Fesîhû fî-l-ardi erbe'ate eşhurin va'lemû ennekum ġayru mu'cizi(A)llâhi(ﻻ) veenna(A)llâhe muḣzî-lkâfirîn(e)
Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkarcıları perişan edecektir.
Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.
Tevbe Suresi'nin 2. ayeti, müşriklere verilen bir mühletin ve bu mühletin sonuçlarının dilbilimsel bir ifadesidir. Ayet, 'dolaşma', 'aciz bırakma' ve 'rezil etme' gibi temel kavramlar üzerinden Allah'ın kudretini ve inkarcıların akıbetini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'seyahat' (سياحة) kelimesinin asıl anlamının 'yeryüzünde dolaşmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'fesîhû' emri, müşriklere tanınan dört aylık mühlet içinde serbestçe hareket etme iznini ifade eder, ancak bu izin bir tehdit ve uyarı niteliğindedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fesîhû' kelimesini 'yeryüzünde gezin, dolaşın' olarak açıklar. Bu bağlamda, müşriklere verilen bu süre zarfında istedikleri yere gitme, işlerini tamamlama imkanı tanındığını, ancak bunun nihai bir kurtuluş yolu olmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'seyahat' kavramının Kur'an'da bazen bir kaçış, bazen de bir tefekkür aracı olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, müşriklere tanınan bu 'dolaşma' süresi, Allah'ın onlara verdiği son bir fırsat ve aynı zamanda bir uyarı niteliğindedir; bu süre sonunda akıbetlerinin değişmeyeceği ima edilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'aciz' (عجز) kelimesinin 'bir şeye güç yetirememek, onu yapmaktan geri kalmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'gayru mu'cizî' ifadesi, müşriklerin Allah'ın iradesini ve hükmünü engelleme veya O'nu aciz bırakma gücüne sahip olmadıklarını kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'aciz' kelimesinin 'bir şeyin sonuna ulaşamamak, onu tamamlayamamak' anlamını taşıdığını açıklar. Bu ayette, müşriklerin Allah'ın takdir ettiği akıbetten kaçamayacakları, O'nun kudretini aşamayacakları ve O'nu zayıf düşüremeyecekleri vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'aciz' kökünün Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak kudretini ve insanların sınırlı gücünü karşılaştırmak için kullanıldığını belirtir. 'Gayru mu'cizî' ifadesi, Allah'ın planını bozmaya veya O'nun hükmünden kaçmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğinin altını çizer.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hazy' (خزي) kelimesinin 'rezillik, utanç ve aşağılanma' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'muhzî' kelimesi, Allah'ın inkarcıları dünyada ve ahirette zelil ve perişan edeceğini, onları utanç verici bir duruma düşüreceğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hazy' kelimesinin 'bir kimseyi küçük düşürmek, onu hor ve hakir kılmak' anlamını taşıdığını açıklar. Bu ayette, Allah'ın inkarcılara karşı uygulayacağı cezanın sadece fiziksel bir azap değil, aynı zamanda toplumsal ve manevi bir aşağılanma olacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hazy' kelimesinin 'bir kimsenin şerefinin ve itibarının zedelenmesiyle ortaya çıkan utanç hali' olduğunu belirtir. Ayetteki 'muhzî' ifadesi, inkarcıların Allah'a karşı geldikleri için hem bu dünyada hem de ahirette onurlarını kaybedeceklerini ve rezil olacaklarını ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Fesîhû fî-l-ardi erbe’ate eşhurin va’lemû ennekum gayru mu’cizi(A)llâhi veenna(A)llâhe muhzî-lkâfirîn(e) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir. (9/2)
Yine Elmalılı tefsirinde bu âyet hakkında;
"Seyahat", suyun akması gibi, kolayına geldiği şekilde yeryüzünde gezip dolaşmaktır, şehirlerden ve beldelerden uzaklara varıncaya kadar istediği yere gitmek ve seyr ü sefer etmektir. Bu suretle seyahat anlamı içinde serbestçe dolaşmak ve genişçe hareket etmek mânâsı vardır. Sonra alışılmış şartların dışına çıkılacağından seyahat sırasında yemek içmek konularında da bir nevi imsak ve perhiz gerekeceğinden, bir bakıma oruçlunun seyahat edene benzetilmesi de onun önemli bir hazırlığı icap ettirmesinden dolayıdır. Bu da geçim sıkıntısı olmamaya ve refaha bağlı bulunur. Bunun için "seyahat ediniz" sözünde "gidiniz veya seyr ü sefer ediniz" sözünden daha fazla bir genişlik ve müsaade mânâsı ve daha ziyade hazırlıklı bulunmak ihtarı vardır. Emir şeklinde yapılmış olan bu ihtar ve uyarıdan maksat, mutlaka seyahata çıkınız şeklinde bir emir değildir. Bu mutlak anlamda bir ibahadır ki, şöyle demek olur:
Ey bu haberin kendilerine eriştiği ahit yapmış olan müşrikler, birdenbire ve habersiz bir şekilde muâhedenizin feshiyle haksızlığa uğratılacağınızı sanmayın, şu andan itibaren size dört ay daha mühlet var. Bu süre içinde katil ve savaş gibi saldırılardan uzak olarak, dilediğiniz gibi, geniş geniş hazırlanmakta serbestsiniz ve hürsünüz. Ondan sonra ilişkilerimiz tamamen kesilmiş ve savaş durumu başlamış olacağından bu müddet içinde kendi can ve mal güvenliğinizi iyice düşününüz, her türlü ihtiyat tedbirini alınız, harp hazırlıkları yapmak, savunmaya hazırlanmak, kaçacak veya sığınacak bir yer bulmak gibi kendiniz için uygun görüp arzu edeceğiniz hususların yerine getirilmesi konularında gerek İslâm diyarında, gerek yeryüzünün başka bölgelerinde bir seyyah durumunda dilediğiniz gibi iyice hazırlanınız.
Bu suretle âyetten maksadın böylesine bir serbestliği bildirmek ve uyarıda bulunmak olduğu halde, bunun "dört ay daha seyahat edebilirsiniz" şeklinde bildirilmeyip de "seyahat ediniz" şeklinde bir emir kipiyle açıklanması iki nükteyi içine alır:
Birisi, bu seyahat ve hazırlığın onlardan istenen bir şey gibi olduğuna işarettir.
İkincisi; her ne yaparlarsa yapsınlar, her nereye giderlerse gitsinler, Allah'ın hükmüne mahkum bulunduklarını ifade etmektir. Hatta çok önemli olan bu husus ayrıca ve açıkça ortaya konularak buyuruluyor ki:
Dört ay daha seyahat ediniz ve bununla beraber şunu da biliniz ki, siz öyle seyahat ve hazırlıklarla Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. O'ndan kaçıp kurtulacak değilsiniz. Ve şurası kesindir ki, Allah kâfirleri hor ve hakir bir hale getirecek ve perişan edecektir.
Bundan sonra eski itibarlı halinizi sürdürmenize imkân yoktur. Ya küfürden ve şirkten vazgeçip Allah'ın emrine boyun eğer, teslim olursunuz, ya da dünya ve ahirette perişan olursunuz.
Bu dört ayın Şevval'dan itibaren Muharrem sonuna kadar olan dört ay olduğu hakkında Zührî'den bir kavil varsa da, diğer tefsir âlimleri, bu tebliğin yapıldığı Zilhicce'nin onuncu gününden itibaren Rebîu'l-âhir'in onuna kadar geçen dört aylık süre olduğunu söylemişlerdir ki, doğrusu da budur. Zira Cessas'ın da hatırlattığı ve üzerinde durduğu şekilde raviler, bu sûrenin, Hz. Ebu Bekir'in hac emiri olarak Medine'den hareketinden sonra nazil olduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Şu da var ki, o sene henüz müşriklerin âdeti olan "nesî' " kalkmamış olduğundan Zilhicce'nin onu sayılan hac günü, gerçekte Zilka'de'nin onu demek olduğu için söz konusu dört ayın sonu da Rebîu'l-evvel ayının onuncu günü demek olduğu da, Ebu Hayyan'ın nakline göre Mücahid gibi bazı müfessirler tarafından zikredilmiştir. Şu halde Muharrem sonu sadece önceden antlaşması olmayan müşrikler hesabına göz önünde bulundurulmuş olabilir. Bunun da başlangıç tarihinin Şevval'in başından değil, yine âyetin ilan günü olan Zilhicce'nin onundan itibaren hesap edilmesi gerekir. Nitekim İbnü Abbas'dan böyle rivayet de bulunmaktadır.