İçeriğe atla
Tevbe 71Cüz 10 · Sayfa 198

Tevbe Sûresi 71. Âyet

التوبة

Sohbete sor

Velmu/minûne velmu/minâtu ba'duhum evliyâu ba'd(in)(c) ye/murûne bilma'rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte veyutî'ûna(A)llâhe verasûleh(u)(c) ulâ-ike seyerhamuhumu(A)llâh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)

Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler. Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Tevbe Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Velmu/minûne velmu/minâtu ba’duhum evliyâu ba’d(in) ye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ani-lmunkeri veyukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte veyutî’ûna(A)llâhe verasûleh(u) ulâ-ike seyerhamuhumu(A)llâh(u) inna(A)llâhe azîzun hakîm(un) Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/71)


Mü’min erkek ve mü’in kadınlar birbirinin velisi (evliya) sıdır.

Erkek ve kadın özelliğine baktığımız zaman erkek bireysel olarak akıl ve genel olarak rec’ül aklı küllü temsil eder. Kadın (nisa) ise bireysel olarak nefs ve genel olarak nefsi küll üretkeliği temsil eder. Akıl program, nefs bunun uygulacısı olan üretkenliğidir. Efendimiz (s.a.v.) “Müm’in Müm’inin Aynasıdır.”[72] Buyurmuştur. Akıl aynasından nefis aynamasına yansıma ile oluşan bir “evliya” kavramı vardır. Akl-ı küllden gelen ayan-ı sabite programı ile salih amel programını uygulayan nefs birbinin dostu velisi olmaktadır.

Veli-evliya-velayet ne demek İz-Terzi Baba birlikte anlamaya çalışalım…

(05/08/2007) Pazar günü akşamla yatsı arası yazılarımın bir kısmını yazmış, kâğıtlarımı toplayıp torbaya koymuş yatsı ezanı nı beklemekte idim ve tevhid hakikatleri üzere tefekkürde idim, o anda Ezân-ı Muhammed-î Müezzin tarafından, (Allah-u Ekber) diye okunmağa başladı. İşte o anda şöyle bir (açılım-feth) oldu, deniyordu ki; “Velâyet!” (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir.) Evet bu ibare o anda rabb-ı mın (azîz yardımı, yüce lütfu, güzel bir açılımı ve fethi) olmuştu. Şükründen aciziz.

Şu yazıları bilgisayara aktardığım sırada yukarıda belirttiğim tarih birden sür’atle dikkatimi çekti ve tekrar hayretler içinde kalmıştım, çünkü bu günkü ve bu yazıları yazdığım an ki tarih o yazıların yazıldığı tarihten tamı tamamına tam bir yıl sonrasıydı. Şu anki zaman (05/08/2008) Salı akşamı ve şu anda az bir süre kalan yatsı namazını, hem yazılarımı yazmağa çalışıyorken bir taraftan da yatsı namazının okunmasını bekliyorum ve Müezzin efendi (Allah-u Ekber) diye okumaya başladı, gerçekten çok ilginç bir hadise oluştu. Sanki bir sene hiç geçmemiş ve ben orada “Haremi şerifte” bir direğin dibinde yazılarıma sanki kaldığım yerden devam ediyor-muş gibiyim. Gerçekten bu hadiseyi bilinçli olarak rast getirmeye çalışsaydım olması mümkün değildi.

Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir.

Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği ma nâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur?

Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir.

Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz.

(1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler.

(2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır:

(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri:

(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:

(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:

(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır.

Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir. Aslında dışarıda böyle bir velâyette söz konusu değildir.

Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir.

Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça...

Allah-ın kubbeleri, Onun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.

وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ

( Vallah-u veliyyül mü’minîn)

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.

Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz.

(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.

(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.

(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır.

(1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler.

(2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden birçoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.

İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir.

Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.

Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamak-ta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar.

(3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, Onun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır.

Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi.

Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım.

“Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir.

İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz.

Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zar-fında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah.

Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir. Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme ile bu mevzua özet olarak son verelim.

أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُم يَحْزَنُونَ

(Elâ inne evliyaellahi lâ havfun aleyhim ve lâhüm yahzenün)

10/62. “Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın(Veli) dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”[73]

Şimdi yolumuza bir şiir ile devam edelim, Aynası[74]

Mü'min'dir Allah'ın zuhur aynası,
Hakk ve kulun ortak olur aynası,
Bazen Hakk, bazen kul mürur aynası,
Mü'min'ül Mü'min'in Allah aynası.

İki ayna, elma Hakk'ı bildirir,
Ellerini meyva gibi dildirir,
Hakk'a ayna arif pası sildirir,
Kulunun sinesi Hakk'ın aynası.

Cilala aynanı yavaş dingince,
Sırat-ı Müstakim nefse ilgince,
Sıratullah dikey mirac bilgince,
Allah ile seyir aşkın aynası.

Tozunu havanda tokmak dövünce ,
Cenab-ı Hakk habib diye övünce,
Âlemlere rahmet irsal edince,
Zuhuru Muhammed insan aynası.

Özümün özü nuru yayınca,
Zulmetin aslı "Hu" anlayınca,
Zatı'nın elini selamlayınca,
İlahi Hakikat Kabe aynası.

Oturdum mescid de direğin dibine,
Dahil edilince sure-i fethine,
Habibten en güzel ders ümmetine,  
Allah'ın ahlakı Cemal aynası.

"Nusretiyle Aziz" olan rahmeti,
Dinleyen, dillendi bildi Ahmeti,  
Dilenmiş olan saatte okunur kameti,   
Seyrettiğim Mü'min Mü'min aynası.

Nefsinin yıldızı benlik sönünce,
Vehim ve hayali gönlün görünce,
Zuhur hali kadim hale dönünce,
Gönle tulu etti  Veli aynası.

Allahu ekberle uruc edince,
İmam kabesine döndü kendince,
Uydum efendime cemaat bendince, 
Dur Rabb'in namazda Esma aynası.

Kavuşma vaktinin müjdesi bakın,
"Men reani" dedi,  âleme yakîn,
"Fekad real Hak" nefsinden sakın,
Muhammedi Mirac Necm'in aynası.

Allah ve Resül den, dinlerim Duhan,  
Mübarek gecede inince Kur'ân,
Kadir gecesinde Rabb'imle Handan, 
İnsanı uyaran Zât'ın aynası.

Bedri münirin de bugün bayram,
Üçyüz onüç Resül indi kelam,
Sakin oldu eshab verdi selam,
İnsan-ı kamil'dir, Muhammed aynası. (s.a.v.) Tekrar âyete dönersek;

İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Şeriat ve tarikat mertebesinden baktığımızda şeriat olarak Allah’ın emirlerini emr edip, yapılması yasak olan işlerden sakındırmaktır. Tarikat mertebesinden bakıldığı zaman mürşid muhabbetinden geri kalmak, dergaha gitmekten geri kalmak verilen tesbihatın yapılması gibi görevleri emr ve nehiydir. Hakikat mertebesine gelince ise “bilma’rûfi” iyilik olarak meallendilirmiştir ama başında “bi” ile dir. Aslında iyilik ile dir. “Maruf” bilinen, güzellik ile dir. Tarikat mertebesinde güzelliğe dönüşmektedir. Hakikat mertebesinde “Maruf” Arif olunan demektir. Arif olarak kötülükten men ise kişinin varlığındaki hakk’ı bilmemesi, tanımaması ise kişinin kendine en büyük kötülüktür. İşte bu taliplilere ve istidatli kişilere baştaki “Mim” Hakikat-i Muhammediye ile irfan olnur ve sayısal değeri “40” mertebe üzere anlatılır.

Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler.

yukîmûne” namazı ikame ederler, ikame sözlük mâ’nâsı ayakta durdurma, ayakta tutma, ayağa kaldırma.

Namazı ayağa kadır yani mir’ac ederler. Zekât şeriatte 40 ta 1 dir. Hakikatte 40 ta 39 dur. Kişiye kalan 1 ise Hakk’ın varlığıdır.

Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir.

Efendimiz (s.a.v.) “Mü’minin firasetinden! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.[75]” buyurmuştur.

Mü’min eşyanın hakikatına bakar nasıl firaset ile bu da kendisine gelen “ilham” ile olur. Allah’a ve Resüle itaat etmeleri ise ma’nâsı hakk’tan olan risalet mertebesi ile hadisi kutsi ve Uluhiyet mertebesinden gelen ma’nâsı ve lafzı hakk’tan olan vahiy’e riayet ederek bu lhamları bu ölçüleri mihenk kabul ederek kabul eder ve tatbik ederler. Bu konu hakkında (81) “Hayal vadisinin çıkmaz sokakları” adlı eserde geniş malumat vardır.

Merhamet “Rahim” sıfatından gelmektedir. Fusûs’ül Hikem Süleyman Fassı Rahmaniyet hikmeti üzeredir.

Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zatî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zati ve Sıfati olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş.

Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zat’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakkın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zat-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmasını nefes-i rahmanisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmaya umumidir.

Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zat-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esma-i ilahiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmâya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur.

Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zati hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır.

Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde alemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür.

Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfati hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zat’i, Sıfati olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zatiye, Zati Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zat-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakkın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zat’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir.

Üçüncüye gelince umumi sıfat rahmetidir. Yani birinci Zat’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfat rahmetidir; birinci Zat’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfat rahmeti. Sıfat rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilahide verilen rahmetinin Zat’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[76]

Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)