İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel'âmilîne ‘aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velġârimîne vefî sebîli(A)llâhi vebni-ssebîl(i)(s) ferîdaten mina(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekat toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sadakalar ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar, o işte çalışan görevliler, müellefei kulûb (kalbleri İslâm'a ısındırılacaklar), köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Tevbe Suresi 60. ayet, zekatın sarf edileceği sekiz sınıfı detaylandırarak, bu ibadetin toplumsal adalet ve dayanışma işlevini vurgular. Ayet, zekatın kimlere ve hangi amaçlarla verileceğini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sadaka' kelimesinin 'sıdk' (doğruluk) kökünden geldiğini belirtir. Sadaka, kişinin Allah'a olan imanının ve samimiyetinin bir göstergesi olarak malından verdiği şeydir. Ayetteki 'es-sadakât' ise, şer'î anlamda farz kılınan zekatı ifade eder ve çoğul gelmesi, farklı türdeki zekatları veya zekatın farklı sınıflara dağıtılmasını ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sadaka' kelimesini 'zekat' anlamında kullanır. Ayetteki 'innemâ' edatıyla birlikte gelmesi, zekatın sarf yerlerinin münhasıran bu sınıflarla sınırlı olduğunu vurgular. Bu, zekatın keyfi değil, belirli bir ilahi hükme tabi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sadaka' kavramının Kur'an'da hem genel gönüllü bağışları hem de özel olarak farz olan zekatı kapsadığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, 'zekat'ın teknik anlamını taşır ve İslam toplumunda malın yeniden dağıtımındaki merkezi rolünü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fakir' kelimesini 'ihtiyaç sahibi' olarak açıklar. Ayetteki 'fakirler', zekatın öncelikli olarak verilmesi gereken, geçim sıkıntısı çeken ve malı olmayan veya malı olsa bile nisap miktarına ulaşmayan kişilerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fakir' kelimesinin 'fakar' (omurga) kökünden geldiğini ve omurgası kırılmış gibi zayıf düşmüş, ihtiyaç içinde olan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fakirler', zekatın toplumsal dengeyi sağlamak ve yoksulluğu gidermek amacıyla tahsis edildiği ilk sınıftır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, fakir ile miskin arasındaki farka değinir; fakirin miskinden daha kötü durumda olduğunu, hiç malı olmayanı veya çok az malı olanı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki sıralama, zekatın öncelikli olarak en muhtaçlara verilmesi gerektiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'miskin' kelimesinin 'sükûn' (hareketsizlik, durma) kökünden geldiğini ve ihtiyaçtan dolayı hareket edemeyen, bir yerde kalmış kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'miskinler', fakirlerden sonra zekatın verileceği ikinci sınıfı oluşturur ve onların da toplumsal desteğe muhtaç olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, miskinin fakirden farklı olarak, bir miktar malı olsa da bu malın geçimine yetmediğini veya hiç malı olmasa da dilenmekten utandığı için durumunu belli etmeyeni ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bu ayrım, zekatın farklı derecelerdeki ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını sağlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'miskin' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, genellikle 'fakir' ile birlikte anıldığını ve her ikisinin de yoksulluk durumunu ifade ettiğini ancak aralarında ince bir fark olduğunu belirtir. Miskin, fakire göre daha az muhtaç veya durumu daha gizli olan kişidir. Ayet, bu iki sınıfı da zekatın alıcıları arasına katarak kapsamı genişletir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'farz' kelimesinin 'bir şeyi kesip ayırmak, belirlemek' anlamından geldiğini ve şer'î olarak Allah tarafından kesin olarak emredilen şeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'farîdaten minallahi' ifadesi, zekatın bir lütuf veya gönüllü bağıştan öte, ilahi bir emir ve Müslümanlar üzerindeki bir hak olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'farz'ın, Allah Teâlâ'nın kullarına kesin olarak emrettiği ve terkinde ceza olan hüküm olduğunu açıklar. Bu ayetteki kullanımı, zekatın sadece bir tavsiye değil, aksine yerine getirilmesi zorunlu bir ibadet olduğunu ve bu ibadetin sarf yerlerinin de ilahi iradeyle belirlendiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'farz' kavramının Kur'an'da ilahi buyrukların bağlayıcılığını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'farîdaten minallahi' ifadesi, zekatın dağıtımının keyfi olmaktan çıkarılıp, Allah'ın belirlediği sosyal ve ekonomik düzenin bir parçası haline getirildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakîm' isminin 'hükm' (hikmet, yargı) kökünden geldiğini ve Allah için kullanıldığında, her şeyi en doğru ve en uygun şekilde yapan, ilmi ve kudretiyle her şeyi kuşatan anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'hakîm' ismi, zekatın sarf yerlerinin belirlenmesindeki ilahi hikmeti ve bu hükmün toplumsal faydalarını işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hakîm' isminin, Allah'ın her şeyi bir hikmetle yarattığını ve her hükmünde bir maslahat bulunduğunu ifade ettiğini açıklar. Zekatın bu sekiz sınıfa tahsis edilmesi, Allah'ın mutlak hikmetinin bir tecellisidir ve bu dağıtımın toplumsal adaleti ve refahı sağlama amacı güttüğünü gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hakîm' isminin Kur'an'da Allah'ın ilahi düzeni ve adaletini yansıtan bir sıfat olduğunu belirtir. Ayetin sonunda 'Allah bilendir, hikmet sahibidir' denilmesi, zekat hükmünün rastgele değil, tam bir bilgi ve hikmetle konulduğunu, dolayısıyla bu hükmün ardında derin bir anlam ve fayda olduğunu vurgular.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel’âmilîne aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velgârimîne vefî sebîli(A)llâhi vebni-ssebîl(i)(s) ferîdaten mina(A)llâh(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/60)
Bu âyet hakkında Zekât ve İnfak konusunda yapmış olduğumuz çalışmamız faydalı olacaktır.[64]
1-2) YOKSULLAR VE DÜŞKÜNLER.
3) ZEKÂT İŞLERİNDE ÇALIŞANLAR.
4) MÜELLEFE-İ KULÛB.
5) KÖLELER.
6) BORÇLULAR.
7) ALLAH YOLUNDA OLANLAR.
8) YOLDA KALMIŞ KİMSE.
Tevbe sûresinin 60. âyetinde Sadaka-Zekât verilecekler[65] 8 sınıf olarak Cenâb-ı Hakk’ın tasnif ettiği bellidir. Zâhirende bunların kim olduğu bellidir.
Peki, batînen zekât alacak ve verecek kişiler kimlerdir…
Biat âyeti; 48. Fetih Sûresinin 10. Âyetidir. (48+10=58) dir. 5 hazret mertebesi ve 8 cennettir.
“Abdiyyet, Risalet, Uluhiyyet” tatbikati ile biat edildiği ve Selâmete erildiği zaman 5 hazret mertebesinin Nur-u ile aydınlanmaya kişinin gönlü müsait hale gelmiş olur…
Bu sohbet ile zâhir ve bâtın ile “Nûr” ile saliğin gönlüne ulaştırılır. Bu ulaşım vekaleten Allah c.c. esmâsı yönü ile asaleten ulaştıranın İsm-i Hassı yönündendir… Rabb-ini hamd den aciz kalıp, rabbinin kendisinin övdüğü gibi övemeyen yani hakikatini ondan başkası olduğunu anlayıp bu tevbeyi yapmayan hayal ve vehimden başka bir şey ulaştıramaz. Bilindiği gibi Zekât helal ve elde olan para-mal ile verilir. Elde kaydı olmayanın neyi verilebilir…
Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır.
Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir.
Zekât işlerinde çalışanlar; yolda kendilerine bazı küçük görev veren kişiler… Mânâ da yaptıkları çalışmalar ve ilgilendikleri kişilerden gelenleri bir araya toplayıp yolun başında bulunan kişiye gönderip. Bunların bir süzgeçten geçirip harmanlanın taliplilerine tekrar ulaştırılmasıdır. Bu görev verilmiş kişiler ustalık eğitimi, usta öğreticiliği eğitimi almaktadır. Bunların durumuna göre gerekli eğitimi vermektir.
Müellef-i Kulûb; “gönülleri ısındırılan, yumuşatılan kimseler” … Kendisinde bir takım irfaniyet emaresi ve yola karşı muhabbeti görülen kişilerin… İmkanlar dahilinde kendilerinin sohbetlere çağırılarak, kitaplardan verilerek veya tavsiye edilerek ilgilen kişilerin sahanın varlığından haberdar edilerek… İsteyenlerin yola katılma ve bu ilmi bilgilerden Zekât verilmesidir…
Köleler; Köle bilindiği gibi her türlü kendi tasarrufu bir başkasının elinde bulunan ve onun tasarrufunda olan kimsedir…
Bir gün köle ve efendisi caminin yanından geçiyormuş. Sabah namazı vaktiymiş. Köle, efendi sen biraz bekle de sabah namazını kılayım demiş. Efendi peki olur demiş ve içeriye giren köleyi beklemeye başlamış… İçeri giren cemaat dışarı çıkmış ama bir türlü köle dışarı gelmiyormuş… Efendi seslenmiş niye dışarı gelmiyorsun demiş. Köle, sen niye içeri gelmiyorsun Efendi demiş… Efendi gelemem demiş. Köle de, işte seni içeri sokmayan beni dışarı bırakmıyor demiş…
Kıssa dan hisse bu ya, nefsinin kölelerini bu esaretten kurtarmak için kendilerine verilen ilim de bu kısmın zekâtı olmaktadır…[66]
Borçlular; borçlu olan bir kimse ise normalde bir başkasına borçlu olan kimsedir. Hakikatte ise hakikatine borçlu olandır. Bir gün iki arkadaş ilim tahsili için bir hocaya gitmişler. Evladım sen ne kadar biliyorsun demiş. Hiç bilmiyorum demiş. Sen 1 lira vereceksin demiş. Diğerine sen ne kadar biliyorsun demiş. Az biliyorum deyince 2 lira vereceksin cevabını almış. Arkadaşım hiç bilmiyor 1 lira verecek. Ben bildiğim halde niye 2 lira vereceğim deyince 1 lira öğretim karşılığı, bir lira ise bildiklerini unutturma karşılığında diye cevap almış…
İşte kişi ne kadar nefsinin, hayali ve vehimi ile öğrendiği bilgiler ile borçlu duruma düşmektedir… Bu borcun telafisi ile hakikat ilmi ile bu hayal ve vehimi bilgilerin unutturulmasıdır.
Allah yolunda olanlar; âyet-i kerimede burada geçen ifade “fi sebilillah” hiçbir karşılık beklemeden Allah yolunda olanlardır… Allah yolunda nefsi ile cihad edenlerdir…
Kişi bazen bulunduğu yerden istifade edemeyebilir veya bulunduğu yer kendine yeterli olmaya bilir. İşte Allah için Allah yolunda olan kimse, nefsi veya başka bir beklenti içinde olan kimse değil. Yeri gelmiş iken yazayım böyle bir arayış içinde iken gittiğim bir dergahın başı olan rahmetli Mustafa Dede isimli zat sen Allah için buraya geliyorsun kendine dikkat et buraya her türlü kimse gelir. Çorba için gelir, iş için gelir, para için gelir, vs. için gelir diye gelir uyarmıştı…
Böyle bir kimse Fena Fİş-şeyh, Fena Fİr Resül, Fena Fİllah mertebesinde olabilir. Hiçbir karşılık beklemeden bu yoldadır. Bulunduğu yerden uygun iznini alır. Eğer izin vermezse bu durumdan zaten haberi yoktur. Ve kendisine İlm-i, Ayn-i ve Hakk-ı olan zekât durumuna göre verilir…
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine, lisân-ı Muhammed-î’den hiç eksiksiz nefh etmiştir.
Bu oluşum:
Sahâbî’lerden-----tabiin’e, onlardan -----tebe-i tabiine ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri tarafın-dan yeni gelenlere nefh edilerek devam etmektedir.
ca’l ettik (kıldık) “nûr” esmâ mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir.
“Bir nûr
Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir.
“Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz.” Bazı kullarımız’da “Hâdi” ismini zuhura getireceğiz.
Sen doğru yola hidayetleyen (rehberlik) edensin.
Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı müstakim,” daha sonra da“sıratullah” tır.
Bu da “isra” ve “mi’râc” tır, ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin”den, “zâtına”dır.
“Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur, O’ndan zuhur ettiğinden yine “her şey O’na seyredecek, O’na dönecektir.
Zat-ı ilâhi Rûh, nûr, ve madde mertebesiyle zuhur-dadır. Bunlardan “nûr” ve “Rûh” unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.[67]
Yolda kalmış kimse; yol halidir kişinin başına çeşitli işler gelir ve gideceği yere varamaz. Bulunduğu yer bazı durumlardan istemez, yolunun başının ömrü vefa etmez. Durumu yola devam etmesine uygun ise yola alınır ve intibakı sağlanır. Yeri tesbit edilir. Ve yoldan gerekli ilim sütü ile yardım edilir…
Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtında da nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.
Ve yolda kalanlara da yardımcı olmak, bunlar talebeler de olabiliyorlar, zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de Hakk yolunda olan kimseler demektir, yani mânevi yol ehli olanlara da yardım edin ki esas yardımda bu oluyor. Zâhiri yapılan yardım ancak dünyadaki ihtiyacını gidermek için olan bir yardımdır, ama bâtıni yol ehline yapılan yardım ebedidir.
Dilencilere, onlarda, zâhir olarak bildiğimiz fakirler olup dilenenlerdir, birde Hakk’ın gani kapısında fakr ile dilenenler yani İlâh-î ilme talip olanlardır, İlâh-î ilmi dileyenlerdir. Bu avami mânâ da dilenmek değilde murat etmek mânâsınadır.
Ve kölelere, gerçi zamanımızda zâhiri kölelik fiilen kalkmış gibi ama aslında bu kölelik günümüzde çok daha ağır bir şekilde sürdürülüyor. Şimdi maddenin kölesiyiz, kimse bizi tutup bir yerlere götürüp suçsuz yere, hapse atmıyor ama madde öyle bir boğazımıza sarılmış ki bizi kendi istikametine doğru alabildiğine koşturarak götürüyor. İşte bu tür nefis kölelerine, onlara kendi hakikatini anlatmakta onları hürriyete kavuşturmaktır, fakat para vermek sûretiyle değil, kendisini kendisine tanıtmak sûretiyle, nefsinin köleliğinden kurtarmak sûretiyledir.
Zekâtını vermesi lâzımdır, maddi zekâtını verdiği gibi bâtıni zekâtını vermesi lâzımdır, yani ilmin zekâtını vermesi lâzımdır.[68]