Veminhumu-lleżîne yu/żûne-nnebiyye veyekûlûne huve użun(un)(c) kul użunu ḣayrin lekum yu/minu bi(A)llâhi veyu/minu lilmu/minîne verahmetun lilleżîne âmenû minkum(c) velleżîne yu/żûne rasûla(A)llâhi lehum ‘ażâbun elîm(un)
Yine onlardan peygamberi inciten ve "O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır" diyen kimseler de vardır. De ki: "O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, mü'minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resulünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır."
Yine onların içinde öyleleri vardır ki, Peygamber'i incitiyorlar ve "O her söyleneni dinleyen bir kulaktır." diyorlar. De ki; "Sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a inanır, müminlere inanır, ayrıca sizden iman edenlere de bir rahmettir". Allah'ın Resulünü incitenlere acıklı bir azap vardır.
Bu ayet, Peygamber'i inciten münafıkların sözlerini ve bu sözlere karşı Peygamber'in vasıflarını ele almaktadır. Ayet, 'üzün' (kulak) kelimesinin hem olumsuz hem de olumlu bağlamda kullanımını, 'yü'zûne' (incitmek) fiilinin anlam derinliğini ve 'rahmet' (merhamet) kavramının müminler için taşıdığı değeri dilbilimsel bir yaklaşımla ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'eza' kelimesini 'nefse veya bedene isabet eden kötü şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'yü'zûne' fiili, münafıkların Peygamber'e sözlü olarak verdikleri rahatsızlığı, onu incitmeyi ve ona eziyet etmeyi ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir zarar değil, aynı zamanda manevi bir rahatsızlık ve üzüntü verme durumudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'eza' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'zarar' ve 'eziyet' anlamında kullanıldığını belirtir. Burada 'yü'zûne' fiili, münafıkların Peygamber'e karşı kullandıkları incitici sözler ve davranışlarla ona verdikleri zararı mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'eza' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a, Peygamber'e veya müminlere karşı yapılan rahatsız edici ve zarar verici eylemleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yü'zûne', Peygamber'in şahsiyetine yönelik yapılan, onu üzen ve itibarını zedelemeye çalışan sözlü saldırıları vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'üzün' kelimesinin burada iki farklı bağlamda kullanıldığını açıklar. Münafıkların 'o bir kulaktır' demesi, onun her söylenene inanan, saf bir kişi olduğunu ima etmektir. Ancak Peygamber'in cevabında geçen 'üzünü hayrin' ise, onun sadece hayırlı sözleri dinleyen, doğruyu kabul eden bir kulak olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'üzün' kelimesinin hem işitme organı hem de mecazi olarak 'dinleyen, kulak veren' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki ilk kullanımda münafıklar, Peygamber'i 'her şeye kulak veren, kolayca aldatılan' biri olarak nitelerken, ikinci kullanımda Peygamber'in 'hayırlı olanı dinleyen ve kabul eden' vasfı öne çıkarılır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'üzün' kelimesinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Bir kişiye 'üzün' denilmesi, onun çok dinleyen, her şeyi kabul eden veya çok sır tutan biri olabileceğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, münafıklar Peygamber'i 'her şeye kulak kesilen' biri olarak aşağılarken, ayet bu ifadeyi 'hayırlı olanı dinleyen' şeklinde olumlu bir vasfa dönüştürür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin 'tasdik etmek, güvenmek ve emniyet vermek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yü'minu billâhi' (Allah'a inanır) ifadesi, Peygamber'in Allah'ın varlığını, birliğini ve gönderdiği her şeyi tasdik ettiğini gösterir. 'Yü'minu lil-mü'minîne' (müminlere inanır) ise, onların sözlerine güvendiğini, onları tasdik ettiğini ve onlara karşı emniyet hissettiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'îmân'ın 'kalben tasdik ve dil ile ikrar' olduğunu vurgular. Peygamber'in Allah'a imanı, onun risaletinin temelidir. Müminlere imanı ise, onların samimiyetine ve doğruluğuna olan güvenini, dolayısıyla ümmetine karşı beslediği şefkat ve merhameti gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îmân'ın sadece bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda bir güven ilişkisi kurmayı da içerdiğini belirtir. Peygamber'in müminlere inanması, onların sözlerine itimat etmesi ve onlara karşı bir emniyet duygusu taşıması, onun ümmetiyle olan güçlü bağını ve onlara duyduğu sevgiyi yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesini 'kalbin incelmesi ve şefkat göstermesi' olarak tanımlar. Ayetteki 'rahmetun lillezîne âmenû minkum' ifadesi, Peygamber'in müminlere karşı duyduğu derin şefkat ve merhameti, onlara yol gösterici ve kurtarıcı bir lütuf oluşunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'rahmet'in Allah'tan geldiğinde nimet, Peygamber'den geldiğinde ise şefkat ve hidayet anlamına geldiğini belirtir. Burada Peygamber'in müminler için bir rahmet olması, onun getirdiği dinin ve şahsiyetinin müminler için bir kurtuluş ve esenlik vesilesi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın insanlara yönelik lütuf ve ihsanını ifade ettiğini, ancak Peygamber bağlamında ise onun insanlara karşı duyduğu şefkat ve merhametle birlikte getirdiği hidayeti de kapsadığını belirtir. Peygamber'in müminler için rahmet olması, onun onlara karşı gösterdiği anlayış, bağışlayıcılık ve yol göstericilikle açıklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesini 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' kökünden türeterek, 'insanı arzu ettiği şeyden alıkoyan, ona acı veren şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'azâbun elîm' (can yakıcı azap), Peygamber'i incitenlere ahirette verilecek olan şiddetli ve sürekli bir cezayı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'azab'ın 'şiddetli ceza' anlamına geldiğini belirtir. Peygamber'i incitenlere vaat edilen bu azap, onların işledikleri büyük günahın karşılığı olarak hem dünyevi hem de uhrevi bir cezayı kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azab'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarlara verilen acı verici ve caydırıcı bir ceza olduğunu vurgular. Ayetteki 'azâbun elîm', bu cezanın niteliğini, yani şiddetli ve elem verici olduğunu açıkça ortaya koyar.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Veminhumu-llezîne yu/zûne-nnebiyye veyekûlûne huve uzun(un) kul użunu hayrin lekum yu/minu bi(A)llâhi veyu/minu lilmu/minîne verahmetun lillezîne âmenû minkum velleżîne yu/zûne rasûla(A)llâhi lehum azâbun elîm(un) Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah’a inanır, mü’minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.” (9/61)
Şunlar da onlardandır ki, Peygambere eza ederler. Münafıklardan bir kısmı aralarında konuşurken Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hakkında ileri geri konuşmuşlar, içlerinden bazıları "Onun hakkında böyle dedikodu yapmayınız, korkarız ki, kulağına gider, o zaman da bizim için iyi olmaz." demişler. Cülas b. Süveydî, "Biz dilediğimizi söyleriz, sonra da onun yanında söylediğimizi inkâr ederiz, üstüne bir de yemin bastırdık mı, o da hemen bizim doğru söylediğimize inanır, Muhammed duyduğuna inanan bir kulaktır." demiş. İşte bunu açıklamak üzere buyuruluyor ki: Ve o bir kulaktır, derler. Yani ne söylenirse dinler, reddetmez, belirtilerine göre kabul olunup olunmayacağı ayırdetmez, yutar, sanki kendisi bütünüyle bir kulaktan ibaretmiş gibidir. Araplar casusa "ayn", yani "göz" dedikleri gibi, her söylenene kanan, her işittiğine inanan saf kimseye de "üzün" yani "kulak" derler. Hz. Peygamber de münafıkların kabahatlerini yüzlerine vurmaz, merhamet ve kerem gösterirdi. Özellikle yemine çok saygı gösterirdi. Onlar da onun bu tutumunu, onun saflığına verirlerdi. Ondan dolayı böyle söylemişlerdi.[69]
Mesnevi-i Şerif beyitlerinde Efendimiz (s.a.v.) in kulak olması hakkında;
103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.
“Hezl”den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede (Muhammed, 47/36) “Dünyâ hayâtı laib lehvdir” buyuruluyor. Ve “yalan”dan murâd dahi, vücûdda da’vâ-yı istiklâldir. Ya’nî “Hezlden ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve e'nâniyet davâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağalan zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!”
104. Muhammed’in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kûr'ân 'da "Hüve üzün" der.
Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve sâvtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de o sultân-ı enbiyâyı (Tevbe, 9/61) ya’nî “O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tevbe’de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Tevbe, 9/61) Ya’nî “Ve münâfıklardan ba’zıları vardır ki Peygamber’ e eziyet ederler ve “O kulaktır” derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!” Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in gıyâbında münâfıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi, içlerinden ba’zıları: “Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepaze eder” dedi.[70] Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya’nî “Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrârınızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır” buyruldu.
105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tazeyiz O murzıdır; biz sabiyiz.
O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücûdunun hey’et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Mu- hammedînin ervahı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabileriz. Uzaktan ve yakından hey’et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaıyyetten bu-luruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye’nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer’in sesini işitti.