Ve'ada(A)llâhu-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ vemesâkine tayyibeten fî cennâti ‘adn(in)(c) veridvânun mina(A)llâhi ekber(u)(c) żâlike huve-lfevzu-l'azîm(u)
Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va'detti. Allah'ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.
Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaad buyurdu. Orada ebedi kalacaklardır. Hem de Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.
Bu ayet, Allah'ın müminlere vaat ettiği ahiret nimetlerini ve rızasının büyüklüğünü ele almaktadır. Temel olarak vaat, cennet, ebediyet, hoş meskenler ve Allah'ın rızası kavramları üzerinden müminlerin nihai kurtuluşunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وَعْد), hayır veya şer ile ilgili bir söz vermektir. Ancak Kur'an'da genellikle hayır için kullanılır. Bu ayette Allah'ın müminlere cennet ve rıza gibi hayırlı şeyleri vaat etmesi anlamındadır. (el-Müfredât, s. 855)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Va'd (وَعَدَ) fiili, Allah'ın müminlere cenneti ve içindeki nimetleri 'söz vermesi' demektir. Bu, gerçekleşmesi kesin olan bir taahhüttür ve mecazi bir anlam taşımaz, doğrudan bir bildirimdir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 1, s. 268)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), tasdik ve emniyet kökünden gelir. Mümin (مُؤْمِن), kalbiyle tasdik eden ve bu tasdikle emniyete kavuşan kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn' ifadesi, Allah'ın vaadine muhatap olan, O'na güvenip tasdik eden erkekleri ifade eder. (el-Müfredât, s. 90)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güven halidir. Müminler, Allah'ın vaatlerine şüphe duymadan inanan ve bu inançla hareket eden kişilerdir. Bu ayetteki müminler, Allah'ın cennet vaadine layık görülenlerdir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 165)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جَنَّة), ağaçların ve bitkilerin yoğunluğundan dolayı yeri örten, gizleyen yerdir. Bu ayetteki 'cennât' kelimesi, ahiretteki mükafat yurdu olan, içinde ırmaklar akan ve hoş meskenler bulunan bahçeleri ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 205)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جَنَّة), kök anlamı itibarıyla 'örtmek, gizlemek' demektir. Bu nedenle ağaçları ve bitkileriyle toprağı örten bahçelere cennet denir. Kur'an'da ise bu kelime, müminlere vaat edilen ahiret yurdunu, yani içinde her türlü nimetin bulunduğu, gözlerden gizli güzelliklerle dolu mekanları ifade eder. (el-Müfredât, s. 200)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cennet (جَنَّة), lügatte ağaçlarla örtülü bahçe anlamına gelir. Şer'i ıstılahta ise, Allah'ın müminler için hazırladığı, içinde ebedi nimetlerin bulunduğu, dünya gözüyle görülemeyen ve akılla tam olarak idrak edilemeyen mükafat yurdudur. Ayetteki 'cennât' bu manayı taşır. (el-Külliyyât, s. 341)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hulûd (خُلُود), bir şeyin bozulmadan ve değişmeden uzun süre kalmasıdır. Ahiret bağlamında ise ebediyet ve sonsuzluk anlamına gelir. Ayetteki 'hâlidîn' ifadesi, müminlerin cennetlerde kalışlarının kesintisiz ve sonsuz olacağını vurgular. (el-Müfredât, s. 287)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hulûd (خُلُود), bir şeyin kalıcı olması, yok olmamasıdır. Cennet ehli için kullanıldığında, onların cennetteki varlıklarının ve nimetlerinin sonsuza dek süreceği, hiçbir zaman sona ermeyeceği anlamını taşır. Bu, Allah'ın vaadinin kesinliğini gösterir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 2, s. 475)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tayyib (طَيِّب), hem maddi hem manevi anlamda güzel, hoş, temiz ve helal olanı ifade eder. Ayetteki 'mesâkine tayyibeten' ifadesi, cennetteki meskenlerin hem fiziksel olarak güzel ve konforlu, hem de manevi olarak hoş ve arındırılmış olduğunu belirtir. (el-Müfredât, s. 520)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tayyib (طَيِّب), her türlü kusurdan arınmış, lezzetli ve güzel olan şeydir. Cennetteki meskenlerin 'tayyibe' olması, onların dünyadaki meskenlerden farklı olarak her türlü eksiklikten uzak, mükemmel ve ruhu okşayan mekanlar olduğunu gösterir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 234)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rıdvân (رِضْوَان), rıza ve hoşnutluğun en üst derecesidir. Allah'ın rızası, O'nun kulundan razı olması, onu sevmesi ve ona nimetlerini vermesidir. Ayetteki 'rıdvânun minallahi ekber' ifadesi, Allah'ın rızasının cennet nimetlerinden bile daha büyük ve değerli olduğunu vurgular. (el-Müfredât, s. 347)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rıza (rıdvân), Kur'an'da Allah ile kul arasındaki ideal ilişkiyi ifade eden merkezi bir kavramdır. Kulun Allah'tan razı olması ve Allah'ın da kuldan razı olması, nihai kurtuluşun ve mutluluğun zirvesidir. Bu ayetteki 'rıdvân' kavramı, cennetin maddi nimetlerinin ötesinde, manevi bir tatmin ve en büyük ödül olarak sunulur. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 220)
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve’ada(A)llâhu-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru hâlidîne fîhâ vemesâkine tayyibeten fî cennâti adn(in)(c) veridvânun mina(A)llâhi ekber(u) zâlike huve-lfevzu-l’azîm(u) Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır. (9/72)
Mesnevi-i şerif beyitlerinde bu âyet hakkında;
896. Bizim nefeslerimiz, bizden bakâ yurduna hediye olarak tertemiz yükselir.
897. Ondan sonra bu söylemelerin mükâfâtı, celâl sâhibi tarafından rahmet olarak, bize onun iki katı gelir.
Bizim nefeslerimiz tertemiz olarak Hakk'a yükseldikten sonra, bu kalb hâlisliği ile olan Hakk zikrinin mükâfâtı celâl ve azamet sâhibi olan Hak Teâlâ tarafından bize o hediyemizin iki katı rahmet olarak iner. Bu rahmet ise ilâhi rızâdır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: (Tevbe, 9/72) “ve rıdvânun minallâhi ekber” "Allah Teâlâ tarafından olan rızâ pek büyüktür."
898. Bundan sonra kul, nâil olduğu şey cinsinden olan şeye nâil olmak için, bizi onun benzerine mecbûr eder.
İlâhî rahmet ve büyük rızâ hâsıl olduktan sonra, kul evvelce nâil olduğu şeye tekrar nâil olmak için, bizi yine kalb huzûru ile, evvelki hâlin benzeri olan Hakk’ın zikirlerine mecbûr eder ve kul bu ilâhî rahmet netîcesinde, artık başka türlü hareket edemez. Kendisi için Hakk’ın zikri bir zarûret hâlini kazanır; ve mükâfatı da kat kat olur.
899. İşte böylece dâima çıkar ve iner. Bu, onun üzerine devâmlıdır aslâ gidici değildir.
Hak zikri ile sarf olunan nefesler böyle dâima Hakk'a yükselir ve Hak tarafından da onun mükâfâtı sana iki kat olarak iner. Bu senin hâlin böyle yükselme ve inme üzerinde devâmlı olur, aslâ kesilmez ve gitmez.[77]
3000. Vaktaki cennetlik cennetin cinsi gelmiştir, yine cinsiyetten Hâlık'a tapıcı oldu.
Hak Teâlâ sûre-i Tevbe’de cennetler hakkında (Tevbe, 9/72) ya’nî “Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr’da: dahi (Nûr, 24/26) “İyi olanlar iyi olanlar içindir” buyurur. Mü’minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık’a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve efâli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık’a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.[78]