Vemâ mene'ahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû bi(A)llâhi vebirasûlihi velâ ye/tûne-ssalâte illâ vehum kusâlâ velâ yunfikûne illâ vehum kârihûn(e)
Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah'ı ve Resulünü inkar etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.
İnfakların onlardan kabul olunmamasına sebep, gerçekte Allah'a ve Resulüne inanmamaları, namaza ancak üşene üşene gelmeleri, verdiklerini de ancak istemeye istemeye vermeleridir.
Tevbe Suresi 54. ayet, münafıkların amellerinin kabul edilmeyişinin temel nedenlerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, inançsızlık, ibadete karşı isteksizlik ve infakta gönülsüzlük gibi kavramlar üzerinden münafıkların iç dünyalarını ve eylemlerinin geçersizliğini açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'men' kökünü 'bir şeyi bir şeyden alıkoymak' olarak tanımlar. Ayetteki 'menea' fiili, münafıkların küfürleri, tembellikleri ve kerih görmeleri sebebiyle infaklarının kabul edilmesine mani olunduğunu belirtir. Bu, ilahi bir engelleme ve kabul etmeme durumudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'menea' fiilinin mecazi olarak 'bir şeyin gerçekleşmesini imkansız kılmak' anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayette, münafıkların amellerinin kabul edilmesinin önündeki engelin, onların kendi içsel durumları ve inançsızlıkları olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kabl' kelimesinin 'bir şeye yönelmek, onu almak, kabul etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tukbele' fiili, münafıkların infaklarının Allah tarafından rıza ile karşılanmaması, yani sevap olarak kabul edilmemesi durumunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kabul' kavramını 'bir şeyi hoşnutlukla almak ve ona karşılık vermek' olarak açıklar. Ayetteki 'tukbele' fiili, münafıkların infaklarının zahiren verilmiş olsa da, batınlarındaki küfür ve riya sebebiyle ilahi kabulden mahrum kaldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın nimetlerini örtmek, O'nun varlığını ve birliğini inkar etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'keferû' fiili, münafıkların Allah'a ve Resulüne karşı temel inançsızlıklarını, yani İslam'ın temel prensiplerini reddetmelerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu, bu nedenle 'nimetleri örtmek' yani nankörlük etmek ve 'Allah'ın varlığını örtmek' yani inkar etmek anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'keferû', münafıkların kalplerindeki inançsızlığı ve bu inançsızlığın amellerinin kabulüne engel teşkil ettiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr'ün sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini ve peygamberin getirdiklerini reddetme eylemi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'keferû', münafıkların sadece kalben değil, eylemleriyle de bu inkarı sürdürdüklerini ve bunun infaklarının kabulüne mani olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesel' kelimesini 'bir işi yapmaya karşı isteksizlik ve gevşeklik' olarak tanımlar. Ayetteki 'kusâlâ' kelimesi, münafıkların namaza karşı duydukları içsel isteksizliği, onu bir yük olarak görmelerini ve bu nedenle namazlarını hakkıyla eda etmemelerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kusâlâ'nın 'tembeller' anlamına geldiğini ve bu durumun münafıkların ibadetlere karşı samimiyetsizliklerinin bir göstergesi olduğunu belirtir. Namaza isteksizce gelmeleri, onların kalplerindeki imanın zayıflığının bir yansımasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerh' kelimesini 'bir şeyi istememek, ondan hoşlanmamak' olarak açıklar. Ayetteki 'kârihûn' kelimesi, münafıkların infak ederken içlerinde bir hoşnutsuzluk, bir zorlama hissi taşımalarını, yani Allah rızası için değil, başka saiklerle infak ettiklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kerih' kelimesinin 'nefret edilen, istenmeyen' anlamında kullanıldığını belirtir. Münafıkların infak ederken 'kârihûn' olmaları, onların bu eylemi gönülsüzce, bir yükümlülükten kurtulmak veya riya amacıyla yaptıklarını, dolayısıyla amellerinin batıl olduğunu ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Vemâ mene’ahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû bi(A)llâhi vebirasûlihi velâ ye/tûne-ssalâte illâ vehum kusâlâ velâ yunfikûne illâ vehum kârihûn(e) Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur. (9/54)
Onları kendilerinden, nafakalarını kabul olunmaktan engelleyen de başka birşey değil, ancak şu halleridir ki, bunlar hakikatte Allah'a ve Resulü'ne küfrettiler, inanmayıp inkâr ettiler. Ve namaza da ancak tembel tembel, üşene üşene, gelirler, başka türlü gelmezler infakı da ancak hoşlanmaya hoşlanmaya yaparlar, başka türlü yapmazlar. Yani Allah ve Resulü'ne kalben küfürleri devam ettiğinden, namazın ve infakın ne yerine getirilmesindeki sevaba, ne de terkinden dolayı günaha inanmadıklarından, adeta namazı boşuna bir külfet, infakı da bir cereme, bir zarar saydıklarından, bu gibi görevleri yaparken, bunları kalben iman ve gönül hoşluğu ile seve seve ve Allah rızası için değil başka bir maksat, dış görünüşü kurtarmak için yaparlar. Bundan dolayı infakı bir istek ve benimseme söz konusu olmadan görünüşte gönül hoşluğu ile yapıyormuş olsalar bile o nafakaların Allah yoluna harcanması yine de canlarını sıkar. Bunu gönülden isyan ederek ve istemeyerek verirler. Şüphe yok ki, bir kimsenin inanmadığı bir şeyi yapması, dışardan belli etmese bile kendi içinde mutlak bir isteksizlik konusudur. Hasılı kabule engel olan mutlak fısk ve günah değil, küfürdür. Ve önceki "kerhen" tabiri belli olan isteksizliği, ikinci "karihun" ise içlerindeki mutlak isteksizliği ifade eder.[58]
Gönlün önemi burada bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Bir tavuk bile kümesi, falluğu olmazsa yani uyun ortam meydana gelmezse yumurtlamaz isteksiz olur. Olsa bile o yumurtanının randımanı düşüktür. O gönülde Hakka iman, resülüne muhabbet olmazsa ilimleri ve mir’ac olan namaz kabul olmaz ki Uluhiyet ve Risalet mertebesini inkar etmektedirler. Gönülsüzce, gönül zâti mahaldir. Bundan önce ef’âl, esmâ, sıfât mertebeleri bu gönülde faaliyete geçirilir. Böyle mertebelerin faaliyete geçmediği bir gönül de haliyle gönülsüz olur ve ilimleri hakk ilmi olmaz ve mir’aclarıda usül ve mertebesine uygun olmadığı için kabul olmaz.