücudundaki bütün delikleri adamakıllı aramaya koyuldular.

O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar.

Hepiniz soyunun, ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağrıldı.

Sultanın hizmetçileri, o değerli inciyi bulmak için bir bir, her kesi aramaya başladı- lar.

Nâsuh korkusundan tenha bir yere çekildi. Yüzü, korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları morarmıştı.

Ölümünü gözünün önünde görüyor, sonbahar yaprağı gibi tir, tir titriyordu.

Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim, ahtlar ettim, sonra onları bozdum. Ben, bana lâyık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı.

Arama nöbeti bana gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşe-ceğim?

Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak.

Böyle bir keder, böyle bir gam, kâfirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet medet!

Keşke anam, beni doğurmasaydı, yahud da beni bir aslan paralasaydı.

Rabb’ım, sana düşeni yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada.

Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim.

Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et.

Beni bu sefer de korur, suçumu örtersen ne olur? Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim.

Bu sefer de tövbemi kabul et de tövbemde durmak için yüzlerce kemer bağlayayım.

Bu sefer de kusurda bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme.

Hem böyle söylenip titremede, hem katre katre gözyaşları dökmede, hem de cellât- ların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryadetmedeydi.

Hiç bir kötü kişi bu hale düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor, Azrâil’i gözünün önünde görüyordu.

Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki; kapı ve duvar da onunla beraber ya Rabbi, ya Rabbi demeye başladı.

O yarabbi, ya Rabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu:

Herkesi aradık ey Nâsuh, sıra sende sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nâsuh kendisinden geçti, âdeta bedeninden rûhu uçtu.

Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hâl aldı.

Bedeninden amansız bir hâlde aklı gidince sırrı, derhal Hakk’a ulaştı.

Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı. Hakk, bir doğan kuşuna benzeyen canını, hu-zuruna çağırdı.

Muratsız gemisi kırılınca rahmet denizinin kıyısına düştü.

Akılsız, fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı. İşte o zaman rahmet denizi coştu.

Can beden ayıbından kurtulunca sevine sevine aslına gitti.

Can, doğan kuşuna benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır.

Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu. Keykubad’a uçar gider.

Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile âbı hayatı içer.

Zayıf zerre değerlenir, büyür. Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur.

Yüz yıllık ölü, mezarından çıkar. Mel’un şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset ederler.

Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyva verir, tazeleşir.

Kurt kuzuyla eş olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur.

Can-ı helâk eden o korkudan sonra. “Kaybolan inci buracıkta” diye müjdeler geldi.

Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu.

İnci bulundu, biz de neşelere daldık. Müjde verin inci bulundu.

Hamam, halkın bağrışmasıyle, hüzün gitti, feryadıyle, el çırpışıyle doldu. Ondan. Kendinden geçen, Nâsuh tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan helâllık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı.

Senden şüphe ettik, hakkını helâl et. Dedikodu da bulunduk, âdeta etini yedik, di- yorlardı.

Çünkü o, yakınlıkta herkesten önde olduğu için herkes daha ziyade ondan şüphe etmişti.

Nâsuh, has tellâktı mahremdi. Hattâ Sûltanla ruhları birdi, bedenleri ayrı.

Sûltana ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır.

Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar; aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi.

Onun için ondan helâllık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı.

Nâsuh, Bu bana Hakk’ın lûtfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben.

Benden helâllık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum.

Bana söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir, fakat bence apaçıktır bu.

Kim bende birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey, binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir.

Suçlarımı ve kötü hareketlerimi bir ben bilirim, bir de onları örten Rabb’ım.

Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o gözümde bir yelden ibaret oldu.

Yaptıklarımın hepsini Rabb’ım gördü de göstermedi, bu sûretle de kötülükle yüzümü sarartmadı.

Sonra da yine Rabb’ı mın rahmeti, kürkümü dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasib-etti.

Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farzetti.

Beni selvi ve süsen gibi azadetti. Bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı.

Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı.

Ah ettim, ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı.

O ipe sarıldım, dışarı çıktım. Neşelendim, ferahladım, semirdim, benzim kırmızılaştı.

Kuyunun dibinde zebun bir haldeydim, şimdi bütün âleme sığmıyorum.

Şükürler olsun sana ya Rabb’i. Beni ansızın gamdan kurtardın.

Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye kalkışsam yine şükründen âcizim.

Şu bahçede, şu ırmakların kıyısında halka “Keşke kavmim beni bilseydi, Rabb’ım beni ne yüzden yargıladı” diye nara atmaktayım dedi.

Ondan sonra birisi gelip Nâsuh’a iltifat ederek dedi ki: Padişahımızın kızı, seni çağırıyor.

Ey temiz kişi, padişahın kızı seni istemede, gel de başını yıka.

Gönlü, senden başka bir tellâk istemiyor. Onu ovmak, kille yıkamak senin işin.

Nâsuh, yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nâsuh’un hastalandı şimdi.

Yürü, koş, acele bir başkasını bul. Hakk hakkıyçin benim elim işe varmıyor artık.

Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider.

Ben bir kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım.

Rabb’ı ma sağlam tövbe ettim. Canım bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam.

O mihneti gördükten sonra ancak merkep olanın ayağı, tehlikenin bulundığu tarafa gider diyordu.....

*

* *

Böylece hedefi, nefs-i mutmeinne olan gönül ehli ağır, ağır, daha emin adımlarla yoluna devam eder.

ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin.

Bu mertebenin zikri olan esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra, yukarıda belirtilen idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetlerin en az (33) üçer def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç İhlâs bir Fâtiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ve ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.

Ancak dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonunda yaparız diğerleri de böyle devam eder.

Yukarı da bahsedilen KABZ hâli zaman, zaman gelen sıkılmalar, BAST hâli ise, ortada hiç bir sebeb dahi yok iken, neşelenme ve genişleme hâlidir.[14]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)